Bölüm11

1256 Words
‘’Hey! Beni de al.’’ diye bağırdı kız. Arkamdan koşuyordu. Atıma atladım ve kızın bal rengi gözlerine bakarak biraz düşündüm. Belki bana yolu gösterebilirdi. Elimi ona uzattım , hızla tutup arkama yerleşti. ‘’Teşekkür ederim,’’ dedi bir süre ilerledikten sonra. ‘’Adın ne?’’diye sordum. Eli belimi daha çok sıktı. ‘’Camella. Ya senin?’’ Bu kızın sesinde bir gariplik vardı. Rüyada gibi konuşuyordu sanki. ‘’Leonard.’’ ‘’Kahraman Leonard.’’ dedi ve bir elini belimden çekip sırtımı okşamaya başladı. Yüce Tanrım! Bu kız bana kur yapıyordu. Böylesi aklıma hiç gelememişti. Ona ben bir kızım diye haykırmak istedim bir an ama bu düşünceden hemen vazgeçtim. ‘’Elysion krallığını biliyor musun?’’ diye sordum, yaptığı kurları görmezden gelip soğuk davranarak. ‘’Evet. Ben de o halktanım.’’ İşte buna sevinmiştim. Camella’nın tarifi üzerine kısa bir süre sonra krallığa varmıştık. Yuvalar tek tük görünmeye başlamıştı. Kız sürekli konuşup durmasaydı yuvaları daha yakından inceleyebilirdim. Sıcak, beni alt ediyordu bir de. Alnımdan ter damlıyordu her an. Mormo’nun söylediği gibi ben hiçbir şey bilmiyordum. Evler taştan ve başka maddelerden yapılmıştı ama sağlam görünüyorlardı. ‘’Ne yapacaksın Elysion’da?’’ diye sordu. Benim gözlerim köyün daha da içlerine girdikçe insanlara, evlerine ve düzenlerine takılıyordu. ‘’Orduya katılmak istiyorum’’ ‘’Ahh! İyi savaştığın belli ama orduya girmek o kadar kolay değil.’’ ‘’Denemeden bilemeyiz,’’ dedim ona yine soğuk bir sesle. Ama o pek aldırmıyor gibi görünüyordu. Belime sıkıca sarılıyor ve göğüslerimi sardığım kuşağı fark etmeden yerinden oynatıyordu, kuşak oynadıkça canım yanıyor ve kasılıyordum. ‘’İyi misin?’’ diye sordu. Bunu gerçekten tedirgin bir sesle sormuştu. ‘’Evet,’’dedim. Kasıldığımı fark etmiş olmalıydı. Camella’yı küçük ama çok şirin bir evin orada bırakmak üzere atımdan indim. Annesi dışarıda bekliyordu. Camella hayran bir ses ve edalı bakışlarla annesine bir solukta olanı anlattı. O bana edalı ve cilveli bakışlar atarken yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum. Annesi bana teşekkür etti ve kapılarının bana her zaman açık olduğunu söyledi. Elime yaptığı güzel çöreklerden biraz tutuşturdu. Görüş alanlarından çıkana kadar arkamdan bakmışlardı. Ben çörekleri mideme indirmekle meşguldüm o an. Tanrım! Gerçekten çok lezzetliydiler. Kralın kalesi çok fazla uzakta değildi. Köyü geçtim ve geniş bir alana, bir açıklığa çıktım. Saray, tam karşımdaydı işte! Taştan, uzun duvarları vardı. Tahtadan büyük bir kapısı vardı. Lale motifleriyle işçiliği kendisini belli ediyordu. Elimi -etrafı kontrol edip- üzerime sildim ve girişte bekleyen muhafızların yanına doğru ilerledim. Dört savaşçı vardı. Ellerine mızraklar vardı ve kendi aralarında konuşuyorlardı. Gözlerim duvarların üzerinde duran askerlere takıldı. Sarayı çok iyi koruduklarına şüphem yoktu zaten. Yanlarına geldiğimde herkes bir anda silahını bana doğru yöneltti. ‘’Ne istiyorsun?’’ diye sordu bir kaç adım öne çıkan bir muhafız. Üzerinde elbise gibi bir şey vardı, ama eteklerinin altında pantolonunun paçaları görünüyordu ve omuzlarından beline kadar gelen zırh gibi bir yelek vardı. Belinde kılıcı ve elinde mızrağı vardı. ‘’Ordunuza katılmak istiyorum!’’ dedim kararlı bir sesle. Kaşlarını kaldırarak bana baktı ve sonra diğer arkadaşlarına döndü. Bir anda kahkalar sardı ortalığı.Komik bir şey mi söylemiştim? Kaşlarımı çatarak ona baktım sinirle. Bana tekrar döndüğünde gözlerinde alay vardı. ‘’Ordumuzda yeni yetme çocuklara yer yok,’’ dedi hala kıkırdıyordu. ‘’Sen git oyuncaklarınla oyna!’’dedi bir diğeri. Dişlerimi gıcırdattım sinirle.Ve yutkundum. ‘’Komutanınızla görüşmek istiyorum!’’ dedim ‘nazik’ olmaya çalışarak. ‘’Komutanın çocukları eğlendirmekten çok daha önemli işleri var.’’ dedi bana hala mızrağını tutan muhafız. ‘’Eğer biraz daha burada durursan senin bacağını kesip kolunun altına yerleştiririz evlat,’’ dedi kapıda duran bir diğer muhafız. Elini kılıcına attı. İstem dışı ben de elimi kılıcıma attım ama çekmedim. Ve atım kükredi-gerçekten kükredi-,onun boynunu okşadım. ‘’Komutanınızla görüşmek istiyorum.’’ dedim yine . Ama bu defa pek nazik değildim. ‘’Ne o? Bİzimle dövüşecek misin?’’ diye sordu karşımdaki muhafız. ‘’Gerekirse, evet!’’ dedim. Bir süre birbirimizi süzdük ve bir anda kılıçlar çekildi. Sonra hızla gelen bir atlının sesini duyduk. Diğerleri sesin geldiği yöne baktılar ama ben bakmadım. Hala tetikte onların saldırısını bekliyordum. Muhafızlar bir anda toparlandılar ve hepsi aynı şekilde omuzlarını dikleştirerek durdular. Gözlerindeki saygı ve korkuyu görebiliyordum. Gelen önemli biri olmalıydı. Sonra atımın yönünü sesin geldiği yöne çevirdim. Tam karşımda bir savaşçı duruyordu. Bir süre birbirimize baktık. Gri gözleri vardı, toprağın rengini çalmış, rüzgarla oynaşan, karışık ,kısa saçları vardı, alnından arkaya doğru giden derinden üç ip vardı başına sardığı ve kulağının üzerinden düğüm atılmıştı iplerine, püskülü kulağına doğru sarkıyordu. Rengi siyahtı ve ona ayrı bir hava veriyordu. Yüzünün hatları sertti ama yüzüne vuran güneş ışığı yüzünü biraz yumuşatıyordu. Bakışları keskindi, sanki içinde şimşekler çakıyordu. Susuzluktan çatlamış, aralık, kalın sayılabilecek dudakları, kemerli, kalkık bir burnu vardı. Dudaklarının ardından görünen kar beyazı dişleri vardı.Köşeli, biçimli bir çenesi vardı. Dudağının tam altında küçük bir sakal vardı. Geniş omuzları vardı ve oldukça uzun boyluydu. Bİr tanrı gibiydi. Ve o… Gerçekten güzeldi. Ona bu şekilde baktığım için kendime kızdım. Başımı boz renkli atına çevirdim ve sonra benim de erkek olduğumu hatırladım ve tekrar ona baktım. ‘’Bu çocuk ordumuza katılmak istiyor,’’ dedi arkamda kalan muhafız. Savaşçı, tek kaşını kaldırdı ve yüzüne alaylı denecek bir gülümseme yerleştirdi.Aslında tam bir gülümseme sayılmazdı ama çehresini daha güzel yapmıştı bu. ‘’Doğru mu?’’ diye sordu bana. Sesindeki alay tınısını yakalamıştım ve umudum sönerken sinirim zıplamaya başlamıştı. ‘’Evet!’’dedim öfkeyle. Atım da öfkeme eşlik eden bir ses çıkardı. Dudaklarını büzdü ve elini çenesine koyup ovuşturdu. Bana yukarıdan, küçümseyen gözlerle bakıyordu. Aslında kendileri de çok büyük sayılmazlardı. Ben yirmi yaşındaydım. Karşımda duran güzel ve güçlü asker de en fazla yirmi altında yaşında vardı. ‘’Herkesin bir şansa ihtiyacı vardır.’’ dedi. Ama sözlerinin altında yatan başka bir şey vardı. ‘’Ama efendim!’’ diye itiraz sesleri yükseldi arkamdan. Savaşçı, ‘’Şişş!’’ dedi işaret parmağını dudağına götürüp. Ve onlara göz kırptığını yakaladım. Kesinlikle bu işin içinde bir şey vardı. ‘’Seni kim gönderdi?’’ diye sordu atlarımız yanyana ilerlerken. Anlamayan gözlerle ona baktım. ‘’Seni buraya kim gönderdi?’’ diye sordu tekrar çatık kaşlarının altından bana bakarak. ‘’Kendim geldim,’’ dedim şaşkın bir sesle. ‘’Yani casus değilsin öyle mi?’’dedi inanmayan bir ses tonuyla. Başımı iki yana salladım. Hİç böyle düşünmemiştim. Tabiiki öylece ortaya çıkmıştım ve orduya katılmak istiyordum. Düşüncesi mantıklı, hatta zekiceydi. ‘’Peki, bir deneyelim o zaman seni. Bakalım ordumuza katılabilecek kadar iyi misin?’’ Yine aynı alay gözlerine yerleşmişti. Kılıç şangırtıları geliyordu havaya yükselen, sanırım bu büyük ve gösterişli kalenin arka tarafından geliyordu ve biz de seslere doğru ilerliyorduk. İçimde korku yoktu ama tedirgindim. Bu adamın benim için düşündüğü güzel şeyler olmadığına emindim. Ama yine de yanında kuzu gibi ilerliyordum. Başka seçeneğim yoktu. Ve sarayın arka tarafına geçtiğimde büyük ,toprak bir alana çıktık. Gözlerim şokla açıldı. Büyük bir ordu vardı burada ve birbirleriyle savaşıyorlardı. Hayır! Aslında savaşmıyorlardı ,sadece savaşıyormuş gibi yapıyorlardı. Bizi gördükleri anda dondular ve omuzlarını dikleştirdikten sonra baş selamı verdiler. Bu kadar kudretli bir komutan olmak nasıl bir duyguydu acaba? Aslında bir an için bunu yaşayabilmiştim. Atlarıyla koşturarak yanımıza gelen altı savaşçı vardı. Onların da başında üç ipten olşan bir bant vardı. Ama diğer askerlerin hiç birinde yoktu bu iplerden sadece bu yedi kişide vardı. Komutan bana eliyle beklememi işaret etti ve atını şahlandırarak yanlarına doğru ilerledi. Bİr araya geldiklerinde kısık sesle onlardan birine birşeyler söyledi ve sonra alayla gülümsedi. Konuştuğu savaşçı da bakışını bana çevirdi ve hain bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Saçları omuzlarına dökülmüş, sivri çeneli sarışın bir gençti. Gözleri siyah gibi görünüyordu ama uzakta olduğu için net göremiyordum. Dİğer beş atlının da saçları aynı şekilde omuzlarına dökülüyordu. Kalabalık savaşçılardan farklı olarak üzerlerindeki yelekleri daha kalındı. Bellerinde bir kemer vardı, kemerde yerleştirilmiş bıçaklar vardı ve arkalarında kılıçları çaprazlama duruyordu. Çizmeleri de siyah ve deriden yapılmaydı. Hepsi güçlü erkeklerdi. Komutanın konuştuğu savaşçı hızla bana doğru geliyordu. Tüm askerler dikkatle bizi izliyorlardı. Tepki vermedim. ‘’Silahlarını al!’’diye emretti komutan. Sesi kudretliydi. Onun söylediği bir şeyi yapmamak olanaksızdı. Tanrı’nın emri gibiydi. Ve onlar da öyle yapacaklardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD