MİRAN’DAN TEHDİT

1631 Words
Kahveler içilip sohbetler devam ederken birden salonu derin bir sessizlik kapladı. Halil Ağa ağır söze girdi, sesi tok ve kararlıydı: “Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınız Sarya’yı oğlumuz Miran’a istemeye geldik.” Sözler havada asılı kaldı. Tüm gözler babam Bedirhan Ağa’ya çevrildi. Babam başını hafifçe eğdi ve kısa ama anlamı büyük bir cevap verdi: “Düşmanlık bitsin, kan kanla değil, yuva kurarak temizlensin. Verdik.” Salonda bir anda alkışlar ve dualar yükseldi. Kadınlar zılgıt çekmeye başladı, erkekler tokalaşıyor, gergin ama sevinçli bir kalabalık oluşmuştu. Ben, Selin’e eğildim, hafif alaycı bir sesle fısıldadım: “Bunlar hep ‘ben evde kaldım’ diye yapılıyor, ha.” Selin kısa bir kahkaha attı, sonra yanımdan koşar adım uzaklaştı; heyecanını gizleyemiyordu. Bir an sonra Selin, üzerinde yüzükler ve kırmızı kurdele bulunan şatafatlı tepsiyle ortaya çıktı. Tepsi ışıkta parlıyor, Miran'ın kardeşleri bereket olsun diye avuç avuç banknot saçıyordu. Miran ve ben yan yana getirildik. Yüzükler parmaklarımıza geçirilirken ortamda ince bir heyecan vardı. Kurdele kesildiği anda alkışlar bir kez daha yükseldi. Selin tepsiyi tutarken omuzlarının arasından kısa bir bakış hissettim; başımı kaldırdığımda Miran’ın kardeşi Süleyman’la göz göze geldim. Bakış uzun sürmedi ama içinde görünmez bir kıvılcım vardı, sessizce çakan bir ateş gibi. Selin dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Miran bana baktı; gözlerinde buz gibi soğuk bir sertlik vardı. O bakışla inadımı test ediyordu. Ben de karşılık verdim; inatçı, dik başlı bir duruşla gözlerimi ondan ayırmadım. O birkaç saniyelik sessizlik, odadaki herkesin farkında olmadığı bir savaşa dönüştü. Sözler yoktu ama bakışlarımızda meydan okuma, hesaplaşma ve sert bir mücadele saklıydı. Derin bir nefes aldım, önce babamın elini öptüm. Ardından annemin eline uzandım, saygıyla öptüm. Halil Ağa, Zehra Hanım, diğer büyükler… Sanki salonun ortasında mini bir el öpme maratonu yapıyordum. İçimden homurdandım: “Bu kadar çok kişinin elini öpmek için ayrı bir diploma verseler keşke. Hafta sonu kursu açsalar tamam.” Miran da aynı ritüeli tamamladı; önce babası, annesi, sonra diğer büyükler… Ama göz ucuyla beni süzüyor, her hareketimi kaydediyordu. Kalabalık dağıldı, ben koridorda ilerlerken tahminen eğlenceyi bekleyen kardeşleriyle karşılaştım: Tahir gülerek sordu: “Yenge, kahve seremonisi iyi geçti mi, Miran sınavdan geçti mi?” Süleyman alaycı bir sesle ekledi: “Evet, hâlâ ayakta… dayanıklı ha!” Kerim ciddi bir uyarı tonuyla: “Bunun intikamını çıkarmasın, yenge.” Kıkırdadım: “Merak etmeyin, adet olduğunu anlar herhalde. Ama Miran… ciddi mi ciddi, espriyi sıfır toleranslı diyelim.” Tahir “Gülümsemeye bile tahammül edemiyor.” Miran yanımıza gelince kardeşler uzaklaştı. Koridorda durdu, bana baktı. Gözleri buz gibi sert, sesi düşük ve tehditkârdı: “Baya uğraştın kahvede… Tuz, acı lokum, tuzlu su… Sanırım beni test ettin.” Gözlerimi dikerek, alaycı bir tonla cevap verdim: “Test mi? Küçük bir ders diyelim.” Miran adımını biraz yaklaştırdı, sesi cüretkâr ve kararlı: “Kahvede verdiğin acının hesabını soracağım. Ve merak etme… hesabı ağır olacak.” Dudaklarımı kaldırıp hafif gülümseyerek karşılık verdim: “Sen de acıya hazır ol, Miran Ağa.” Bir an bakışlarını sabitledi, dudaklarının kenarında hafif bir gerginlik vardı, sesi hala buz gibi ama cüretkâr: “Oyunun bedeli ağır olur. Ve unutma… bu yüzük sadece bir demir parçası değil, hanımağa. Her hareketini hesap ediyorum.” Gözlerimde inat, dudaklarımda alaycı bir tebessüm: “Demirden korkmam…” Kalabalık dağıldıktan sonra ev sessizleşti. Odam loş bir ışıkla aydınlanmış, yatağa uzanmış, telefonu elime almıştım. Birden ekranımda Miran’ın adı belirdi. Mesajı görünce gözlerim büyüdü, hafifçe irkildim. “ fazla ciddiye alıyorsun.” İçimden homurdandım, parmaklarım titredi ama dudağımın kenarında hafif bir tebessüm vardı. Hemen yazdım: “Oyunun kuralları değişebilir. Biraz gevşe be” “Bazı sınırlar sözle çizilemez. Ciddiyetim seni rahatsız etmez ama başka şeylerim edebilir.” Telefonu sıkıca tuttum, nefesimi tutup cevap verdim: “Senin ne yapabileceğini görmek için sabırsızlanıyorum, Miran Ağa… bu kadar kasma kafayı yersin!” Miran’dan gelen cevap beni irkiltti: “Kimin kafayı yiyeceğini göreceğiz. Hanımağa” Kalbim hızla çarptı, bir yandan korkmuştum, bir yandan da içimden gülmek geliyordu. Cevap yazmadım. Neler ima ettiğini anlayaniliyordum. Terbiyesiz. Gözlerimi araladım, başım hâlâ dün gecenin gerginliğiyle doluydu. Ayaklarımı sürüyerek salona çıktım; bakışlar anında üzerimde toplandı ama umursamadım. Zehra Hanım’ın süzücü bakışlarını fark ettim; içimden homurdandım: Zilan, Tahir’in karısı, fırlayıp sarıldı: “Sarya!” Kıkırdadım, tebessüm ettim: “Zilan…” Arkasından Zeynep ve Sibel de geldiler, Miran’ın kuzenleri: “Yenge, merhaba!” Koluma girip yanlarına oturmam için çekiştirdiler; bir an ev ortamı yumuşadı. Ama Zehra Hanım’ın keskin bakışları hâlâ üzerimdeydi. Altın listeleri, mekân tartışmaları… Kaşlarımı çattım: “Bunlara gerek yok,” dedim, kararlı ve hafif alaycı. Annem hafifçe iç çekti; Zehra yine itiraz etti. Ben de telefonumu elime aldım, parmaklarım ekranda dolaştı. Mirana yazdım: “Bu tarz durumlarda sen de gelmen gerekmiyor mu?” Cevap kısa sürede geldi: “Sen bu işlere uzak kalmışsın. Erkekler karışmaz. Ama merak etme, anneme söyledim, her şey eksiksiz olacak.” Dudaklarımı ısırdım, gözlerimi karşıdaki koltuklara çevirdim: “Ben hazırlıklardan değil, buradaki gerilimden bahsediyorum.” Miran’ın sözleri ekrana düştü: “Onları kafana takma. Ne istiyorsan o olacak. Son söz sende.” İçim ısındı; dudak kenarım istemsizce kıvrıldı. “Beni herkesin önünde savunmasa da arkamda duruyor,” diye düşündüm. Hemen yazdım: “Bu kadar sahiplenmen… Sen rolüne bayağı kaptırmışsın.” “İkna kabiliyetim iyidir. Gerçek gibi görünmesi lazım, değil mi?” geldi yanıt. Bu evliliği ciddiye almıyordu sadece gösteriş peşindeydi annesi gibi. Telefonu kenara bıraktım, salonun gergin konuşmalarına döndüm. Zehra Hanım ve annem Şehvar hâlâ altın listeleri ve mekân kavgalarıyla uğraşıyordu. Dinlemedim. Tam o sırada Selin girdi, enerjisiyle ortamı aydınlattı. Hemen sarıldık, kahvaltı masasına geçtik; Zilan, Zeynep ve Sibel de bize katıldı. “Peki ama… bu evliliği nasıl kabul ettin?” dedi Zilan, hafif gülerek. Dudak kenarımı kaldırdım: “Ah… Tabii aileler için. Ama Miran… etkileyici biri, yalan yok. Biraz etkilendim.” Ne diyebilirdim. beni zorladı bende boyun eğdim mi ? Asla ! Kızlar kıkırdadı. Zeynep hafifçe itti: “Yani gönülden diyorsun, ha?” Omuz silktim, gülümseyerek: “Evet, biraz öyle oldu.” Aynen gönülden. evde hanzo kalmamıştı. Sohbet ısındı, gerginlik yerini hafif eğlenceye bıraktı. Kahvaltı sonrası herkes kalktı, ev sessizleşti. Ben pencere kenarında kahvemi yudumlarken, Selin yanımda oturdu. “Her şey yolunda,” dedim kendi kendime, dudaklarımda alaycı bir gülümsemeyle. Sonunda annemle Zehra Hanım o meşhur gerginliklerini bir kenara bıraktılar da herkes evine dağıldı. Vallahi salonda nefes alamıyordum. O altın listeleri, mekân kavgası… İnsan nikâhtan önce boşanır. Selin’i kolundan çektim: “Hadi kızım, ben seni buraya kapatmak için mi çağırdım? Gel biraz hava alalım. Mardin’e geldin, bari taş duvarı değil, sokaklarını gör.” Selin gözlerini devirdi, kahkaha attı: “Senin kaynanan bana bir daha öyle bakarsa, ben de bakışlarımla onu deviririm yeminle.” Ben de gülerek fısıldadım: “Dur, sen