Yusuf Kırık Kalp...

2049 Words
- Bir gün kaseni fena halde kıracaksın haberin olsun. - Çok da üzülürsün ya. İnsan bir aman der, tutmaya çalışır. Gevrek gevrek gülmez Barış efendi. - Kızım hızına yetişebiliyor muyuz sanki? Kaşla göz arasında yere yapışıyorsun resmen. - Çok konuşma be. Sinirimi bozma benim. Zaten popom acıyor. - Yazık oldu ya, kıyamam. Bak ne diyeceğim; hazır salona kaydını yaptırmışken sen de biraz ağırlık çalışsana. Belki bir dahaki düşüşün daha sportif olur, ne dersin? - Ya seni kime benzetiyorum diye dünden beri düşünüyordum. Şimdi buldum sanırım. Hani şu ufak, sıkışık mekanlarda standup yapıp da milleti güldüremeyen tipler var ya, onlara benziyorsun. - Yürü başımın belası, yürü. Ben de adam gibi bir şey söyleyecek sandım. Hastanenin olduğu semtten çok fazla uzaklaşmadan spor salonuna geldik. Arabadan ineceğim sırada telefonum çalmaya başlayınca, çantanın içinde onu bulmak için epey bir savaş verdim. Nihayet bulduğumda ise telefon çoktan kapanmıştı. Elimdeyken yeniden çalmaya başladı. Arayan Yusuf'tu. Aslında onunla küs kalmayı ben de hiç sevmiyordum. Ve biliyordum ki sadece beni kızdırmak için o şekilde bir salkalık yapmışlardı. Üstelik işi aldığımı ona söylemek için deli gibi yanıp tutuşuyordum. Ancak şimdi açsam bizim konuşmamız saatlerce sürerdi. Ben yanımdaki adamı unutmuş telefonun ekranı ile bakışırken; "Aç hadi. Belli ki aramaktan vazgeçmeyecek seninki." Ha! "Ne bakıyorsun aval aval, açsana." Doğru ya, bir şey yapmam lazım. "Ben onu sonra ararım. Aramızdaki mesele öyle bir kaç dakikalık değil. " Sanki aramızdaki meseleden anlamış gibi kafasını salladı, önden önden gitti bizimki. Biz de karayolda karşıdan karşıya geçerken anasını kaybetmiş yaban ördeği gibi takıldım peşine. Hay ben sabah bu sandaletleri giyen aklıma tüküreyim emi. "Ya bi yavaş olur musun, yetişemiyorum görmüyor musun?" Yok anam hem ukala hem de sağır bu. Az ilerde bir grup kaslı, vücutlu, six packli, edeleli adamın yanında durmuş kikir kikir gülüyordu bir şeylere. Yaptığım işin nimetlerinden faydalanmak niyetiyle yanına gittim. Yürürken de saçlarımı savurmayı ihmal etmedim tabii. Sıcaktan terlemiş ve sönmüş saçlarımı. - Sana defalarca kez bekle dedim, sağır mısın Allah aşkına? - Kuyunun içinden bağırır gibi mırıl mırıl. Nasıl duyayım kızım, Allah Allah. - Hadi şu benim kayıt işini halledelim. Hangi arkadaş yapacak? Kimlik falan bir şey vermem gerekiyor mu? - Merhaba, sen Ece olmalısın. Esat beni arayıp birlikte geleceğinizden bahsetti. Ben fomları hazırladım. Benimle gelip doldurabilirsin istersen. - Siz de Tanju bey olmalısınınz o zaman. Pekala, bir an önce halledelim öyleyse. Arkadaşla da birileri ilgilensin, mazallah koluna bacağına bir şey olursa yatar bizim sermaye. Bunlar benim gibi birini daha önce tanımamışlar belli. Buraya gelen her genç kız gibi ağızlarının içine düşmediğim için de garip gelmiş olabilirim ama protein tozu ile kaslarını şişirip, beyinlerini küçülten adamlara da ancak nefsimi köreltmek için bakarım zaten. Tanju önde kaslı penguen gibi yürürken, ben de ayaklarımın ağzına sıçmış sandaletlerimle medine dilencisi gibi onu takip ettim. Eminim kameraları izleyen güvenlik görevlisi geviş getire getire gülmüştür bu manzaraya. - Ece hanım siz şöyle oturun, ben de formları alıp geleyim hemen. - Tamam bekliyorum. İçi dışı, protein barı, fit restoranı her şeyi beş yıldızlı olan bu spor salonunda Tanju'nun ofisi resmen market deposunda personelin oturup dinlendiği o izbe yer gibiydi. Üst üste dizilmiş protein tozu kutularından ayakta durup dönecek yer bile yoktu. Zaman geçtikçe bunaldığımı hissedip