….MİRAN
Ayağa kalktığında karşısında dikildim. Elinden sıkıca tuttum. Bırakmadım. Baksın herkes görsün. Benim masamda oturan kadın sahipsiz değil. Nokta.
Sarya dudaklarını ısırıyordu. İçinden sövdüğünü anladım. Ama belli etmedi. İşte bu huyu delirtti beni. Ne düşündüğünü saklıyor, içine atıyor, yüzünde maske var. Sustukça dik duruyor. Sessizliğiyle bile inat ediyor.
Hesabı öderken bile elini çekip alamadı. Çünkü izin vermedim. Gözüm üstündeydi. Kimseye bırakmam. Gösteriş mi? Belki. Belki ona aşık değildim. Belki yeni tanışmıştık ama bir daha gizli kapaklı iş yapmayacaktim. Herkes yanımda ki kadının benim neyim olduğunu bilecekti.
Arabada da konuşmadım. Sessizlik iyidir. Zaten ağzımı açsam daha beter olacak. Ne söyleyeceksem… içimde boğuldu.
Ama içim kaynıyor. Yanıyor. Serkan’a bakışını gördüm. Ne kadar “arkadaş” dese de… ben anlarım. Bir erkeğin gözünden, bir bakışından anlarım. Benden saklayamaz. Ve sarya o sırada gözlerini kaçırdın ya… işte o an beynime mıh gibi çakıldı.
Ben bu evliliği kendi istediğim için kabul etmedim. Babam istedi. benimde çıkarlarım vardı. Ama kadın… işin ucuna kadın girince, bende güven diye bir şey kalmıyordu. Çünkü ben bir kere düştüm. Bir kere yandım. Bir kere ihanet gördüm. Bir daha kimseye inanmam.
Kadın dediğin, yüzüne ne derse desin… arkasını dönünce başka. Hep böyledir. Hepsi aynıdır. Bir gün çeker gider. Sen de gideceksin, Sarya. Gözümün içine dik dik bakıyorsun ama… sonunda bir yolunu bulup kaçmaya kalkacaksın.
Seni sevemem seversem gidersin.
Ben izin vermem. Benden kaçış yok. Elimi tuttun mu, bırakmak kolay değil. Sana sahip çıktım, herkesin içinde. Artık geri adım yok.
Sarya tek kelime etmedi. Onu eve bıraktım. Sonra arabayı hızla sürüp kendi evime gittim.
Odaya girer girmez montu sandalyeye fırlattım, gömleğimin düğmelerini çözdüm. İçim yanıyor. Yatıp uyuyayım desem olmuyor. Gözümün önünden o sahne gitmiyor.
Serkan’ın bakışı… ona dokunmak ister gibi. Sarya da bana “arkadaş” diye yutturdu. Aralarında birşey vardı. Kör değilim ben. Bir bakıştan anlarım. O adam sana sahiplenerek baktı. Ve sen… belki farkında değildin, ama gözlerin parladı. İşte o parıltıyı gördüm.
Ama işte, işin kötüsü… sinirlendikçe ona daha çok bağlanıyorum. Elini tuttum ya kafede, elinin sıcaklığı farklı hissettirdi. Korkuttu beni bu his.
Deliriyorum. Ama neden bu kadar sinirlendiğimi bile kendime açıklayamıyorum. Serkan’a mı, sana mı, yoksa kendime mi… bilmiyorum. Tek bildiğim, içimdeki bu ateşin beni yakıyor olması.
Dudaklarını ısırışı, bakışını kaçırışı... Sinirleniyorum, çünkü seni istedigimi düşündükçe kendime kızıyorum.
Kapı tıklatılmadan açıldı. Annem.
Zehra Hanım her zamanki gibi dik, ama yüzünde öfke vardı.
“Ne yaptınız?” dedi. Sesinde hesap sorar gibi bir ton vardı.
“Vazgeçirebildin mi kızı? ”
Kaşlarımı çattım.
“Anne, bu konu kapandı.” dedim sertçe. “Babamla konuş, isteme için gün ayarlayın. Ne kadar erken o kadar iyi.”
Kadının gözleri parladı, öfkesini gizleyemedi.
“Delirdin mi sen? O kız sana göre değil! Daha şimdiden dikleniyor, seni küçümsüyor. Yazdığı mesajı gördün. Sen hâlâ inat ediyorsun? Bak oğlum, kendini ateşe atıyorsun. Dinle beni, bırak, vazgeç bu işten!”
Dişlerimi sıktım. Sesim istemsiz yükseldi:
“Anne, ben vazgeçmeyeceğim! Bu evlilik olacak. Nokta. Sen bana karışma.”
Annem, yumruklarını sıktı. Gözlerinde hem öfke hem de endişe vardı.
“Sen… sen aynı babana dönüyorsun, Miran. Onun gibi inat, onun gibi hırçın. Sonunda elinde kalacak. Dinlemiyorsun, körsün!”
“Yeter!” diye patladım.
“ Ben onun oğluyum, doğru. Ama kendi kararımı kendim verdim. Bu konu kapanmıştır.”
Annem donakaldı. Sonra yüzünü çevirdi, tıslayarak kapıyı çarpıp çıktı.
Ben ise yatağa uzandım. Gömleğimin yakasını gevşettim. İçim yanıyordu, beynim uğulduyordu. Sinirim hâlâ geçmemişti.
SARYA
Ev kalabalık. Salon baştan sona hazırlanmış; halılar en temiz şekilde serilmiş, kristal bardaklar dizilmiş, en güzel yemekler yapılmış. Masanın ortasında koca bir gümüş tepsi, üzerinde renk renk lokumlar, cevizli sucuklar… Ama bütün o kalabalığa rağmen bir sessizlik var; nefesler bile duyuluyor.
Benim odamda ise bambaşka bir telaş. Selin, elinde saç maşasıyla sağa sola koşturuyor.
“Kızım, Mardin’in yarısı salonda! Azıcık gül, cenazeye gider gibi oturuyorsun.”
Aynaya bakarken söyleniyorum:
“Gülsem ne olacak Selin? Resmen zorla evlendiriliyormuşum gibi hissediyorum.”
Selin ellerini beline koydu.
“Ohoo… kabul ettin işte, ne kasıyorsun hâlâ? İyi de evlenmeye gidiyorsun, idam sehpasına değil!”
Sonra eline aldığı kırmızı elbiseyi önüme salladı. Kumaş ipek gibi parlıyor; yırtmacı derin, askıları ince… tam bir gösteriş.
“İşte bu, tam senlik,” dedi gözleri pırıl pırıl.
Ben elbiseye şöyle bir baktım, dudak büktüm:
“Bok gibi duracak üstümde.”
Selin kahkaha patlattı:
“Yarrak gibi konuşma. Senin vücudun taş gibi, elbise şaha kalkar üstünde. Ben Miran’ı araştırdım kız… çocuk bildiğin ateş. Fotoğraflarını gördüm; boy var, pos var, tip zaten ağzını yüzünü dağıtacak kadar yakışıklı. Vallahi sen istemezsen ben göz koyarım ha!”
Kaşlarımı çattım:
“Yakışıklıymış da karizmatikmiş de… bana ne lan? İçi boksa, altın olsa ne yazar? Adam dediğin adam olacak, suratı değil.”
Selin kıkırdayıp bana yanaştı:
“Yok be bacım, öyle deme. Ben baktım o bakışlara, vallahi o gözlerin altında kadın kendini gömer. Yatakta da sağlam olur bu.”
Ben sertçe dönüp elindekini kaptım:
“Ağzına sıçayım Selin! Millet aşağıda koca muhabbetinde, sen burada sikiş muhabbeti yapıyorsun.”
Selin kahkahayı bastı:
“Eee, ben gerçekleri söylüyorum. Sen istemezsin, ben isterim. Çocuğun tipi var, parası var, eli yüzü düzgün. Bir de üstüne kaslıysa… uff, var ya, sabaha kadar uğraşırdım.”
Ben aynaya bakıp hırladım:
“İnşallah senin başına düşer de görürsün o kasları, sonra bana ağlarsın.”
Aynaya baktım. Saçlarım bukle bukle omuzlarıma dökülmüş, makyajım yerinde. Dudaklarımda kırmızı ruj, elbiseyle cuk oturmuş. Görüntüm… güzellikten çok kalkan gibi. Bugün sahaya çıkan boksör gibiyim; bu elbise benim zırhım.
“Çok mu abartı oldu?” dedim Selin’e.
“Hayır. Bana karışmayacaksın demedim mi? O zaman Miran delirsin seni isteyene kadar,” dedi.
Haklıydı. Deli olacak da.
Bir saat sonra zil çaldı. Evin içi bir anda buz gibi kesildi, nefesler bile duyulur oldu. Kapı ağır ağır açıldı. Önce Zehra Hanım girdi, suratında kasavet, üstünde süs püsü… tam “ben buranın kraliçesiyim” bakışı. Arkasında Halil Ağa, koca cüssesiyle evi bile daralttı.
Sonra Miran… takım elbisesi üstüne oturmuş, yüzünde sert ifade. İçeri girdiği an gözüm kaydı mecburen. Selin de kulağıma eğildi:
“Allah belasını versin, çok yakışıklı kız! Fotoğraflarını görmüştüm ama canlı başka. Ben olsam var ya, sabaha kadar…”
Dirseğimle dürttüm:
“Kes lan sesini! Millet duyar.”
Ama kendi içimden de söyleniyordum: Yakışıklıymış… ee nolmuş? Burnu havadaysa, göt kafaysa, neye yarar?
Arkasından kardeşi Tahir, yanında hanımı Zilan, kucakta bebek… o tombul yanaklı bebek bir kahkaha attı, bütün gerginliği dağıttı.
Kardeşleri Süleyman ve Kerim koca koca kutularla girdiler. Çikolatalar, baklavalar, gümüş işlemeli tepsiler… sanki düğün değil de Osmanlı sarayı kuruluyor. Zehra Hanım’ın derdi belli: gövde gösterisi.
Ben üst kattaki odada, saçlarıma son rötuşları yaparken aşağıdan gelen hareketliliği duyup derin bir nefes aldım.
Selin aynada bana bakıp hafifçe gülümsedi:
“Hazır mısın, prenses?”
Dudaklarımı ısırdım:
“Hazır olmasam da olmak zorundayım.”
Ve önde ben, arkamda Selin, eteklerime dikkat ederek yavaşça aşağı indik.
Miran salona yürüyordu. Siyah takım elbise tam üstüne oturmuş, saati parlıyor, saçları jilet gibi kesilmişti. Yüzünde sert bir ifade vardı ama gözleri bana kayınca bir an dondu. Kırmızı elbisem, ince topuklar… istemeden gözlerinde bir kıvılcım oluştu. Yüzü Nerdeyse öfkeyle gerilmişti. Dişlerini sıkıyordu.
Mutfağa gidip Tezgahın başına geçip cezvede kahveleri hazırlarken, Selin yanımda belirdi:
“Ne yapacaksın? Düz kahve mi?”
“Hiçbir şey koymayacağım. Elimden neden zehir içsin, beni tanımıyor ki,” diye homurdandım, gözlerim Selin’e kaydı.
Selin kahkaha atarak önüme fırladı:
“Olmaz be! Geleneği bozacak mısın? Tuzsuz kahve mi olur? Hem Miran gibi sert erkek, acıyı sever. ha ha!”
Gözlerimi devirerek fısıldadım:
“Ağzına sıçayım Selin… millet aşağıda bekliyor, sen yine başladın. Cezveyi kafana geçirecem şimdi.”
Ama Selin durmadı, cezveyi kaptı, içine bir kaşık tuz, bir tutam karabiber bastı. Yetmezmiş gibi suya da kattı. Lokumların üzerine acı sos sürüp bana göz kırptı.
“Selin, abarttın!” diye fısıldadım, ama dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
“Abartı yok! Erkek dediğin acıya dayanıklı olmalı, bacım. Beni izle, Miran buna bakınca bile dizleri titrer.” dedi, kahkahayı zor tuttu.
Tepsi hazırlandı, fincan ortada. Elimi tepsinin sapına koyup salona doğru yürüdüm. Tüm gözler üzerimdeydi. Ağır ağır ilerlerken elbisemin kumaşı ışıkta parlıyordu. Miran’ın gözleri yine üzerimdeydi; ama suratındaki ifade kaskatıydı.
İçimden fısıldadım:
“İç bakalım Miran Ağa. Sertlik böyle olur. Zıkkım olsun”
Tepsiyi usulca kaldırıp fincanı onun önüne uzattım. Parmak uçlarım fincana değdiği anda, gözleri bir anlığına benim bakışlarımla kilitlendi.
Miran tereddüt etmeden fincanı kaptı. Tek kelime etmeden, gözlerini benden ayırmadan kahveden bir yudum aldı. Boğazından geçen o acı tuzlu karışım sanki içini ateşe verdi; yutkunurken nefesi hafif kesildi, gözleri sulandı… ama yüzünde tek bir mimik bile oynamadı.
Tahir kahkahayı patlattı:
“Helal sana Miran! Adam gibi adam!”
Ama Miran, umursamaz bir soğukkanlılıkla kafasını dik tuttu. Tuzlu, karabiberli kahve boğazından inerken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kasılma oldu. Dayanamayıp hemen bardağa uzandı, bir yudum su içti ama su da tuzluydı!
Kaşının altından bana baktı; gözlerindeki sertlik, kelimelere ihtiyaç bırakmayacak kadar keskinti. Tek kelime etmeden lokuma uzandı. Ağzına attığında beklediği tatlı ferahlık yerine acı bir yanma hissetti.
Fincanı yavaşça masaya bıraktı. Yüzünde hâlâ tek bir mimik yoktu, ama gözleri bir anlığına parladı.
Fısıldadığını duydum.
“Düşmanına kahve veriyor sanki . Gerçi… düşmandık.”
Ve ben, nefesimi tuttum. Bu adam… bakışlarıyla, tavrıyla her şeyi kontrol ediyordu. Sert, otoriter, korkutucu… ama aynı zamanda inadına büyüleyici. Selin yanımda fısıldadı:
“Vallahi bacım, adam taş. ”
Gözlerimi devirdim ve içimden homurdandım:
“Selin, ağzını kapat.”