‘’Kadın gibi değilsin. Ama savaşçı bir erkek gibi de değilsin. Daha çok bir çocuk gibisin. Büyüklerine özenen bir çocuk gibi! Yüzünün güzelliğini gizleyemezsin. Kabiledeki en güzel kız olmak kolay değildi tabi,’’ Dudaklarından bir gülüş çıktı ben şaşırdığımda. “Ahh Lena,’’ dedi başını sallayarak. ’’En azından meziyetlerin var. Ve bunlar çoğu insanda bulunmayan şeyler. Yeterki onları gösterebilesin. Yeter ki!’’
***
“Onlar uygar insanlar Lena, bizim gibi değiller. Taştan evleri ve yerleşik bir hayatları var. Bİr düzenleri var. Kışın göç etmezler, bizim gibi hayvan derilerinden çadır yapmaya, giysi yapmaya ya da yağından yakacak yapmaya uğraşmazlar, kemiklerini atarlar. Biz ise zıpkın ucu veya iğne yaparız, onlar bunu üretirler biz yapamazdığımız herşeyi çalarız. Onlar çalışırlar, yazın bile ve kışın sıcak evlerinde otururlar. Bize benzeyen durumları da var ama onlar para ile birşeyler alırlar bizler gibi takas yapmazlar.’’
‘’Bizim de paramız vardı.’’
‘’Evet, ama fazla kullanmazdık.’’
‘’Çalmak her zaman daha kolay,’’
‘’Öyle!’’ güldü. Gülerken omuzları sarsıldı hafifçe.
‘’Orada çalmayacaksın Lena. Aslında biraz da bizim gibiler; bizim her iş için ayrı bir çadırımız vardı.Onların evleri var. Demir işi yapanın demir evi, giysi işi yapanın giysi evi. Bunun gibi şeyler işte…’’
‘’Kolaymış.’’
‘’Değil, ama nasılsa gidince göreceksin.’’
‘’Bunları nereden biliyorsun?’’
‘’Benim de şifacı arkadaşlarım var, Lena.’’
‘’Ahh… Peki, neden benimle gelmiyorsun? Yalnız kalacağım.’’
‘’Çünkü senin ayağına dolanmaktan başka birşey yapamam. Ama belki, yani seni alırlarsa o zaman gelebilirim. Bir krallık şifacısı olurum belki.’’
‘’Umarım.’’ Yüzümü buruşturdum.
‘’Başaracaksın! Elysion krallığı, Kokytos bölgesinde. Büyümekte olan bir krallık, sürekli savaşlar içindeler. Komutanları korkusuzmuş, akıllı ve cesurmuş, onun ordusuna katılmaya çalışacaksın. Bu kolay olmayacak, kendini ona göstermelisin. Ona ve tüm orduya! Krallık çok uzakta, yürümek zorundasın, senin için bir at bulamadım üzgünüm. Yorko krallığı da çok uzakta, ama onlar şu an birbirlerine, bizim onlara olduğumuzdan daha yakınlar. Eğer onların aklını çelebilirsen savaşmak için; bırak onlar savaşsın, SENİN TEK YAPACAĞIN MEMNON’UN KAFASINI UÇURMAK!’’
***
Gözlerim bu manzaraya dayanamıyordu ama içimdeki intikamı alevlendirmek için buraya gelmek zorundaydım. An, her an tekrar gözlerimin önünden geçti. Kabilemin bitişi, benim arsızlığımla olan ve Memnon’un arzularıyla olan bitişi… Küllerin arasından geçtim,yaşama dair tek bir iz yoktu,kemikleri kalmıştı insanlarımın,babamın ,ailemin. Ayağımın altındaki kül bastıkça havaya kalkıyor, asi bir şekilde uçuşuyor, gri bir bulut olup havaya karşıyordu. Göğsümde oturup duran şey herneyse ağır gelmeye başlamıştı.Yutkunamıyordum bile,ellerim yumruk olmuştu.
Sonunda dayanamadım.Ağıdımı yakacaktım.Dizlermin üzerine ,küllerin arasına çöktüm, ellerimle kanlı toprağı,külleri avuçladım.Ve boğazım yırtılırcasına bağırdım.Çığlığım gökyüzünde dumanla birlikte uçuyordu,yeminim,intikam yeminim beni bile yakıyordu. Eğer beni duyan birileri olduysa ,bunun için endişelenmeme gerek olmadığını biliyordum. Çünkü ağlamıyordum,sadece yaralı bir hayvan gibi bağırıyordum, ağır bir yara almış vahşi bir hayvan gibi. Boğazım yırtılıyor ve ben aldırmıyordum. Tırnaklarım acıyor ama ben aldırmıyordum.
Sonra ayaklarımın üzerine emin adımlarla bastım.
‘’Kanınız, kanım ve onu alacağım!” dedim. Beni duyduklarını biliyordum,sanki hepsi etrafıma toplanmış beni çığlıklarıyla onurlandırıyorlardı.Ağıdıma eşlik ediyor,beni destekliyorlardı.Onların verdiği güçle doldum bir anda. Annemi,babamı,Diamon’u,Bethor ve Dione’yi hissettim tam yanımda.
***
Mormo’nun söylediği gibi sürekli kuzeye doğru gidiyordum. Dört gündür yoldaydım.Yazın ortasında ara ara yağan yağmur beni yavaşlatıyordu ve ben atsız olmaktan nefret ediyordum. Geceleri bir ateş yakıyor ve avladığım hayvanı yiyordum. İşin gerçeği et yemeyi acayip özlemiştim.
Durdum ve etrafıma bakındım, küçük bir su kaynağının tam yanı konaklamak için iyi bir yerdi.Daha fazla ilerlemeden postumu yere serdim ve üzerine oturup,silahlarımı yanıma koydum.Kalan etimi yemeye başladığımda aklımda sadece Elysion krallığı vardı.Sıkıntıyla bir iç çektim,umarım yapabilirdim.
Bir anda kılıcımı elime alıp ayaklarımın üzerine zıpladım.Tek bir atlı,ama deli gibi geliyordu.Çevreyi göz gezdirdim ,görüş alanımda kimse yoktu.Kılıcımı yerine koydum ve hızla yayımı elime aldım,sadaktan bir ok çektiğimde atın ayak seslerini biraz ötemde duyuyordum,sesin geldiği yöne çevrildi okumun ucu… Bir gezgin? Bİr savaşçı?
Sonra yayımı yere indirdim. Üzerime doğru hızla bir at geliyordu. Kar renkli ve güçlü bacakları olan bir at. Ama sadece bir at,üzerinde bir insan yoktu,yeleleri rüzgarın hızıyla yarışır gibi savruluyordu,son anda kafama birşey dank etti,eğer bir saniye daha kenara çekilmek için geç kalsaydım üzerimden geçecekti. Deli gibi koşuyordu.
‘’Bu tek şansım!” dedim ve peşinden koşmaya başladım. Çok hızlıydı ve ona yetişemeyeceğimi biliyordum ama denemek zorundaydım.
‘’Güzel kız! Dur kızım.’’
Atların dilinden biraz anlıyordum ama bu dinleyecek gibi görünmüyordu. Henüz görüş alanımdan çıkmamıştı. Birkaç kez daha bağırdım ve şaşkınlıkla onun bir anda durmasını izledim. Ağır adımlarla yanına yaklaştım ürkütmemek için.
Ayaklarını yere vurup duruyordu. Ürkek bir şekilde elimi havaya kaldırdım ve yelelerini okşadım, sonra çenesini sevdim. Üzerinde eyeri duruyordu.Onun bir savaşçı atı olduğunu anlamam çok sürmedi. Karnında bir kılıcın oradan geçtiğinin izi vardı. Yarasını okşadım, üzerinden uzun zaman geçmişti.
Ayak sesleriyle bir anda arkama döndüm. Yaprakların ardında bir figür görünüp kayboluyor, hızla bize doğru geliyordu. Atla oynaşmayı bırakıp üzerine atladım. Sonra şişman ,nefes nefese kalmış adamı gördüm.Yanakları kızarmıştı.
‘’Hey! Sen, in atımın üzerinden,’’ diye bağırdı bana, bir eli belindeki kılıcını tutuyordu. Eğildim ve atın boynunu okşadım.
‘’Üzgünüm, o artık benim atım.’’ Ve atı mahmuzladım.
‘’Ama bu hırsızlık, bayım!’’ diye bağırdı arkamdan. Rüzgarın yüzümü yalaması hoşuma gitse de ona cevap verdim.