ellerimle yelpaze yaptım ama bir türlü o bunalma hissi geçmiyordu. Böyle basık alanlarda kendimi kötü hissettiğim, hatta baygınlık geçirdiğim zamanlar bile olmuştu. Asansöre de binemezdim kolay kolay. Bu gün şirketteki asansöre de cam duvarları olduğu için binmiştim. Bir de zatan hepi topu üç kat çıkıverdim. Ama hastanedeki öyle değildi. On kişilik asansörler her zaman tıklım tıklım olurdu ve ben yedinci kata kadar asla ayık kalamazdım. Daha ilk günden bayılıp da bundan adam olmaz dedirtmeyecektim kendime. O yüzden az daha sabret Ece. Birazdan Tanju gelecek, hepi topu üç beş kağıt getirecek ve sen onları hızlıca doldurup temiz havaya kavuşacaksın, sabret. Ama yok, ne gelen var ne de giden. Göğüs kafesimdeki beygirin nal seslerini de duymaya başladığıma göre Allah taksiratımı affeder inşallah. Tanju, evine ocağına timsahlar girsin Tanju. Klozetinden komodo ejderi çıksın inşallah. Bu adamın geleceği yok, en iyisi ben çıkıp gideyim yoksa daha sigortam başlamadan yalan olacak bu iş. Ulan ben buraya gelirken bu kadar dar, basık yerlerden geçtiğimizi nasıl fark etmedim? Hayır yani, tabela mabela bir şey de koymamışlar, Ayhhh nefesim daralıyor, bi cam bi kapı bişeyler açın gözünüzü seveyim. Barış Günter... Tam tamına bir buçuk saattir ortalıkta görünmeyen kızın, salondan çıkıp gittiği yere bakıyordum. Formları doldurup en fazla on dakika sonra burada olmalıydı. Ama ben antrenmanımı neredeyse bitirmek üzereydim ve ne Tanju'dan ne de Ece'den bir ses vardı. Benimle ilgilenen görevli setleri tamamlamak üzere olduğumu söyleyip yanımdan ayrılmıştı ve ben gözüm kapıda hala onları bekliyordum. Hayır yani yanında spor malzemeleri de yoktu ki, gidip bir yerlerde spor yapsın. Benim bulunduğum yer VIP alan olduğundan buraya herkes giremiyordu ama onun girmesinin önünde bir engel yoktu ki. Merakım giderek artınca seti tamamlamadan indim ağırlık istasyonundan. Tanju'nun ofisine gitmek için VIP'ten çıkmam gerekiyordu ama elimdeki havlu ile yüzümü kamufle ederek tanınmamayı sanırım becerebildim. Sonunda Tanju'nun ofisine varmayı başarmıştım ama burada kimsecikler yoktu. Kaşlarım giderek çatılıyor, aklıma abuk sabuk görüntüler geliyordu. Tanju'nun uçkuruna düşkün bir piç olduğunu bütün piyasa bilirdi ve ondaki şeytan tüyü sayesinde kızlar, yanıp kavrulacaklarını bile bile, ışığa uçuşan pervaneler gibi burnunun dibine girerdi. Ece'nin de o kızlardan bir olabileceği fikri, nedense midemde bir ekşimeye sebep oldu. Tam ofisten çıkacakken denk geldiğim temizlik elemanına Tanju'yu sordum. İşe bakın ki, yaklaşık iki saat önce acil bir telefon gelmiş ve çıkıp gitmişti. İyi de Ece de mi onunla birlikteydi ki? Yani Tanju'ya gelen acil telefonla daha bugün tanıştığı kızın ne ilgisi olabilirdi? Temizlik görevlisi malzeme odasına doğru ilerleyip gözden kaybolduğunda ben de soyunma odasından telefonumu alıp Ece'yi aramak için merdivenlere doğru ilerledim. Ama tam iki basamak çıkmıştım ki az önce konuştuğum kadının korkulu çığlığı doldu kulağıma. Adımlarımı gerisin geri döndürdüğümde, sesin geldiği koridora girmem saniyelerimi aldı. Kadının dehşetle baktığı yerde Ece boylu boyunca yatıyordu. Ve üstelik burnundan akan kan, neredeyse yüzünün yarısını kaplamıştı. Koridor öyle dar, öyle basıktı ki; biri baygın, üç kişinin aynı anda burada bulunması gerçekten de var olan azıcık oksijeni bile tüketiyordu. Eğilip nabzını kontrol ettiğimde oldukça hızlı attığını farkettim. Burnu da kanamışı ve büyük ihtimalle yüksek basınçtan kaynaklanıyordu. "Ece, Ece beni duyuyor musun? Hadi aç gözlerini." Ne söylesem de kendine gelecek gibi durmuyordu. Başını