Uygar kentin nazik evlatları!
….
‘’Ben, Leonard!’’
Ah, hayır berbat.
‘’Ben, Leonard.’’
Hayır, bu da olmamıştı. Boğazımı gürültülü bir şekilde temizledim. Ve sesimi daha da kalın çıkartabilmek için uğraştım.
‘’Ben Leonard.’’
Mormo, bir köşede oturmuş beni izliyordu. Bana bu fikri kabul ettirebilmesi çok zor olmuştu. Ama bir şekilde bunu yapmak zorunda olduğumu anlamıştım. Ona beklenti dolu gözlerle bakarken ayağa kalktı ağur hareketlerle. Benimle uğraşmak onu yoruyordu. Ama bana bir şey söylemesi gerekiyordu; bu ince ve gerçekten kız gibi olan sesimle nasıl erkek rolünü üstlenebilirdim ki?
Dahası erkek olmak nasıl olur onu bile bilmiyordum. Sadece bana gerekli olduğunu biliyordum, o kadar! Şu ana kadar erkek olmak için ses denemeleri yapmaktan başka birşey yapmıyordum.
‘’Bir de bunu dene,’’ dedi elindeki ağaç kabuğunu bana uzatıp. Tek kaşımı kaldırarak ona baktım. “İçinde kimi otlar ve yumurta var. Yüzünü buruşturup durma, sağlığına kavuşmanı bunlar sağladı.” Yine de yüzümü buruşturdum ve yine de bir dikişte boğazımı yakan o çamur gibi şeyi içtim.
‘’Bu ne işe yarayacak? Ve sen yumurtayı hangi ara buldun?” Ağzımı koluma sildim ve kabuğu ona uzattım. Yüzüne, onu bir çocuk gibi gösterecek bir gülümseme yerleştirdi.
‘’Benim başıma ödül koymamışlar, senin kadar değerli değilim.’’ Bana göz kırptı. “Ve içtiğin şey sesinin biraz kalınlaşmasına yardımcı olabilir.’’ Ellerimi sinirle belime koydum o bana arkasını döndüğünde.
‘’Böyle birşey var ise beni neden uğraştırdın ?’’
‘’Çünkü bunu içtikten sonra yine aynı şeyleri yapacaksın, tek başına olumlu sonuç alamayız.’’
Ona elimi savurdum ve yerime gidip uzandım. Ellerimi başımın altında birleştirdim. Bİr ayağımı diğerinin üzerine attım ve sallamaya başladım.
‘’Ben, Leonard.’’
Bu alıştırmalar hem yeni ismime hem de sesimi biraz daha erkeksi çıkarmaya yarıyordu. En azından bana yarıyor gibi geliyordu.
İki gün boyunca sadece ses denemesi yapıp durmuştum. Mormo arada bir kayboluyor sonra elinde bir sürü ot ve yemişle içeri geliyordu. Bu mağaradan dışarı çıkamamak ve kapana kıstırılmış bir korkak gibi saklanmak bana göre değildi. Bazen şeytan kulağımdan içeri birşeyler üflüyordu, ama ayaklandığım anda bundan vazgeçiyordum. Tek başına onunla baş edemezdim.
Ama biraz daha burada hiç bir şey yapmadan durursam aklımı yitirebilirdim. Ve benim gibi etle beslenen bir insanın hergün meyve ve otla beslenmesi çok sinir bozucuydu. Ava bile çıkamıyordum. Hayatımı cehenneme çeviren şeytanın kellesini uçurduğumda, belki kafatasını bile yiyebilirdim. Bu düşünce aklımdan geçtiği anda midem harekete geçti ve kusmadan önce yerimden kalkabilemeyi başarmıştım.
Ben öğürürken Mormo telaşla mağaradan içeri süzüldü. Ayak seslerini duymuştum, belki de parmak uçlarında yürüyordu ama onun ayak seslerini tanımıştım.
‘’Bir şey yok!’’ dedim ona bakmadan elimi arkaya doğru uzatarak. Bana cevap vermedi ve benden uzaklaştı. Öğürmem bittiğinde ona döndüm.
‘’Sana bir sürprizim var!’’ dedi mağaranın girşini göstererek. İçimdeki heyecan ölmüştü, sürprizleri her zaman severdim ama bana artık bir şey ifade etmiyordu. Duygusuz ve mutsuzdum, sadece bir öfke bulutu olarak dolanıyordum bu mağaranın içinde. Onun heyecanının geçmesini nasılsa sabırla beklemiştim.
Yere eğildi ve bir şeyleri sürüklemeye başladı. Zorlandığında bıkkın bir nefes alarak ona doğru ilerledim ve ucunu tutup çekiştirdiği kumaşın bir tarafına yapıştım ve onu içeri aldık.
‘’İçindekilere bakmalısın!’’ dedi eliyle şişkin yığını göstererek. Yanağımın içini ısırmaya başlamıştım. Karşısında küçük bir çocuk var gibi davranıyordu. Sinirimi belli etmeden kumaşı iki yana ayırdım ve yere düşen metal bir şeyin şangırtısı beni zırplattı. Ne zamandan beri bu kadar ödlek olmuştum?
Ve sonra gözüm parlayan metale takıldı. Ağzım şokla açılırken eğildim ve yerden babamın kılıcını aldım.
Kılıç, babam ve kılıcın üzerinde görünen yüzüm… Gördüğüm ilk şey bunlardı. Sonra içimde bulunan ve beni oyan acıya karşı koyamadığımı belli edercesine gözlerimden taşan bir kaç damla yaş…
Gözlerimi bir kere kapatıp açtım, kendimi sakinleştirmek için bocaladım. ‘Senin için,’ dedim içimden. ‘Bunu senin için, senin kılıcınla yapacağıma yemin ederim!’
‘’Yıkıma gittin değil mi?” diye sordum titrek sesimle.
‘’Evet. Yağmalanmış. Bulabildiğim sadece bunlar. Babanın kılıcı büyük şans.’’
‘’Öyle,’’ dedim.
Sonra kılıcın parıldayan yansımasında kendimi izledim. Yorgun görünüyordum, örülmüş saçlarım tel tel olmuştu. Öfke, gök rengi gözlerimde somut bir cisim gibi orada öylece duruyordu. Göz altlarım morarmış ,avurtlarım çökmüştü. Bir elimi yanağımda dolaştırdım. Aslında güçsüz görünüyordum ama içimdeki gücü ben biliyordum.
‘’Diğerlerine de bakmalısın.’’ dedi Mormo dikkatimi çekmeyi başararak. Kılıcı yattığım keçi derisinin üzerine götürdüm ve onu sardım.
Tekrar yığına döndüğümde, yığındaki eşyaların fazlalığı dikkatimi çekmişti. Soran gözlerle Mormo’ya baktım.
‘’Hayır sever insanlar her zaman var,’’ dedi gülümseyerek. Sonra yorgun bir nefes aldı ve olduğu yere oturup bağdaş kurdu. ’’Bir gezgin bana yardım etti, atıyla sürükledik. Senin için de biraz bilgi topladım.’’
Yığının içindeki eşyalardan ayırdım gözlerimi ve ona baktım.
‘’Memnon senin başına ‘toprak’ödülü koymuş, düşünebiliyor musun? İnsanların savaşıp, birbirini parçaladığı bir şeyi sadece senin başın için ödül veriyor.” Yine gülümsedi. Dudağımın bir kenarı yukarı kıvrıldı. Bİr gülümseme değildi tabi, ama onun gibi birşeydi.
‘’Desene ucuza gitmeyeceğiz,’’ tekrar yığına döndüm.
‘’Lena! Bu olmayacak. Sen intikamını alacaksın.’’
‘’Ah! Bunlar?’’ dedim onun söylediğini duymazdan gelerek. Elimdeki savaşçı kıyafetlerini havaya kaldırdım.
‘’Bakalım sana yakışacak mı?’’ Gülümsemesi genişledi. Onun ne için gülümsediğini biliyordum. Kendince bu planla beni koruyacağını düşünüyordu. Belki de koruyabilirdi.
‘’Bakalım,’’ dedim omuz silkerek. Onları bir kenara koydum. Bİr pantolon, bir gömlek, savaşçı yeleği, kemer ve kılıç kını, deri bir çizme… Fena değildi ama sanırım bana biraz büyük gelecekti. Aslında pek de umrumda değildi.
Bİr kaç tabak ve su içebileceğimiz bardaklar getirmişti. Kendi şifalı otlarını kaynattığı bir kazan da getirmişti. Ve uzun birde kumaş vardı.
Yığını didik didik ettikten sonra Mormo birkaç dakikalığına dışarı çıkmıştı. Getirdiği kıyafetleri üzerime denemek için ondan müsaade istemiştim.
‘’Gelebilirsin,” diye seslendim ona. Sonra üzerime birkez daha baktım. Gerçekten büyük duruyorlardı.