devirmeden ben devireceğim zaten. O bakışların hesabını daha sormadım.” İkimiz beraber kapıdan çıktık, dar sokaklara adım attık. Mardin’in o meşhur taş kokusu burnuma doldu. Güneş hafif batıya kayıyordu; gölgeler uzuyor, sokaklar turuncuya bürünüyordu. Selin etrafı hayranlıkla süzdü: “Burada film çekseler hiç dekor kurmalarına gerek yok. Zaten her yer tarihi.” “Film değil,” dedim, omuz silkip. “Burası bildiğin gerilim dizisi. Ben başrol, Miran ise hem başrol hem düşman başrol.” Selin kahkaha attı, koluma girip kulağıma eğildi: “Belli. Ama kızım, düşman başrole fazla bakıyorsun.” Ben gözlerimi kıstım, dudaklarımı büzdüm. “Hadi bakalım… başımiza bela mı açıyoruz Selin?” O sırada yanımızdan geçen birkaç genç bize baktı. Selin kıkır kıkır gülmeye başladı, ben de dirseğimle dürttüm: “Kes sesini, bak hâlâ gelen geçen gözlerini dikip bakıyor.” Selin’le dar sokaktan geçiyorduk ki, birden önüme gölge düştü. Başımı kaldırdım, karşımda Boran’ı görünce kalbim bir anlığına durdu. Arkasında da o yavru köpek suratlı Ozan. Selin hemen dirseğiyle dürttü: “Bu Bardaki çakal değil mi?!” Tüylerim diken diken oldu. İçimde istemsiz bir öfke kabardı. Boran, ukala bir gülümsemeyle yaklaştı: “Vay vay… Mardin’de de mi buldum seni?” Dişlerimi sıktım, gözlerimi dikerek: “Bak hele… İstanbul yetmedi, buraya da rezilliğini mi taşıdın?” Boran sırıttı, bir adım yaklaştı: “Ne sert çıktın yine… Hadi gel bir kahve içelim, belki yumuşarsın.” Ben kollarımı kavuşturdum, dudak bükerek: “Kahve mi? Ben seninle hiçbir yere gelmem.” Tam Selin’in kolunu tutup uzaklaşmaya çalışıyordum ki, Boran önüme geçti. “Sakin ol… Güzel kız. İstanbul’un ‘Sarı Yıldızı’” İçimden küfür ettim, Selin’i çekiştirerek yürümeye çalıştım. Tam o sırada arkadan biri geldi, Boran’ın omzunu öyle bir itti ki Boran sendeledi. Döndüğümde göz göze geldiğim kişi Serkan’dı. “Sen hâlâ buralarda pislik mi peşindesin Boran?” dedi, yumruğunu sıkarak. Boran kahkaha attı, Ozan da arkasında sırıttı. “Oğlum, işine bak. Karışma.” Ama Serkan beklemedi. Yumruğu Boran’ın suratına öyle bir indi ki ses sokakta yankılandı. Kavga bir anda patladı. Ozan da atladı, Serkan ikisine birden girişti. Yumruk sesleri taş sokakta tok tok çınlıyordu. Ama Boran’la Ozan ikileşince Serkan biraz hırpalandı, yanağı açıldı, alnı kanadı. Sonunda Ozan’ı da Boran’ı da yere serip diz çöktürdü ama kendisi de nefes nefese yere çöktü. Ben hemen koştum, Selin panikle bağırıyordu. “Serkan! İyi misin?” Ben ise eğilip Serkan’ın kolunu tuttum: “Borcu ödenmez bir iş yaptın, teşekkür için bir kahve ısmarlayacağım. Gel.” Onu kaldırıma oturtup yakındaki eczaneye uğradım. Pamuk, tentürdiyot aldım. Alnındaki kanı temizlerken dudaklarım istemsiz kıvrıldı: “Bak gördün mü? Sen dövdün, ben tamir ettim. Mis gibi ortaklık.” Serkan gülümsemeye çalıştı ama yorgunluktan gücü kalmamıştı. Sonra birlikte yakındaki bir kafeye geçtik. Masaya oturdu, ben hâlâ pamukla alnını siliyordum. Serkan, bir süre sessiz kaldıktan sonra gözlerini bana dikti: “Onları tanıyor gibiydin… Boran’la Ozan. Nereden biliyorsun onları?” Ben derin bir nefes aldım, gözlerimi kaçırmadan, alaycı ama biraz da öfkeyle söyledim: “İstanbul’da bir barda önümüze çıkmışlardı. Rahatsız etmişlerdi. Biraz tatsızlık oldu. O günden sonra görmek istemezdim ama işte… Mardin’de de karşıma çıktılar.” Serkan kaşlarını çattı, dudak kenarı gerildi: “Neden döndüğünü haber vermedin?.” Benim yüzüm gerildi. “. Bu konuları konuşmasak mi? ” dedim. Serkan birkaç saniye sustu. Bakışlarını benden kaçırdı, parmaklarını masaya vurdu. Sonra hafif bir tebessümle başını salladı: “Tamam öyle olsun..” Sonra parmağındaki yüzüğe vakti. Serkan’ın dudakları kıpırdadı ama tam konuşacakken…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD