Bir televizyon kanalındaki tartışma programına katıldıktan sonra garip bir davet maili aldım. O sırada evdeydim ve yeni romanım üzerinde çalışıyordum. Açıkçası çok da başarılı olduğum söylenemezdi. Beynimin içinde harikulade fikirler dönüyordu ama bunları kağıda dökmekte zorlanıyordum. Hangi konu üzerine düşünsem o alandaki birikimimi yetersiz buluyordum. İnsanın hiç bilmediği bir konu hakkında yazmaya çalışması çok tehlikeli. Az bilip yazması ise tamamen trajedi.
Öte yandan bana müthiş bir hikaye bulduğumu düşündürten her konu daha önce birkaç yazar tarafından kaleme alınmıştı. Klişeleri sevmem, daima özgün olmaya çalışırım. Ancak hiç yazılmamış bir şeyi yazmak neredeyse imkansız gibi. Hayata dair ne varsa, yüzyıllar boyunca herkes ucundan köşesinden bir şeyler karalamış. Bize kalan, neyi anlatacağımız değil, nasıl anlatacağımız aslında. Asıl ustalık, harfleri doğru sıraya koyabilmek.
Maili yazan bir psikiyatr, davet ettiği yer ise akıl hastanesiydi. Bir roman yazmaya çalışıp da tek cümle kuramamak çıldırmak gibidir. Durumu bu kadar çabuk haber almalarına şaşırmıştım. Muhtemelen kapının önündeki çöpten taşan buruşturulmuş kağıtları gören Kapıcı Metin ihbar etmiştir diye düşündüm. Hisli çocuktu. Maneviyatı kuvvetliydi. Adamın gözlerinin içine şöyle bir baksın, haleti ruhiyesini şappadanak anlayıverirdi. Oysa sabah ekmek getirdiğinde o kadar da gözlerimi kaçırmıştım. Demekki gözaltı morluklarım beni ele vermişti.
Ancak korktuğum gibi olmadı. Konu hem ben değildim, hem de biraz ben gibiydim. Yani şöyle; deli olan ben değildim, ama aslında bendim de bir taraftan. Yok, iyice karıştı. Aslında tam olarak şöyleydi. Akıl hastanesindeki bir deli, ben olduğunu iddia ediyordu. Belki de Einstein haklıdır diye düşünmüştüm. Bir madde aynı anda iki yerde var olabilirdi. O an kuantum teorisi hakkında varsayımlarda bulunurken kendimi zeki hissetmiştim. Lakin sonradan düşününce, bir delinin sadece ben olduğunu iddia ettiği için ben olamayacağını göz ardı etmek düpedüz aptallıktı.
Gerçeği öğrenmek için davete icabet ettim. Birazdan bahsedeceğim o hasta, nerede olduğunun bilinmesini istemediği için hastanenin hangi şehirde olduğunu yazmayacağım. Ayrıca gerçek adını da söylemememi tembihledi. Bu yüzden ondan Yaşlı Dedektif diye bahsedeceğiz. Ancak duruma açıklık getirmek için gittiğim yerin bir ada olduğunu belirtmek zorundayım.
Yaşlı Dedektif, adadaki en ilginç hastalardan biriydi. Ömrünün kırk yılını burada geçirmişti. Denizin diğer ucunda farklı bir yaşam olduğunu çoktan unutmuştu. Bütün hayatı, günün yirmi dört saatini geçirdiği hastaneden ibaretti. Bu binayı dünya, adanın etrafını çevreleyen denizi ise uzay zannediyordu. Gülmeyin ama, balıkların uzaylı olduğuna inanıyordu.
Kitap okumayı ve resim yapmayı çok seviyordu. Ara ara, kendi dünyası hakkında yazılar yazıyordu. Hastalığı mevzu bahis olduğunda Salvador Dali'den alıntı yapıp; "bir deliyle benim aramda tek bir fark var" diyordu. "Deli, aklının yerinde olduğunu sanır. Bense, deli olduğumu biliyorum."
Delirdiğinin idrakinde olması, henüz tam anlamıyla delirmemiş olduğu anlamına gelmez mi diye düşünmüştüm. Öyle ya, bu durum deliliğin kimyasına aykırıydı. İnsan deli olduğunu bilecekse, delirmenin ne manası vardı?
Doktorlar, tek eğlencesinin dinlenme salonundaki pikaptan müzik dinlemek olduğunu söylüyorlar. Her gün saatlerce, dünyanın farklı ülkelerinde yazılmış onlarca şarkı dinliyor. Belki de bu yüzden, hastaneyi Aşık Veysel'in sesinden duyduğu iki kapılı hana benzetiyor.
Onunla sohbet etmeye başladığımda beni kendisine benzetmesinin ana fikri de ortaya çıktı. İlk sorduğu şey, pencereden geçerken herhangi bir sorun yaşayıp yaşamadığım olmuştu. Delidir, ne söylese yeridir dedim ama konuşmasının devamında bilimsel bir geçitten bahsettiğini anladım. Paralel evrenlerin gerçekten var olduğuna inanıyordu. Televizyonda izlediği bütün şeyleri de, başka bir boyuta açılan pencereden gördüğü görüntüler zannediyordu. Bu hisse nereden kapıldıysa, o günkü tartışma programında beni gördüğünde, paralel evrendeki kopyasını keşfettiğini iddia etmiş. Oysa aramızda neredeyse otuz yaş fark vardı. Bunu ona söylemeye yeltendiğimde, paralel evrenlerde geçmiş veya geleceğin farklı varyasyonlarının yaşanabildiğini söyledi. İşin içine kuantum mekaniği, madde, ışık, atom altı seviye, elektron, yörünge gibi terimleri sokunca mecburen inanmış gibi yaptım. İki kapılı handa bizim dünyamızdaki her bir insanın alternatif kopyası vardı ve gelecekte var olabilecek sonsuz olasılıktaki hayatlarımızdan herhangi birini yaşıyorlardı. O da, benim paralel evrendeki biricik kopyamdı. Konu çok ilginçti, bir ara kendimi kaptırıp ona inanmayı canı gönülden istedim. Ama adam hem çok çirkindi hem de epey yaşlıydı. Lanet olsun atom fiziğine diye düşündüm. Eğer paralel evrende muhtemel bir kopyam varsa, böyle bir ucube olmamalıydı.
Çaresiz, gelecekteki deli halimi biraz daha tanımaya çalıştım. Hastanede geçirdiği süre boyunca, kendini sürekli farklı kimliklere büründürüyor. "Eskiden bir filozoftum" diyor. "Düşünmekten yorulunca emekli oldum." Yakın zamanda da bir çocuk olduğunu iddia ediyor. Yaşın bedenle değil, ruhla alakalı olduğunu düşünüyor. Son zamanlarında ise bir dedektif olmayı tercih ediyor. Bu yüzden herkes tarafından Yaşlı Dedektif olarak biliniyor. Aslında bu isimle anılmayı kendisi tercih ediyor. Yanına da, gençlik ve olgunluk çağını alıp büyük bir soruşturmaya girişiyor. Gelmiş geçmiş en büyük seri katil olan Ademoğlu'nun peşine düşüyor.
İşte, yollarımız asıl burada kesişiyor Yaşlı Dedektif'le. Benim gelecekte yazacağım romanı şimdiden yazdığını iddia ediyor. En büyük şaheserim; insanın insanlığını arayışı. Ve bu romanı benim yayınlamamı istiyor. Hasta olmanız bir şeyi değiştirmez, bir yolunu bulur, sizin adınızla da yayınlayabiliriz dediğimde kabul etmiyor. "Senin adınla, senin dünyanda, benim geçmişimde yayınlanacak" diyor. "Geç bile kaldık!" Bahsettiği şeyi o an anlıyorum. Yaşadığı zaman dilimindeki dünyanın kötü bir yer olduğuna inanıyor ve geçmişe dönüp insanları uyarmak istiyor.
Her ne kadar içim rahat etmese de doktorların ısrarı üzerine hastaneden ayrılırken yazdıklarını yanıma aldım. Beni bu yüzden çağırmışlar. Eğer teklifini kabul etmezsem, durumu daha da kötüye gidebilirmiş. Ancak kitabı kendi adımla yayımlama konusunda uzun bir süre git gel yaşadım. Sonra şöyle düşündüm; benim adım sadece kitabın kapağında yazacak, ancak insanlar her sayfada Yaşlı Dedektif'i okuyacaklardı. Ne kadar deli bilmiyorum ama bence zeki adamdı. Kendini bir romanın baş kahramanı yapmıştı.
O halde baskıya vermeden önce bir kaç noktayı açıklığa kavuşturmalı. Eserde her şeyi birinci ağızdan, Yaşlı Dedektif'in kaleminden okuyacağız. Ona söz verdiğim gibi, bir harfin yerini bile değiştirmedim. Olayların ne kadarı gerçekten yaşandı, ne kadarı onun hayal dünyasında cereyan etti tam olarak bilemiyorum. Bazı olaylar arasında kopukluklar var. Çünkü televizyondan izledikleri ve kitaplardan okuduklarını kendi dünyasına uyarlamaya çalışmış. Hayal ve gerçek iç içe geçmiş. Kendisine bunu ilettiğimde bir ziyanı olmadığını, eserin bu haliyle de anlatmak istediklerini okuyucuya açıklama konusunda gayet yeterli olduğunu söyledi. "Sir Francis Bacon bile Yeni Atlantis hikayesini yazarken Süleyman'ın Evi ya da Altı Günlük İşler Okulu adını verdiği öğretim kurumunu tanımlamak, ihtişam ve gücünü herkese göstermek niyetindeymiş. Bu bölümü tamamlayınca hikayeyi yarım bırakmış, gerisini getirmemiş" dedi. "En azından ben sonuna kadar yazmış bulunuyorum."
Ünlü bir filozofla aşık atmasını görmezden gelip, "madem geçmiş için geleceği yazıyorsun, neden bizim dünyamıza daha fazla yer vermedin?" diye sordum. "Hem bu şekilde bir binaya indirgenmiş yaşam formu yerine daha geniş ve anlaşılır argümanlara yer verebilirdin. İlgi çekmesi için uçan arabaları falan kullanırdın. Bu tip araçlar bilim kurgunun vazgeçilmez öğeleridir."
"İnsan en güzel yaşadığı yeri anlatır" diye cevap verdi. "Hem kendimizi kandırmayalım. Gelecekte uçan arabaların falan olacağı yok. Sizin dünyanızda insanlar daha yerde gidenleri idare edemiyorlar. Üzerine yol inşa edemeyeceğiniz gökyüzünde oluşacak kargaşayı hayal bile edemiyorum."
Açıklaması gayet mantıklıydı. Bu sözlerin üzerine başka soru sormaya cüret edemedim. Aslında aklıma takılan bir nokta daha vardı; şu gelecek konusu. Zaman mefhumu biraz belirsizdi. Belki de bütün zamanlara ithaf etmek için bunu bilerek yapmıştır diye düşündüm. Distopya türünde yazılmış gibi gözükse de, hangi çağın gelecekteki kötü senaryosu olduğunu anlamak epey güçtü. Bu sorunun cevabını da kitabın içinde buldum. Kendince yazdığı çok kısa önsözde şöyle açıklıyordu durumu Yaşlı Dedektif:
"Belki de sizin bu kitabı okuduğunuz gün, dün yaşamış olanlar için distopyadır. Öyleyse ne acı ki, insanlar yarın dünya daha güzel bir yer olsun diye bugün hiçbir şey yapmamışlardır."
O mu ben, yoksa ben mi oyum artık karar veremiyorum. Bu kitabın yayımlanmasına karar verdiğim gün ruhlarımız birbirine karıştı. İşte bizim hikayemiz bu. İnanıp inanmamak size kalmış. Vallahi ben deli tarafımın yalancısıyım.
21 Şubat 2020
Ankara