Ölümden bu denli bahsetmiş olmam sizleri ürkütmüş olmalı. Gerçekler her zaman acı olmuştur. Yine de, değerli okuyucularım, sizi böylesine korkutup kaçırmak istemem doğrusu. Öyleyse gelin, biraz da yaşamdan bahsedelim. Ölüm kadar yaşam da gerçek. Han, doğan, büyüyen, gelişen, yani yaşayan canlı bir organizma. Her birimiz bu devasa canlının nefes almasında aktif rol alıyoruz. Tıpkı birgün ölmesinde de olacağı gibi.
Hiç düşündünüz mü? Her gün bu kadar insan nereye gidiyor? Nereden geliyorlar? İşte, asansör kabini istasyona gelip nefes almak için ağzını iki yana açıyor. İçindeki bir miktar yolcuyu karbondioksit olarak dışarı bırakıp, oksijen niyetine benimle birlikte bekleyenleri içine çekiyor. Birer hemoglobin proteinine tutunup hanın damarları olan koridorlarda çılgınca dolaşıyoruz. Ve evlerimiz, işyerlerimiz, kasap, market, fırın gibi dairelerden oluşan dokulara ulaşıyoruz. Her gün binlerce defa yapıyoruz bunu. Yaşamın devamlılığını sağlamakla mükellefiz. Kalıcı değiliz hiçbirimiz, gelip geçici birer nefesten ibaretiz.
Görevim, elimdeki zarfı merkeze ulaştırmak. Biraz daha geç kalırsam, anemi nedeniyle Büyük Şef’in kalp ritmi düzensizleşir, göğsü sıkışır ve başı ağrımaya başlar. Bu da bana korkunç bir sinir krizi olarak geri döner. Neyse ki asansör görevini vaktinde tamamlıyor. Üç dakika içinde merkeze geldiğimi hissediyorum. Toplu taşıma sistemininin hiçbir istasyonunda, kabinlerin içinde veya dışında hangi katta olduğunuz yazmaz. Aynı anda kırk yolcu taşındığından kargaşaya neden olmamak için de kabinlerde herhangi bir tuş bulunmaz. Asansör yolcuların düşüncelerine göre belirli katlarda durur. Yolcular da inecekleri kata geldiklerini hissederek anlarlar. Tabi ki müneccim falan değiliz, bunun bilimsel bir açıklaması var. Asansörün vericilerinden yayılan radyo dalgaları bu katta inmeyi düşünen yolcuların beyinlerine ulaşarak onları inmeleri gerektiği konusunda uyarıyor. Hiçbir ses duymayan onlarca yolcu bir anda gitmek istedikleri yere geldikleri hissine kapılarak saatte dört bin beş yüz metre hızla koridora yöneliyorlar. Bu yöntem birkaç yıl önce uygulanmaya başladı. İnsanların beyinlerindeki duygu frekanslarının haritası çıkarılıp, düşünce ve istekleri sırasında yaydıkları frekanslar da kayıt altına alındı. Bu sayede beyne gönderilen elektro manyetik dalgalarla sessiz bilgi aktarımı sağlanabiliyor. Gönderilen bu mesajlar insan kulağının duyamayacağı frekansta olduğu için kimse duyamıyor, fakat beyinleri tarafından algılanarak ne yapmaları gerektiği konusunda uyarılabiliyorlar.
Bu geniş asansörlerin dört bir yanında, aynı anda açılıp aynı anda kapanan dört ayrı çıkış bulunuyor. İlk başta insan, gidebileceği dört farklı yön olduğunu düşünüyor. Hayatın ona sunduğu cazip alternatifler gibi. Ancak bu dört ayrı kapıdan çıkan dört ayrı insan, sonunda yine aynı koridora ayak basıyor. Sanki önce umut verip, sonra oyun oynuyor bizimle hayat. Hal böyle olunca, acaba asansörler mi bizi yönlendiriyor yoksa biz mi onları diye düşünmekten alıkoyamıyorum bazen kendimi. Düşünce gücü daha insanın kendi hayatına yön veremezken nasıl böyle karmaşık bir sisteme hükmedebiliyor? Hepimizin gitmek istediği yön farklı ve hiçbirimizin gideceği gerçek bir yer yok. Sistemin bu garip çarkı içinde sıkışıp kalmışız. Sanki beynimizin içine yerleştirilmiş bir navigasyon var ve onun önümüze çizdiği rotayı takip ediyoruz. Dolayısıyla, ulaşmak istediğimiz hedefler de başkaları tarafından belirleniyor. Herkes başkasının ayakkabısı içinde, bir başkası için yürüyor. Hiç kimse yaşadığı yerden sıkıldığı için valizini toplayıp başka bir yere gidemiyor. İsterseniz bir deneyin. Onlarca sorumluluğunuzdan bir tanesi zincirlerinizden tutup geriye çekecektir sizi. Ne özgürüz, ne de mutlu. Başkalarını mutlu etmenin mutluluğunu yaşamaya çalışıyoruz sadece. Ömür öyle kısa ki, herkes için yaşıyoruz, bir tek kendimiz için yaşayacak vakit bulamıyoruz. Zaman hızla akıyor, ben kısacık bir an için bunları düşünmeye çalışırken bile. Sağlı sollu omuz darbeleriyle irkiliyorum. Beni hızla geçen onlarca insan şikayet dairesine ulaşmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Öfkeden sarhoş olmuş, asık suratlılar ordusu. Homurdanmalar hep aynı; ‘sana şimdi gösteririm, mahkemelerde süründüreceğim…’ Sanki kendisi de onunla sürünmeyecek. Sahi, mahkemelerde sürünmek nedir? Mahkemeler sürünme yeri midir? Belki de kati ceza budur; aslolan, dava sonunda çıkacak karar değil, mahkeme kapılarında sürüngen olmaktır.
Her gün bu kalabalığa bakıp; “ne kadar da çok şikayetçi var” diye düşünüyorum. Han sürekli değişiyor, gelişiyor ve ilerliyor. Değişmeyen tek şey ise insan. İnsanlar en çok kendilerini ve kendilerinden olanları seviyorlar, başkalarıyla bir türlü anlaşamıyorlar.
Oysa şikayet dairesinin girişinde şöyle yazıyor;
“Öyle davran ki, davranışının temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli olan evrensel ilke veya yasa olsun.”
Bu görüş Kant’a ait. Ona göre, herkes kendi kendisinin yargıcı olmalıdır. İnsan kendi ahlak yasalarını kendisi belirler. Bu yasaya uymak da zorunluluk değil, bir ödevdir.
Bu görüş yanlış anlaşılmış olmalı ki, günümüzde herkes kendi yasasını çıkarına göre belirliyor. Hiç kimsenin ilkeleri hiç kimseyle denk değil. Tarih hiç kuşkusuz bencillik konusunda Hobbes’i haklı çıkarttı. Öyleyse bizim yaptığımız suya kelepçe vurmaya çalışmaktan başka bir şey değil. İşte tam da bu yüzden, Uluslararası Suç Takip Merkezi, evrensel ahlak yasasını yazılı bir ceza kanunu haline getirdi. Böylelikle, kirlenmiş suyu süzgeçten geçirip, bir nebze olsun arındırabilme imkanına sahibiz. Biz de dedektifler olarak bu yasanın daimi koruyucularıyız. Bu ne yaman çelişki diye düşünebilirsiniz. Ne yapalım, insanlar vicdanlarının kendilerine yüklediği ödevleri yerine getirmeme konusunda direttiler. Biz de onları, ödevlerini yapmayan ilkokul öğrencileri gibi cezalandırmak zorunda kaldık.
Kalabalığın arasından sıyrılıp, yönetim bölümüne doğru ilerledim. Büyük Şef beni odasında bekliyordu. İçeri girmeden önce paltomun iç cebindeki zarfı çıkartarak elime aldım. Koridordaki aynada kıyafetlerimi düzelttim. Fötr şapkamı çıkarıp saçlarımı taradım. Kendimi hazır hissettiğimde makam odasının kapısında bulunan kameraya yüzümü gösterip dokunmatik zile bastım. Çelik kapı üç saniye sonra açıldı. Şaşırdım. Normalde, Büyük Şef meşgul olmasa bile kapı en az beş dakika sonra açılır. Beni bu kadar hızlı kabul ettiğine göre, davaya ehemmiyetle yaklaşıyor olmalıydı. Savaşın seyrini değiştirecek bir haber taşıyan ulak edasıyla makama daldım. Büyük Şef beni gördüğünde ilk olarak yüzüme değil, elimde tuttuğum zarfa baktı. Anlaşılan ben sadece bir araç, değersiz bir figürandım. Kendi yazdığım hikayede bile başrolü bir kağıt parçasına kaptırmıştım. Şef, bu önemli detaydan gözlerini ayırmadan, “sonuç nedir?” diye sordu. “Söylentiler doğru mu?”
Resmi sonuçları sadece otopsiyi yapan Bilge Adam ve ben biliyorduk. Oysa dışarıdaki bütün insanlar Evrensel Adalet Bekçi’sinin cinayete kurban gittiğini konuşuyorlardı. Sadece öldürülme şekli hakkındaki detayları bilmiyorlardı. Zarfın içindeki raporu çıkarıp masanın üzerine bıraktım.
“Maalesef doğru efendim; zehirlenmiş.”
Rapora kısaca göz gezdirip kağıdı tekrar bana uzattı. Göz göze geldik.
“Bu durumdan kimlerin haberi var?”
Kağıdı tekrar zarfa yerleştirirken “şu an sadece Bilge ve Kriminal Adamlar ile ben biliyoruz efendim” diye cevapladım. “Bir de siz…”
Öne doğru uzanarak sert bir ifadeyle “bu durumdan vatandaşların haberi olmayacak” dedi. “Araştırmayı gizli bir şekilde yürüteceksiniz. Tanıklar, bilirkişiler, her kim olursa olsun gizlilik protokolüne tabii tutulacak. Adalet Bekçisi’nin cinayete kurban gitmesi handa kaosa neden olacaktır. Kaos büyük bir güçtür. Ancak kontrolsüz güç, güç değildir. Eğer kaosu biz yaratmadıysak ve ondan faydalanamıyorsak bu bize zarar verir…” Vesaire, vesaire, aynı şeyler, birkaç nasihat, iki üç emir ve son söz; “bu konuya azami dikkat etmenizi istiyorum.”
Hangi konudan bahsettiğini anlayamamıştım. Çünkü ben o sırada, birden Büyük Şefin üzerine atlayıp suratının tam orta yerine sağlam bir yumruk çıkarttırsam ne olur onu düşünüyordum. Bir sebebi olduğu için değil, sadece sonrasında yüzünün alacağı ifadeyi merak ettiğim için. Ancak bunu yapabilecek kadar özgür değilim. Kaybedecek çok şeyim var. Belki de bu yüzden böylesine cesur hayaller kuruyorum. Gerçek hayatımda o kadar korkusuz olamadığım için. İnsanın hayal dünyasında istediği her şeyi yapabilmesi öyle keyifli bir şey ki müptelası oluyor zamanla. İstese de bırakamıyor. Bir keresinde denedim. Düşünmeden duramıyor gerçekten de insan. Düşünmemeyi asla başaramadım. Sanki zihnimiz hiç durmadan düşünmeye programlanmış. Yine de dizginleri elden bırakmamak gerek. Başı boş bırakınca da felaket derecede saçmalıyor. Bu yüzden değil mi zaten en mantıksız olayların rüyada gerçekleşmesi. Kontrol bizde olmayınca, zihnimizin canlandırdığı senaryo ortada. Uykuda bile düşünmeye devam ediyoruz. Bu yüzden olsa gerek, ömrümüzün çoğunu düşüncelerde yaşıyoruz. Yaşadıklarımız değil, yaşayamadıklarımız oluşturuyor yaşamımızı.
Söylediklerini anlamış gibi yapıp başımı hafifçe öne eğdim.
“Bundan hiç şüpheniz olmasın efendim.”
Geriye yaslanırken sorularını yöneltmeye devam etti.
“Şu şüpheli paketin içerisinden önemli bir şeyler çıktı mı?”
Bahsettiği paket dün gece biri veya birileri tarafından Adalet Bekçisi’nin posta kutusuna bırakılmıştı. Katil olması muhtemel.
“Şu anda çok da önemli bir şey gibi durmuyor” dedim. “Eskiden müzik dinlemek için kullanılan plak materyaline rastladık. Bugün inceleyeceğiz.”
Müzik lafını duyan Büyük Şef yüzünü ekşitti.
“Müzik konusunu yabana atmayın. Altından büyük bir kalkışma çıkabilir. Bu olay basit bir cinayet gibi gözüküyor olabilir ama unutma ki müzik evrenseldir. Bu olayı evrensel boyuta taşımanın en kolay yollarından biri de onu ortak bir temaya dönüştürmektir. Buna izin vermememiz gerekiyor. O plağı ve içindeki şarkıyı hiç kimse duymayacak. Çok gizli hareket edeceksiniz. Derhal işe koyulun. En ufak şüphe barındıran herkesi gözaltına alın. Gelişmeleri anlık olarak bana iletin. Çıkabilirsin.”
“Emredersiniz” dediğimde, Büyük Şef çoktan suratını çevirmiş ve kendi özel işlerine yönelmişti. Evet, pısırık gibi göründüğümün farkındayım. Belki biraz da dalkavuk. Azıcık da şakşakçı. Ama bunların hiçbiri değilim. İstesem de olamam zaten. Onlar, üzerine kafa yorulması gereken karmaşık meziyetler. Bana göre değil. Benimkisi usanmışlıktan. He deyip geçiyorum. Nihai kararı kendileri verecek olanlara fikirlerimi beyan etme işini uzun zaman önce bıraktım. Bu kişiler, size fikirlerinizi soruyor gibi görünseler de onlara asla ihtiyaç duymazlar. Bazen “sence” ile başlayan cümleler kurdukları görülür. Lakin bu da tamamen aldatmacadır. O sırada zihinleri, sizin vereceğiniz cevaba karşı çoktan antitez üretmiştir bile. Yani her şey bir kurmaca. Bir tarafta nihai karar vericiler var, diğer yanda onların hiçbir zaman beğenmeyecekleri fikirler üretmek için bocalayanlar. Ben, iki tarafa da ait değilim. Araftayım. Bu yüzden yeri ve zamanına göre iki taraftan biriymiş gibi davranıyorum. Taklit yapıyorum. Maskeli baloda, maskesiz kalıp dışlanmamak için.
Baş selamı verip odadan çıktım. Cinayet araştırma ofisine doğru yürümeye başladım. Ekibin geri kalanı, yani Genç ve Olgun Dedektif beni ofiste bekliyorlardı. Koridorda yürürken hiçbir eksiklik kalmadığını teyit etmek için Kriminal Adam’a çağrı başlattım.
Çağrıya, “buyrun amrm” diye cevap verdi. Bunu her zaman yapar. Sanki i harflerini yutmadan, adam gibi söylese bir tarafları eksilecek. Kendisinde aşağılık kompleksi var galiba. Bu durum aramızda sürekli bir soğuk savaşın tecelli etmesine neden oluyor. Kendimi sürekli onun üstü olduğumu kanıtlamaya çalışırken buluyorum. Adam onun amiri olduğumu bir türlü kabullenemiyor. Ama hiç söylemeyip yok da sayamıyor işte. Kendince böyle bir yöntem bulmuş. Bir de benimle konuşurken sürekli başka işlerle uğraşması yok mu. Aklı sıra beden diliyle beni umursamadığını anlatmaya çalışıyor. Sorsam kılıfı hazır; “olur mu öyle şey amrm, işler çok yoğun da ondan” diyecek. Bu yüzden sormadım. Onun yerine, üstü olduğumu bir kez daha hatırlatmak adına konuyla alakalı başka sorular sormaya devam ettim.
“Kutuyla işin bitti mi?”
Yamyam. Hiç açık vermiyor. İşini vaktinde bitirmiş olmanın özgüveniyle, “yarım saat önce sizin ofise yolladım” diye cevapladı.
Ya ben ne dedim. Her zamanki gibi salaklık yapıp, varsa detaylı bir raporla ileteceğini bildiğim halde “yeni bir şeyler var mı?” diye gereksiz bir soru yönelttim. Bu, beni iyice küçük düşürdü.
“Konuştuğumuzdan başka bir şey yok” dedi. “Şu eski müzik depoları…”
Son bir çırpınışla, bilmişlik taslayıp, “plaklar…” diye tamamladım. “Adı bu.”
Gayet kaygısız “ha, evet, onları dinleme konusunda Antika Adam yardımcı olacak” diye cevapladı. “Bir saat önce geldi. Şu anda kendisine prosedür hakkında bilgi veriliyor. Gizli bilirkişilik protokolünü imzaladıktan sonra sizin ofise yönlendireceğim.”
İşte, beklediğim cevap buydu. Kendimden emin, otoriter bir ses tonuyla, “protokolü güzelce anlatın” dedim. “Büyük Şef, bu dosyada gizliliği ön planda tutmamızı istiyor.” Büyük Şef kısmını bilerek, bastıra bastıra söyledim. Ki onunla görüşebiliyor olmam, aramızdaki en büyük farktı. Belki de tek fark. Amiri olduğumu kanıtlamak için başka bir şey söylememe gerek yoktu. Üstüne de cila yapıp, “işlemleri elinizden geldiği kadar hızlandırın” diye emir verdim.
Ne mi dedi? Düşünebiliyor musunuz, duygusuz bir tonla, sadece “tamam” dedi. “Tamam.” Böylece konuşmamız bitti. Ve bu soğuk savaşı kimin kazandığı yine muallakta kaldı. Ne yapalım, adam beni pohpohlamayı sevmiyor işte. Şahsına münhasır bir insan. Ben de becerikli olduğu için çoğu zaman görmezden geliyorum. Oysa bu konuyu da bu kadar uzun uzadıya yazmamam gerekirdi. Çünkü Kriminal Adam bu hikayenin ana kahramanlarından biri değil. Konunun bütünlüğüyle alakası yok. Böylece, sanki ileride önemli bir rolü varmış gibi göründü. Ama yok. Düşündüm de, galiba anlattığım aslında o değil, bendim. Belki de onda aşağılık kompleksi değil bende üstünlük kompleksi vardır. Belki de insan üstlerinden emir aldıkça astlarına emir vermek zamanla fizyolojik bir ihtiyaç haline geliyordur. Belki de doğanın kanunu budur.
Kafam karışık bir halde çağrıyı sonlandırıp ofise girdim. Genç ve Olgun ortak alandaki toplantı masasında oturmuş paketi inceliyorlardı. İkisinin de üzerinde benimki gibi kahverengi palto ve başlarında aynı renkteki fötr şapkaları vardı. Aynı tipte olan siyah kunduraları da temiz ve boyalıydı. Size onları kısaca anlatmam gerekirse; Genç Dedektif’in çıkık elmacık kemikleri ve köşeli çenesi, yüzüne umarsız ve hayvani bir şehvet duygusu katıyor. Deniz mavisi fırıldak gözlerinden ise bilinçli bir kibir taşmakta. Yakışıklılığın gayet farkında. Onun aksine, Olgun Dedektif’in daha mütevazı bir duruşu var.Yakışıklı olmadığı gibi çirkin de sayılmaz. Hafif pembemsi dudakları ile gülümsediğinde sempatik görünebiliyor. Donuk mavi ve tehlikesiz gözleri var. Eğer şapkasını çıkartırsa, başının kelinden odaya hafif bir ışıltı yansıyabilir. Ben ise ikisinin karışımı gibiyim. Öyle zihninizde canlanındırabileceğiniz karizmatik bir görünümüm de yok. Yaşlı ve huysuz bir adamım işte.
İkisi beni görünce, masanın üzerindeki paketi incelemeyi bıraktılar. Dikkatleri, elimde tuttuğum zarfa odaklandı. Olgun ayağa kalkarak “hele şükür gelebildin” dedi. “Büyük Şefi oyalayacağım derken canım çıktı.”
Daha ona cevap veremeden Genç’in çemkirmesi başladı.
“Şimdiye kadar toplantıya çoktan başlamalıydık. Bu moruğun adli tıp dairesine yürüyerek gitmesi ve eski moda bir zarfın içindeki kağıt parçasıyla dönmesi tam bir çılgınlık. Gerekli olan tüm belgeler kurumlar arası bilgisayar ağı ile saliseler içinde dijital olarak iletiliyor.”
Ah bu gençlik! Benim gibi yaşlı kurtlara hiç saygıları yok. Ne demişler; kurt kocayınca, kuzunun maskarası oluyor işte. Yerime otururken “hadi be ordan sen de!” dedim. “Çok biliyorsun! Elimde tutabileceğim bir kağıt parçası, bilgisayar ekranında görünen renkli yazılardan çok daha iyi ve güvenilir.” O da, her zaman yaptığı gibi ağzını yamulttu. Görmezden gelerek zarfın içindeki otopsi raporunu çıkardım. Müjdeyi vererek, “evet arkadaşlar ihale bize kaldı” dedim. “Adalet Bekçisi’nin ölüm sebebi zehirlenme. Katil kurnaz biri. Söylenene göre…”
Genç, sözümü keserek heyecanla ileri atıldı.
“Nasıl? Nasıl zehirlenmiş?”
“Eğer sabredersen anlatacak!” diye çıkıştı Olgun. “Hep aynı şeyi yapıyorsun. Önce karşındakini dinlemeyi öğren.”
Burun kıvırıp tekrar geriye yaslanırken, “o da tıpkı dik bir merdiveni çıkarmışçasına konuşuyor” diye söylendi. “Bu hızla cinayet minayet çözülmez…”
Duymazdan gelerek devam ettim:
“Adalet Bekçisi’nin Hamig Manevrası adlı bir yöntemle zehirlendiği tespit edilmiş. Bu zehir yedi bitkinin karışımından oluşuyor. Bu bitkilerin adları…”
Önümdeki kağıda eğilip garip yazıları okumaya çalıştım.
“Onivevve, vayunna, trafienna, karmenlicacentienna, sangariensantedia, margeriannas ve sayernulas.”
Okumayı yeni öğrenmiş biri gibi bitkilerin isimlerini heceleyerek okuduktan sonra başımı önümdeki kağıttan kaldırdım. Genç ve Olgun’un meraklı bakışları eşliğinde bu garip zehrin nasıl etki ettiğini anlatmaya başladım.
“Aslında bu bitkilerin altısında var olan toksinlerin her biri insan vücudunda doğuştan bulunuyormuş. Vücudun bu zehirli toksinlere doğal bir bağışıklığı varmış. Ancak sayernalus bitkisinin içindeki protein yapılı toksin diğerleri ile tepkimeye girerse, hücrelere zarar vererek ölümcül sonuçlara neden oluyormuş.”
Olgun Dedektif ben anlatırken gözlerimin içine bakıyordu. Sözümü bitirdiğimde lafa girdi.
“O halde soruşturmaya en yakınlarından başlayalım. Biri onu zehirlemişse bunu yapabilecek kadar yakınında olmalı.”
Başımı umutsuzca sağa sola sallarken “korkarım bunun hiçbir faydası yok” dedim. Ve sustum. Devamını bilerek getirmedim. Sorduklarında bilgiç bir tavırla anlatmak için. Dik bir merdiveni tırmanır gibi konuşuyor olabilim ama sırtımdaki heybe değerli bilgilerle dolu. Tam tahmin ettiğim gibi, oltaya ilk gelen Genç oldu.
“Anlamadım? Nedenmiş o?”
Onun bilmediği bir şeyleri bilmenin gururuyla açıkladım: “Otopsiyi yapan Bilge’nin anlattığına göre yavaş öldüren bir zehir. Ayrıca insan vücudunda çok iyi kamufle oluyor. Yaşayan birinin kanında tespit etmek neredeyse imkansız. Sadece öldükten sonra vücutta yaptığı tahribattan anlaşılabiliyor. Alınan doz ise ölüm süresini belirliyor. Bu konuda uzman birinin matematiksel hesaplamasıyla, verilen doza göre ölüm zamanı gününe, hatta saatine kadar hesaplanılanılabiliyor. Yani Adalet Bekçisi üç gün önce de zehirlenmiş olabilir, üç yıl önce de, bunu bilmek imkansız.”
“Çok ilginç!” dedi Olgun şaşırarak. “Öyleyse kusursuz bir cinayetle karşı karşıyayız. Zehrin kim tarafından ve ne zaman verildiğini tespit edemediğimize göre, cinayeti aydınlatmamız da epey zor olacak.”
“Kusursuz cinayet yoktur” diye bilmişlik tasladım. “Hem elimizde ipuçları var” diye devam ettim masanın üzerinde duran hediye paketini göstererek.
Olgun, göz ucuyla pakete baktı.
“Kriminal Adam incelemesini sana iletmiş. Kayda değer herhangi bir şey var mı?”
“Detaylı bir şekilde incelemiş fakat karşılaştırılamayacak kadar çok parmak izine rastlamış” dedim. Gerçekten de çok ilginçti. Paketin üzerinde birbirine geçmiş binlerce, milyonlarca, hatta milyarlarca parmak izi vardı.
“Biz de Genç’le birlikte çevreyi iyice bir yokladık” dedi. Ardından yüzüne kaygılı bir umutsuzluk çöktü. “Görgü tanığı yok. Maalesef hiçbir güvenlik kamerası da posta kutusunu görmüyor. Paketi bırakan kişi epeyce profesyonel olmalı. Avcı dedektörlere bile yakalanmamış.”
Olgun’un bu negatif sözlerinde adı geçince, Genç’in ağzına öfkeli bir gülümseme yayıldı.
“Ya hangi profesyonellikten bahsediyorsunuz? Paketin gönderici kısmında, gelecekten geldiğini iddia eden şu ünlü zaman yolcusu Ademoğlu’nun adı yazmıyor mu? Arkasında hiçbir iz bırakmamış dediğiniz adam kutunun üzerine apaçık adını yazmış. Daha neyi bekliyoruz? Çıkıp bulalım şu adamı!”
Suratındaki çirkin, kendini beğenmiş ifadeyi görünce, Kafka’nın aforizmasını anımsadım:
‘İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için cennetten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar.’
Bu yaptığı sabırsızlık mı, kendini kanıtlama çabası mı, başarısız gibi görünmeye veya öyle olmaya tahammülsüzlük mü bilemiyorum. Kendisi de farkında değil. Aceleci. Bir kez beklese, iki kez beklemeyecek.
Sakince, “bunu konuşmuştuk” dedim. “Evet, gönderici kısmında Ademoğlu yazıyor. Ancak sadece bu isme yoğunlaşmamızın hata olacağını söylemiştim. Çünkü katilin direk kendisini ifşa etmesi bana anlamsız geliyor. Paketi bırakan kişi dikkatlerimizi başka yöne çekmeye çalışıyor olabilir. Ademoğlu’nu aramakla birlikte, sanki elimizde hiç şüpheli yokmuş gibi diğer bütün ihtimalleri de değerlendirmek zorundayız. Şu durumda suçlu Ademoğlu diyerek bir kenara çekilmek, amatörlükten başka hiçbir şey olmaz.”
“Yine de onu hemen bulmalıyız!” diye diretti. “Elimizde makul bir şüpheli varken soruşturmayı boşu boşuna genişletmek saçma.”
Tembellik belirtisi. Bu da ikinci günahı.
Halimden anlayan Olgun, “uzatma artık!” dedi. “Zaten arama kararı çıkarttırıp memurları görevlendirdik. Şu anda nerede olduğu bilinmiyor. Uzun zamandır handa görülmemiş. En son da alt katlardan birinde konakladığı biliniyor. Önce şu paketi inceleyelim. Ademoğlu veya bir başkası, her kim bırakmışsa bakalım bize ne anlatmaya çalışıyor.”
O ayağa kalkıp odanın köşesine doğru yürürken, biz de didişmeye ara verip kendi köşelerimize çekildik. Duvarın dibinde, soruşturmalarda kullandığımız malzemelerin konulduğu küçük bir dolap vardı. Çekmecelerden birini açarak renkli bir kutunun içinden bir çift lateks eldiven çıkardı. Ameliyata girecek doktor edasıyla eldivenleri ellerine geçirirken tekrar yürüyerek masaya geldi ve üzerinde duran pakete uzandı. İçinden gri karton kapaklı bir plak çıkardı. Kapağın üzerinde büyük harflerle Metallica yazıyordu. Yazının altında ise adalet ve düzen tanrıçası Themis resmedilmişti. Gözleri bağlı şekilde bir elinde kılıç, diğer elinde ise terazi tutuyordu. Evrensel, değişmez ve ölümsüz doğa yasasının simgesi olan bu figür normaldeki ihtişamının aksine bu fotoğrafta dört bir yanından kalın urganlarla bağlanmıştı. İlginç olan diğer şey ise, terazisinin kefelerinden taşıp etrafa savrulan paralardı. Kapağın alt kısmında ise büyük harflerle ‘ve herkes için adalet’ yazıyordu.
Genç, onun elindeki plağı görünce heyecanlandı.
“Vay canına! Bir zamanlar bunun müzik dinlemek için kullanıldığı doğru mu?”
“Evet” diye cevapladım. “Müzik dinlemek için kullanılan en eski yöntemlerden biri. Hala elimizdeki teknoloji bunlar kadar billur ses çıkartamıyor. İki Kapılı Han’da bugüne kadar yapılmış en güzel şarkılar bu plakların içinde saklı artık.”
“Nasıl yani?” dedi şaşırarak. “Benim dairemde çok pahalı bir ses sistemim var. Şimdi bu kara tekerlek daha mı iyi ses çıkartıyor diyorsun?”
“O sistemin içerisine aynı anda kaç tane şarkı yüklüyorsun?” diye sordum.
“Tam sayısını bilmiyorum…” dedi böbürlenerek. “Ama yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca şarkı yükleyebilirim hard diske.”
“Evet, milyarlarca bile yükleyebilirsin” dedim. “İşte fark burada ortaya çıkıyor. Artık bütün şarkılar dijital olarak üretiliyorlar ve sen o küçücük cihaza sığdır diye de olabildiğince sıkıştırılıyorlar. Plak öyle değil, analog, sıkıştırılmamış müzik. Plağı pikaba koyduğunda duyduğun ses, sanki sanatçı odanın içinde söylüyormuş gibi hissettirir. Dinledikçe büyülenirsin.”
Bir şey hatırlamış gibi başını kaşıyan Olgun “sanıyorum çocukluğumda bir kere dinlemiştim” dedi. “Plak koleksiyoncusu bir komşumuz vardı. Yüzlerce plağı evindeki rafları doldururdu. Her gün kadife bir bezle onların tozunu aldığını hatırlıyorum.”
“Birazdan biz de dinleyeceğiz ” dedim. “Şu anda Antika Adam ile gizli bilirkişilik protokolü imzalanıyor. Bu cinayet araştırma dosyasında bize yardımcı olacak.”
“Antika Adam mı?”
Bu soru cümlesi gibi görünen şaşırma ifadesi Genç’e aitti. Çevik bir hareketle akıllı saatinden medya hologramını çalıştırıp evrensel müzik arşivini açtı. “Bu çağdışı nesneyi kullanmaya çalışmak sadece vakit kaybı olur” dedi. “Antika Adam’a ne gerek var ki? İnternetten bu kara tekerleğin içindeki tüm şarkıları saliseler içinde indirebilirim.”
Sinirlenerek, “kapat onu” dedim. “O şarkıların hiçbiri orijinal değil.”
Önerisinin kabul görmemesine bozulan Genç, “siz bilirsiniz” dedi. “Bunun hala ses çıkarabileceğinden bile kuşkuluyum. Kapağın üzerindeki resim bile çağlar öncesinden kalmışa benziyor.”
“Bence yanılıyorsun” dedim. “Dikkatli bakarsan, bu resmin katil tarafından özenle seçilmiş olduğunu görebilirsin. Aslında paketi bırakan kişi, sadece bu resimle bile mesaj vermek istemiş olabilir. Bu figür, adalet ve düzen tanrıçası Themis. Themis’in kadın ve bakire olması, adaletin bağımsızlığını temsil eder.”
Bu ilginç figür Olgun Dedektif’in de dikkatini çekmişti.
“Neden gözleri bağlı şekilde bir elinde kılıç, diğer elinde terazi var?” diye sordu.
“Bu nesnelerin her birinin anlamı var” diye açıkladım. “Gözlerinin bağlı olması tarafsızlığını ifade eder. Terazi ise hakların dengeli şekilde kullanılması gerektiğini anlatır. Kılıç da adaletin bağımsız, kanun kitaplarına uygun ve dengeli şekilde dağıtılmasını, aksi takdirde kılıç zoruyla, yani cezalandırılarak uygulanacağını sembolize eder.”
“Biri bunu hatırlatma gereği duyuyorsa, unutulduğunu düşünüyor olmalı” dedi Olgun. “Yani geçmişte başına gelen bir olayda adaletin yeterince tecelli etmediğine inanıyor olabilir.”
Genç onun bu teorisine, “belki de amacı bireysel değildir” diye karşılık verdi. “Adalet dediğin genel bir kavramdır. Toplum, bir bireyin başına gelen adaletsizlik karşısında korkuya kapılır, bu durumu genelleştirir. Yaşanılan haksızlığın bir gün kendi başına da gelebileceğini düşünür. O yüzden, herhangi bir davada haksızlık yaşadığını düşünen biri yerine, ömründe hiç mahkemeye çıkmamış biri de olabilir. Günümüzde adalete inancını yitirmiş olan ve geleceğin daha adaletli olmasını isteyen biri.”
İkisinin de teorisi mantıklıydı ancak ben daha farklı düşünüyordum. “Haklısınız ama…” dedim. “Adalete olan inancını yitiren ve onu yeniden tesis etmeyi düşleyen biri böyle bir yöntemi tercih etmezdi. Eylemine bakılırsa, korkak birinin yapabileceği bir şeye benzemiyor, gayet cesurca. O halde neden anlatmak istediklerini karşımıza geçip haykırmak yerine şarkıların ardına gizleniyor? Belki de söylemek istediği şey bambaşkadır. Öyle ya, bu kadar basit ve gözler önünde olamaz her şey. Hiç bir yazar, ressam, performans sanatçısı veya katil, vermek istediği mesajı insanların gözüne sokmaz. Onu şaheserinin öyle bir yerine gizler ki, bulunduğunda çok daha değerli olmasını sağlar. Eğer söylemek istediği açık olsaydı gizlenme gereği de duymazdı. Bir kahraman gibi beklerdi eserinin başında. “İşte…” diye gösterirdi. “Adalet öldü, bu da cesedi. Buyurun kaldırın cenazeyi.”
Beyin fırtınamız, bir çift tıklamanın ardından kapının aralığından başını uzatan memur tarafından bölündü.
“Amirim, Antika Adam geldi. İçeri alalım mı?”
Şu meşhur plağı dinleme zamanı gelmişti. Bakalım bizim teorilerimize karşın katilin şarkıları neler söyleyecekti.