Mormo içeri girdiinde beni baştan aşağıya süzdü, sonra başını iki yana salladı. Olmamış olduğunu tahmin etmiştim ama başka seçeneğimiz yoktu.
‘’Pantolon olmuş, biraz paçalarından kesmek lazım. Ama gömlek uzun gelmiş, yeleği de keseriz.’’ dedi gülümseyerek. ’’Hepsi farklı bedenlere ait olduğu için ancak bu kadarını yapabildim.’’
‘’Elinden geleni yapmışsın Mormo, bu da birşeydir. Ama kendimi hala kız gibi hissediyorum.’’ Olduğum yere çöktüm.
Keçi derisinin oraya doğru ilerledi hızla. Bazen bu adamın gerçekten yaşlı olup olmadığı sorusu kafama takılıyordu. Bu kadar çevik olması imkânsızdı ama örnek gözlerimin önündeydi işte. Babamın kılıcını bir çırpıda çıkardı ve yine aynı hızla yanıma geldi. Saçlarımı avuçları arasına aldı. Kısa bir an sonra saç örgülerim dağılarak omuzlarıma döküldü. Mormo’nun diğer elinde geri kalan örgü tutamları vardı.
O an yutkundum. Saçlarımı çok severdim. Mormo saçlarımı her kestiğinde bir titremeyle sarsıldım. Onlardan ayrılmak istemiyordum ama ayrılmak zorundaydım. Aslında hep erkek gibi olduğumu düşünürdüm. Ama şimdi yanıldığımı görüyorum.Ben hiç bir zaman erkek gibi olmamıştım.Ben sadece savaşan,savaşçı bir kadındım.Erkek giysileryile kendimi fazla yadırgamıştım ve şimdi saçlarıma veda ediyordum. Hayır! Ben erkek gibi değildim, aksine gerçek bir kadın gibiydim. Duyguları ,hisleri olan bir kadın,kadın gibi hissedebilen bir kadın. Asla erkek gibi olmamıştım. Ve bu da ne kadar zorlanacağımı gösteriyordu.
Mormo saçlarımı kestiğinde kılıcın yansımasında kendime baktım. Üzerimdeki kıyafetlere ve saçlarıma,eğreti duruyordu herşey. Erkek gibi değildim. Sanki hangi cinse ait olduğunu bilmeyen bir genç gibi duruyordum.
‘’Ne diyorsun?’’ diye sordum Mormo’ya umutsuz gözlerle bakarak.
Yüzünü buruşturdu. ‘’Lena gibi değilsin. Ama Leonard gibi de değilsin. Şey… Bİr şey var!” Elini çenesine götürüp sıvazladı ve beni yine süzdü. ‘’Sanırım. Memeler… Gerçekten büyükler!’’
Gözlerim şokla açıldı o an. Bu adam nazik olmaktan bahsediyordu ama bu kadar açık sözlü olmanın nazik olmakla pek alakası yoktu.
‘’Olanı söylüyorum Lena,’’ dedi bana biraz sitem dolu bir edayla. Sonra yığının oraya gitti. Uzun kumaş parçasını kalın bir şerit halinde kesti ve tekrar yanıma geldi.
‘’Bunu sıkıca sar!’’ dedi emir veren bir tonla. Bana kumaş parçasını uzatıyordu.
Elime aldım ve o dışarı çıktı. Üzerimdekileri tekrar çıkardım. Gözlerimi kapayıp derin bir iç çekişten sonra kumaşı göğsümün üzerinden bastırarak sardım sıkıca. Bitirip baktığımda yine olmamış olduğunu gördüm, bu defa göğüslerim daha çok acımıştı ama daha sıkı sarmayı başarabilmiştim.
‘’Gel,” dedim ona sinirle. Canım yanıyordu. Bİr anda içeride bitmişti. Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
‘’Şimdi olmuş!” dedi işaret parmağı havada. “Bİraz dik dur! Ne bileyim bir erkek gibi dur, kadın gibi değil. Edalı olma!’’ dedi kaşlarını çatarak.
‘’Bu, bilerek yaptığım bir şey değil.’’
‘’O zaman şimdi yap. Lena, oyun değil bu! Ölmeni istemiyorum.’’ diye bağırdı sinirle. Yüzümü buruşturdum ve söylediğini yaptım. Pek memnun olmasa da başını salladı. Ben nasıl olduğumu biliyordum. Ne bir kadın gibiydim.Ne de savaşçı bir erkek gibi.