‘’Ve ben de bir hırsızım.’’ Sonra görüş alanımdan kayboldu. Bana ‘bayım’demişti. Bu beni mutlu etti. Mormo’ya söz vermiştim ama bu tam bir hırsızlık sayılmazdı, at zaten ondan kurtulmak istiyordu. Postu konakladığım yerde bıraktım. Artık ona ihtiyacım yoktu. Sabaha Koktyos bölgesinde olacağımı tahmin ediyordum. Gece boyunca hiç durmadan sürdüm atımı, sabah karşı onun dinlenmesi ve su içmesi için bir göl kenarında durdum. Şafak sökmek üzereydi. Atın ihtiyaçlarını ve kendi ihtiyaçlarımı karşıladım. Sonra vakit kaybetmeden tekrar yola koyuldum. Güneş tepeye varmadan önce, iki gezginle karşılaştım. Elysion krallığını sordum. Sesimin giderek daha erkeksi çıktığını anladığımda bundan çok hoşlandım. Fazla kalmamıştı krallığa. Ara ara atımla konuşuyor ,onun bana daha yakın olması için uğraşıyordum ama beni sevdiğini tahmin ediyordum. Adını ‘Bendis’ koydum. Ufak bir ses duyduğu anda benim gibi kulak kabartıyor ve duraklıyordu. O gerçek bir savaşçı atıydı. Şansa bak!
Krallığa yaklaştıkça çok daha fazla insanla karşılaşmaya başlamıştım. Uzun aralıklarla karşılaşıyor olsam da insanlarla, krallığa yakınlaştığımı anlıyordum. Doğu yönünde bir çığlık duyduğumuzda ikimiz de aynı anda donduk ve sese kulak kabarttık. Bİr kadın çığlığıydı. Bir kadının yardım çığlığıydı. Ses bir anda kesildi. Kaşlarımı çatıp bir süre beynimde hesap yaptım. Acele etmem için bir neden yoktu. Sesin geldiği yönü ve ne kadar uzakta olduğunu anlamıştım. Tekrar sesi duymama gerek yoktu.
Bendis’e emir vermeden sesini koyverip şaha kalktı ve sese doğru hareket etti hızla. Bu atı kendime daha yakın hissettim o an. Kısa bir süre sonra bir kızın üzerine eğilmiş iki adam gördük. Bellerinde kılıçları vardı ama savaşçı değillerdi. İkisinin de bana arkası dönüktü. Biri kızın ayaklarını sabitlemiş üzerine oturmuştu, diğeri kızı öpmeye çalışıyordu, kız arada inliyor ama ses çıkardığı anda adam dirseğiyle yüzüne vuruyordu. Durdum ve attan yavaşça indim. Beni duymamışlardı bile.
Tam arkalarında durduğumda kılıcımı yavaşça çektim ve kızın ayaklarını tutanın omzuna hafifçe değdirdim.
Bir anda başı bana çevrildi. O iğrenç gözlerini gördüm ve yüzümü buruşturdum. İnsanlıktan nasibini alamamış biri daha…
‘’İşine bak çocuk!’’ dedi ve tekrar önüne döndü. Ve ben tekrar kılıcımı bu defa daha sert bir şekilde omzuna dokundurdum. Hızla ayağa kalkıp eline kılıcını aldı. Aynı anda diğeri de kalktı ve karşıma dikildiler. Kılıçları beceriksizce tutuyorlardı. Onlar bir savaşçı değildi. Sadece gezgindiler.
‘’Sana işine bak dedik!’’ dedi diğeri. Bİri esmer ,diğeri sarışındı. Birbirlerinden çok farklıydılar. Biri uzun ,diğeri kısa boyluydu ama ikisi de iğrençti. Esmer olan bir adım attı ve kılıcını savurdu. Aynı anda kılıcı elinden uçtuğunda ikisi de bana şaşkın gözlerle bakıyorlardı. Kız ağacın bir köşesine sinmiş, ıslak ve ürkek gözlerle bizi izliyordu.
Sarışın öfkeyle üzerime saldırdı. Belki fazla abartmıştım ama kafası bedeninden uçtuğunda diğeri titremeye başladı. Kılıcımı yerine koydum.
‘’Bu sana ders olsun,’’ dedim sarışının kesik başını göstererek. Hızla başını öne arkaya sallamaya başladı. Atıma doğru ilerlerdim.