
Öz annem ben bebekken ölmüştü. Babam ben iki yaşındayken Gülçin anneyle evlenmiş, Gülçin anne bana hep öz annem gibi bakmıştı. Benimle bir annenin ilgilenmesi gerektiği gibi ilgilenmiş hem sevgimi hem saygımı tam anlamıyla kazanmıştı. Ona anne diye hitap ediyor, dışardan her gören bizi öz anne ve kızı sanıyordu. Öyleydik de gerçekten. Ama oğlu hiç annesine benzemiyordu.
Giyindim, göz rengime uyan mavi bir gömlek elbise giydim, kemerle belimi ortaya çıkardım. Sarı uzun dalgalı saçlarımı ise açık bıraktım. Beyaz spor ayakkabılarımı giyerek çantamı da omzuma astıktan sonra odamdan çıktım.
Annem “Bebeğim, Koray seni bıraksın.” diye önerdi.
“Anne gerek yok, kendim gidebilirim.” dedim.
“Biliyorum tatlım, ama belki buraya alışmasına yardımcı olabilirsin. O da hiç olmazsa burayı ziyaret etmeye devam edebilir. Lütfen Sıla.” diyip elimi tuttu.
“Pekala anneciğim.” diyip elini sıktım. Arabam vardı. Küçük bir araba olmasına rağmen benim üniversiteye gidip gelmeme yetiyordu.
Koray’ın arabası son derece lüks ve pahalı bir spor arabaydı. “Bununla mı gideceğiz?” diye şaşkınlıkla sordum. Hemen arkamda olduğunu farketmemiştim, geriye döndüğümde öyle ki neredeyse burun buruna duruyorduk. Geri çekildim ve o da bir adım ileri attı. Sert yüzünde anlayamadığım bir ifade vardı. Normalde hiç gülmeyen adamlar olur, Koray’da bunlardan biriydi. Gözleri kızgınlıkla bakıyor gibiydi ama neden kızgın olsun ki diye düşünüyordum bir yandan. Geri doğru bir kaç adım ilerlediğimde “Benden korkman yersiz.” dedi.
Sanki ilk defa sesini duymuşum gibi geldi. Masada hiç bana yönelmemiş ve benimle konuşmamıştı. Ses tonunu duyunca dudaklarım aralandı. “Senden korktuğum yok.” diyebildim neyse ki.
“Atla küçük kız.” dedi ve arabasının şöför koltuğuna doğru ilerledi. Üzerimdeki baskısı gittiği için memnun olsam da birazdan onun yanına oturacağım düşüncesi beni yeniden rahatsız etti. Bu rahatsızlık adlandıramadığım türden bir sıcaklık yayıyordu öyle ki bunaldığımı hissettiriyordu bana.
Arabanın üstünün açık olması sevindirici tek özelliği olabilirdi şu an. Onun sedir ve nane kokulu esansını alsam da açık havada dağılıyordu.
Yolu tarif etmek istesem de o navigasyonla beni götürdü. Omuz silkerek üzerinde durmadım zaten onunla iletişimde bulunmak istemiyordum. Yan gözle ona baktım. Siyah bir tişört ve siyah bir kot pantolon vardı. Kol kasları hatta bacak kasları bile vücudunun sporla şekillenmesi için yıllar harcağını gösteriyordu.
“Gördüğünü beğendin mi?” dedi bana doğru bakmadan.
Tanrım! Nasıl da yakalanmıştım?! Başımı yana çevirdim ve dışarıya bakıyormuş gibi davranmaya çalıştım.
“Sana baktığım yok.” diye kızgınlıkla söyledim.
Bir gülme sesi ama kısacık sürdü o kadar kısa ki, yanlış mı duydum diye düşündürdü. Ona geri baktığımda yüz ifadesinin bir çelik kadar sert göründüğünü farkettim.
Mırıldandığımı bile farketmemiştim ki Koray’ın buz gibi bakışlarla trafik ışıklarında bana doğru baktığını farkettim.
“Kendi kendine mi konuşuyorsun?” diye sordu. Sorusu daha fazla onla kalmak istemediğimi farkettirdi bana. Bende arabadan indim ve ilk defa gözlerinde ufak da olsa bir şaşkınlık görmek beni mutlu etti.