çarpmış olma ihtimali elimi kolumu bağladığı için onu yerinden kımıldatamıyordum. Yanımda şaşkın şaşkın bekleyen kadına seslendim. "Koş, koş çabuk ambulans çağırmalarını söyle. Ne bekliyorsun, hadi." Ancak aklı başına gelen kadın koşar adım uzaklaştı yanımızdan. Burnundan akan kan saçlarına bile bulaşmıştı. Solgun yüzü, morarmaya yüz tutmuş dudakları ile sabah ajansta gördüğüm canlı halinden eser yoktu. Bir süre daha nabzını kontrol edip bekledim. Yaklaşık beş dakikanın sonunda koridorun girişinde bir hareketlilik oldu. İki sağlık görevlisi ellerinde portatif bir sedye ile koşar adım bize doğru geliyordu. - Ne oldu burada, neden baygın biliyor musunuz? - Hayır bilmiyorum. Onu bulduğumuzda böyleydi. Nabzı da oldukça yüksek. - Peki ne kadar zamandır bu halde olduğunu biliyor musunuz? - Yaklaşık iki saat önce benim yanımdaydı. Sonra salonun işletmecisi ile bu kata indiler. İşletmeci arkadaş kendine acil telefon geldiği için çıkıp gitmiş. Sanırım aşağı yukarı iki saattir bu halde. Eğer baygın olmasaydı müdürün neden gelmediğini merak edip yanıma çıkardı. - Nesi oluyorsunuz? Bilinen bir hastalığı ya da alerjisi var mı? - Aslında yeni tanıştık. Menejerimin asistanı olur kendisi. Bugün ilk iş günüydü. - Anlıyorum. Tansiyon: 16/10, Nabız:132, Satürasyon 96. Oksijen maskesi tak hemen. Damar yolunu açıyorum. Beyfendi bize müsaade edin, hastayı bir an önce hastaneye götürmemiz gerekiyor. - Tamam, tamam ama neyi var? - Yüksek tansiyona bağlı gibi duruyor ama bu kadar süre baygın kalması pek iyi değil. Beyin kanaması riski var. - Peki hangi hastaneye götürüyorsunuz? Yani eğer mümkünse kulübün anlaşmalı olduğu hastaneye götürebilir miyiz? Buraya çok yakın zaten. - Tamam. Biz araçtan merkeze bildiririz. Bizimle mi geleceksiniz? - Evet, evet. Ben de sizinle geleceğim. O an ne terim, ne soyunma odasındaki şahsi eşyalarım, ne de meraklı bir hayranın magazin hevesi umrumda değildi. Çok ciddi bir şeyden bahsetmişti paramedik. Beyin kanaması ölümcül bir şeydi. Ambulansta telefonum aklıma gelince sıkı bir küfür savurdum. Esat abinin numarası ezberimde değildi. Ama Ozan. Sahi Ozan onu tanıyordu öyle ya. Hastaneye girer girmez ona bilgi vermelerini isteyebilirdim. Bizim buraya gelmek için aldığımız 15 dakikalık yolu, ambulans iki dakikada almıştı. Her şey o kadar hızlı akıyordu ki; sanki Ece'nin bedeninden uçup giden ruhunu yakalama telaşıydı bu. Önümden akıp giden sedye acil tabelalarını takip ederken; ben de danışmadaki kıza Doktor Ozan'ı derhal acile çağırmasını ve bir yakınının getirildiğini söylemesini istedim. Etraftaki kalabalık beni garip garip süzüyor, tanıdıkları ve konuşmak istedikleri halde neden burada olduğumu bilmediklerinden uzak duruyorlardı. Belki de anlayışlı insanların burada toplandığı saate gelmiştim, bilmiyorum. Kollarımı dizlerimin üzerine yaslamış acil müdahale odasının kapısını gözümü kırpmadan izlerken; içeriden bir hemşire çıkıp Ece'nin çantasını bana getirdi. "Beyfendi hastanıın telefonu sürekli çalıyor. Sanırım yakını olarak siz yanıtlasanız daha iyi olacak. " dedi. İyi de ailesi arıyorsa ben durumdan nasıl haberdar edecektim ki onları? Sonradan aklıma gelen şeyle telefonu çıkardım çantasından. Belki de Esat abiye buradan ulaşabilirdim. Umarım şifresi yoktur diye düşünürken; telefonun ekranında biri yaşça küçük, diğeri kendinden büyük iki erkeğin kucağında, üzerinde sadece el kadar bir bikiniyle uzandığı bir fotoğrafı karşıladı beni. Yüzündeki beyaz kemik çerçeveli kedi gözü gözlük yüzünden kaymış, bronz tenine inat bembeyaz dişleri ile otuz iki diş gülümsemişti. Ufak olan belki kardeşiydi ama büyük olanın Yusuf olma olasılığı ne kadardı? Telefonu neden elime aldığım aklıma gelince ekran kilidi olmayan telefonun rehberine girip Esat abinin numarasını aramaya koyuldum. Ama ismi ile kayıt etmediği için 138 kişiden hangisi bizimkinin numarası anlamam zordu. Son aramalarında "Patron" diye kayıtlı olan numarayı aramk üzere davranmıştım ki; ekranda yanında kırmızı kırık kalp olan Yusuf ismi yanıp sönmeye başladı. Sanırım onu tanıyanlara haber verecek en uygun kişi oydu. Bu yüzden bekletmeden açtım telefonu. Ama daha alo dememe fırsat vermeden konuşmaya başladı. "Sonunda be güzelim. Vallahi biraz daha açmasan kalkıp geliyordum yanına. Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi? Kızım sen benim diğer yarımsın resmen. Kendimi sensiz düşünemiyorum ya, affet işte." Onu böylesine seven bir adama böyle bir haber nasıl verlirdi emin değilim ama en iyisi bir çırpıda söylemekti bence. Önce boğazımı temizledim. Benim Ece olmadığımı anlaması için bir girişimdi sadece. Sonra da bana çok ağır gelen ve neden bu kadar ağır geldiğini bilmediğim o haberi vermek için konuştum. - Ben Barış birader. Ece cevap veremedi çünkü... - Sakın bana banyoda deme senin ağzına sıçarım. - Yok, yok öyle bişey değil, yanlış anlıyorsun. Ece hastanede. Bir baygınlık geçirdi. Tansiyonu da yüksekti o yüzden hastanedeyiz şimdi. Ozan senin abin yanlış bilmiyorsam, şimdi onun çalıştığı hastanedeyiz. Ben ailesine nasıl haber vereceğimi bilemediğim için açtım aslında bu telefonu. - İyi mi? Konuşsana be sikik herif. Ece'm iyi mi? - Bilmiyorum. Müdahale odasına aldılar az önce. Henüz bir haber yok. - Abim yanında mı peki? - Haber verdiler az önce. Mutlaka gelecektir. - Sen neden yanındasın Ece'nin? Hem sen hangi Barış'sın birader? Onun Barış diye arkadaşı yok ki. - Ben Barış Günter. - Ne oluyor amına koyayım orada? Kapat, kapat geliyorum hemen. Telefon yüzüme kapanır kapanmaz, Ozan çıktı müdahale odasından. Sanırım oraya girebileceği başka bir kapı daha vardı. Ayaklanmış bana bir açıklama yapmasını bekliyordum ama o hala telefonda birlerine bir şeyler anlatıyordu ve anladığım kadarıyla meselenin Ece ile uzaktan yakından alakası yoktu. Nihayet işi bittiğinde beni odağına aldı ve merak ettiğim şeyleri anlatmaya başladı. - Ece'nin ufaklıktan beri panik atak problemi var. Kapalı alanları sevmez, fazla streste kalbi onu zorlar. Ne oldu Barış, ne yaşadı da bu hale geldi bu kız? Tansiyonunu güç bela düşürdük, bilinci hala tam yerine gelmedi. - Vallahi anlamadım ki. Salonun sahibi Tanju var biliyorsun. Esat abi Ece'nin de kaydını yaptıralım, giriş çıkışı kolay olsun deyince, birlikte ofise formları doldurmaya gittiler. Benim çalışmam bitene kadar ne Tanju ne de Ece geldi salona. Hatta merak edip setim bitmeden indim ofise. Tanju meğer ilk anda acil bir telefon alıp çıkmış. Ece'yi de temizlik görevlisi buldu zaten. Ben kadının çığlıklarına gittim oraya. Baygındı, burnu kanamıştı ben de düşüp başını çarpmış olabilir diye sarsmamaya çalıştım. Sonra da buradayız işte. Sen onu tanıyorsun diye buraya getirmelerini istedim. Bi de abi, sevgilisi Yusuf aradı, ona durumundan bahsettim. Senin de biraderin oluyor sanırım. Heralde çoktan yola çıkmıştır. - Sevgilisi Yusuf mu? Benim kardeşim olan Yusuf mu? - Evet, değil mi? Neden gülüyorsun, bir şey söylesene. Abi nereye gidiyorsun? Bari Ece'nin iyi olup olmadığını söyleseydin... - Ece iyi. Birazdan uyanır. Ona söyle sevgilisi Yusuf'la konuştuğunu mutlaka. Unutma bak. Bunların hepsi mi manyaktı arkadaş? Bu kızın etrafında birtane bile mi normal insan yoktu?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD