BAŞLANGIÇ
Şehrin ismi yoktu. Sadece gri bir sisin altına serilmiş, nefes almaktan yorulmuş beton bloklar ve her köşede çürüyen umutlar vardı. Neon tabelaların cılız ışığı, Mihra’nın oturduğu odanın çatlak duvarlarında, hastalıklı bir canlı gibi titriyordu.
İçerisi rutubet, bayat ilaç ve yaklaşan kaçınılmaz sonun ekşi kokusuyla doluydu.
Yatağında yatan annesi, yılların yüküyle küçülmüştü. Gözleri, olmayan bir noktaya; yıllar önce onları terk edip giden o "hain" babanın siluetine bakıyormuş gibi odaklanmıştı. Mihra’nın elinde, az önce bir kumarbazın zihninden çekip aldığı, ışıltılı ve keskin bir "zafer anı" vardı. Bunu karaborsada satıp annesinin ağırlaşan nefeslerini bir hafta daha uzatabilirdi. Ama artık yeterli değildi.
Annesi, titreyen parmaklarıyla Mihra’nın koluna yapıştı. Sesi, kırık bir camın sürtünmesi gibi pürüzlüydü.
"Mihra..." dedi, nefesi boğazında düğümlenerek. "Daha fazla... hatırlamak istemiyorum. Babanın gidişini, bizi bu sefaletin ortasında yapayalnız bırakışını, o ihanetin her gece yastığımın altında bir yılan gibi kıvrılmasını... Sil onları benden. Lütfen."
Mihra’nın zihninde o soğuk, tanıdık sızıntı başladı. "Bellek Taciri" olmanın en büyük cezası, başkalarının acısını biriktirmekti. Ama kendi annesinin acısı, üzerine basılan bir mühür gibiydi.
"Anne," dedi Mihra, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Eğer her şeyi silersem, beni de unutursun. Kim olduğumuzu, neden burada olduğumuzu... hiçbir şeyi hatırlamazsın."
Annesi acıyla gülümsedi; gözlerinde yıllardır sönmeyen o nefretin yerini artık sadece derin, karanlık bir boşluk arayışı almıştı. "Seni hatırlamamak, babanın bıraktığı bu zehri taşımaktan daha iyi. Sil hepsini. İyileşmek istiyorum Mihra. Geçmişin, o büyük ihanetin yükü olmadan, sadece nefes almak istiyorum."
Mihra ellerini annesinin şakaklarına yerleştirdi. Parmak uçlarından yayılan o mistik soğukluk, annesinin zihninin derinliklerine bir sis gibi sızdı. İçerisi karanlıktı; babasının gidişi, kavgalar, gözyaşları, babasının son kez kapıyı kapatırken çıkardığı o metalik ses... Hepsi oradaydı.
Mihra, tek bir komutla zihnin labirentindeki kapıları kilitledi. Anıları birer birer çekip, kendi zihninin derinliklerindeki boşluğa fırlattı. Odanın içinde, havada asılı kalan o hüzünlü hatıralar kristalize olup yere düşerken, annesinin bakışlarındaki o acı dolu parıltı yavaş yavaş söndü.
Annesi artık huzurluydu. Ama Mihra, karşısında yabancı birine bakıyordu.
O gece, annesinin tüm geçmişini, o acı dolu "hain baba" anılarını küçük bir kavanoza hapsedip sokağa çıktı. Tam o sırada, şehrin en karanlık güçleri olan o ailenin adamları, karaborsada zihinleri yeniden şekillendirebilecek o nadir yeteneği arıyordu.
Mihra, annesini kurtarmak için harcadığı bu büyüyle aslında kendi kaderini satışa çıkarmıştı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti ve arkasında bıraktığı o boş bakışlı kadın, artık onun annesi değil, sadece kendi elleriyle yarattığı bir "yabancıydı. saatlerce başı boş bir şekilde dolaşarak az önce yaşadığı anı sindirmeye çalışıyordu.
Fırtına, şehrin üzerine bir kefen gibi serilmişti. Mihra, dışarıdaki gürültünün aksine, evine giden her adımında zihninde giderek yükselen bir uğultu hissediyordu. Annesini bıraktığı o rutubetli oda, sanki dünya üzerindeki tek sığınaktı.
Kapıyı araladığında, fırtınanın sesi içeri doldu; mumlar son bir kez titredi ve söndü.
Annesi yatağındaydı. Ama o tanıdık, hırıltılı nefes sesi yoktu. Mihra, yatağın yanına ulaştığında zaman durdu. Annesinin elleri buz gibiydi; sanki ruhu, bedeninden ayrılırken etrafındaki tüm ısıyı da yanında götürmüştü. Mihra’nın elindeki o küçük kavanoz, içindeki "silinmiş anılarla" birlikte yere düştü. Cam kırılmadı, sadece boğuk bir sesle halının üzerine gömüldü.
Mihra, annesinin elini tuttu. Bir cevap, bir tepki bekledi. Ama hayatın o bitmek bilmeyen çekişmesi, yerini sadece mutlak bir sessizliğe bırakmıştı.
"Anne?" dedi. Sesi o kadar güçsüzdü ki, rüzgarın uğultusuyla eridi.
Mihra’nın zihninde, yıllardır biriktirdiği tüm anılar—başkasının acıları, kendi sefaleti, annesinin o buruk gülümsemesi, çocukluğunun son kırıntıları—birer birer titremeye başladı. Beyni, bu dehşet verici kaybı işleyemiyordu. Vicdanının yükü, annesini "iyileştirmeye" çalışırken aslında onu ölüme terk etmiş olması gerçeği, bir duvar gibi üzerine yıkıldı.
Zihninin en derinlerinde, o "Bellek Taciri" yeteneğinin olduğu merkezde, devasa bir çatlak oluştu.
Hata. Aşırı Yükleme.
Mihra’nın gözleri karardı. Görebildiği son şey, annesinin solgun yüzündeki o huzurlu, ama kendisine yabancı olan ifadeydi. Zihni, bu dayanılmaz acıdan kurtulmak için kendi savunma mekanizmalarını devreye soktu. İnsan zihni, bazen parçalanmamak için kendini resetler; tüm hatıraları, tüm duyguları, kimliğini "yok" sayarak sisteme geçici bir karanlık çeker.
Mihra’nın başı göğsüne düştü. O küçük odada, dışarıda kıyameti andıran bir fırtına dönerken, Mihra’nın zihni bir kuyuya düştü. Artık ne annesi, ne babasının ihaneti, ne de "Bellek Taciri" Mihra vardı.
Sadece bomboş, sessiz bir karanlık.
Mihra, kendi zihninin derinliklerinde öyle bir yere saklanmıştı ki, kapıdan içeri giren adamların ağır ayak seslerini bile duymuyordu. Beyni onu o anın dehşetinden korumak için her şeyi silmişti.
Bir süre sonra, odadaki adamlardan biri Mihra’nın hareketsiz bedeninin yanına çömeldi. Parmaklarını Mihra’nın şakağına koydu, zihninde yankılanan o "boşluğu" hissettiğinde yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi.
"Kendi zihnini mühürlemiş," dedi adam, sesi odanın soğuğunda yankılanarak. "Bu kadar büyük bir acıyı, sadece mutlak bir unutuş kaldırabilirdi. Şimdi, o boşluğu doldurma sırası bizde."
Mihra’nın zihni, sıfırlanmış bir levha gibi, yeni sahibini bekleyen karanlık bir odaya dönüşmüştü. Ve bu odaya ilk girecek olan kişi, Alaz olacaktı.