bc

Ağanın Hizmetçisi (+21)

book_age18+
6.5K
FOLLOW
67.0K
READ
dark
HE
heir/heiress
drama
sweet
bxg
kicking
campus
small town
seductive
like
intro-logo
Blurb

"Bazı tenler birbirine dokunmak için değil, birbirini yakıp kül etmek için yaratılmıştır."

Mardin’in kavurucu sıcağında pınardan su taşıyan o masum sucu kızı, aslında Serhat Ağa’nın en tehlikeli sınavı olacaktı. Zeynep Rozerin, üzerindeki o kan kırmızısı fistanla sadece bir düğün meydanını değil, bir adamın dindirilmez açlığını da ateşe verdi.

Karanlık bir samanlıkta, tozlu balyaların arasında Serhat Ağa’nın nasırlı elleri tenime mühürlenirken, dudaklarından dökülen her kelime bir vaatti:

"Öyle iştah açıyorsun ki Rozerin... Buradaki herkesin içinde seninle birlikte olmamak için kendimi zor tutuyorum!"

Yasak bir arzu, teni yakan bir nefes ve geri dönüşü olmayan bir teslimiyet...

Rozerin, o gece kırmızı dantellerinin altında sadece vücudunu değil, tüm geleceğini de Serhat Ağa’nın insafına bıraktı. Serhat’ın vahşi dokunuşları, Rozerin’in süt beyazı teninde bir mühür gibi gezinirken; bu gece ya bir aşkın doğuşu ya da bir kadının en şehvetli yıkımı olacaktı.

"İstediğini söyle Rozerin... Söyle ki tenin tenime çarptığında sadece Mardin değil, tüm dünya bu günahı duysun!"

🥀 Şehvetin, ihtirasın ve törenin sınırlarında dolaşan, nefes kesici bir hikaye.

chap-preview
Free preview
Ayazda Açan İlk Gülümseme 🌹
Mardin’in sabahları, güneş henüz Mezopotamya ovasının sonsuz ufkunda ince, zayıf bir çizgi bile oluşturmamışken başlardı. Bu saatlerde şehir, üzerine çöken o ağır ve kadim sessizliğin altında nefes alıp verirdi. Gökyüzü; lacivert ile gri arasında, insanın ruhunu sıkan belirsiz bir renkteydi. Köydeyseniz eğer, bu vakitlerde hava sadece soğuk değil, aynı zamanda zalimdi. O meşhur bıçak sırtı ayaz, insanın kemiklerine bir sızı gibi işler; en kalın yorganın altında bile sizi bulup çıkarırdı. Mardin’in taşları gündüzleri güneşin hararetiyle cömertçe ısınır, insana kucak açardı ama gece olup el ayak çekilince o taşlar buzdan birer duvara dönüşürdü. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dışarı adım atmak, o buzdan dünyaya çıplak bir ruhla girmek gibiydi. Yatağımdan doğrulduğumda odanın içindeki hava, dışarıdaki zifiri karanlıktan farksızdı. Ciğerlerime çektiğim ilk nefes, boğazımı bir cam kırığı gibi sızlattı. Ellerim, yatağın kenarına bıraktığım elbiselerime uzanırken parmak uçlarımın uyuştuğunu hissettim. Üst üste geçirdiğim her katman kıyafet, aslında beni dışarıdaki o dondurucu havadan ziyade, kalbimin ortasında büyüyen o devasa yalnızlığa karşı koruyacak birer kalkan gibiydi. Elime güğümümü aldım; metalin o çiğ soğukluğu avuç içlerime, oradan da damarlarıma süzüldü. Evin içinde benden başka bir nefes, bir ses yoktu. Bir zamanlar bu saatlerde mutfaktan gelen çay deminin sesi, babaannemin tesbihiyle mırıldandığı dualar doldururdu bu boşluğu. Şimdi ise sadece rüzgarın taş duvarlara çarparken çıkardığı uğultu vardı. Evin ağır, ahşap kapısından dışarı çıktığımda, pınara giden o taşlı yol gözümde her zamankinden daha uzun, daha çetin göründü. Pınar uzaktaydı, yol ise engebeli ve karanlıktı. Ama beni asıl yoran mesafe değil, bu yolu her sabah bir başıma yürümek zorunda kalmaktı. Bu topraklarda ana baba demek, gölgesinde soluklanacağın heybetli bir çınar, sırtını yaslayacağın sarsılmaz bir dağ demekti. Benim çınarlarım, ben henüz hayatın ne olduğunu bile anlamayacak kadar küçükken devrilmişti. Kader, onları benden kopardığında geriye sadece babaannemin nasırlı elleri ve bitmek bilmeyen duaları kalmıştı. O eller beni bu yaşıma kadar sarmalamış, kimsesizliğimi unutturmaya çalışmıştı. Fakat bir yıl önce o da toprağın altına, annemle babamın yanına göçünce, bu koskoca köyde bir başıma kalmıştım. Artık ne başımı okşayacak bir el vardı ne de eve döndüğümde "Hoş geldin kızım" diyecek bir ses. Adım Zeynep Rozerin. Henüz on dokuz yaşındayım. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, bir bahar dalı kadar taze duruyor belki ama ruhum bu köyün asırlık, yorgun taşları kadar ağır. Kimsesizlik, bu yaşta giymek zorunda kaldığım, bedeni bana beş kat ağır gelen eski bir hırka gibi sırtımda asılı duruyor. Şafağın o gri karanlığında pınara doğru adımlarken, içimde yankılanan su sesinden başka sığınacak hiçbir şeyim olmadığını bir kez daha iliklerime kadar hissediyorum. Pınarın başına vardığımda, elimdeki metal güğümleri taşın üzerine bıraktım. Sessizliğin içinde yankılanan o keskin metalik ses, su sırası bekleyen diğer kadınların bakışlarını birer ok gibi üzerime çekti. Köyün o sabah mahmurluğu, pınar başında çoktan yerini bitmek bilmeyen fısıldaşmalara ve meraklı gözlere bırakmıştı. Burada her hareketiniz incelenir, her bakışınızdan bir anlam çıkarılırdı. "Rozerin, yine mi erkenden düştün yollara kız?" dedi kadınlardan biri, gözlerini kısarak beni süzerek. Sesi hem meraklı hem de hafiften iğneleyiciydi. Zoraki bir tebessümle, "Ne yapayım Gülsüm abla," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek, "erken gelmezsem sıra bitmiyor, işler yetişmiyor evde." "İyi bakalım, kolay gelsin," deyip yanındakiyle fısıldaşmaya döndü ama o bakışların hala sırtımda gezinip durduğunu biliyordum. Pınarın ağzından incecik süzülen su, sanki benim sabrımı ölçmek istercesine inadına yavaş akıyordu. Güğüm bir türlü dolmak bilmiyor, geçen her dakika parmak uçlarımdaki hissi biraz daha söküp alıyordu. Ellerim buz kesmiş, morarmaya yüz tutmuştu. Yaklaşık bir saattir o ince su sızıntısının metal kabı doldurmasını beklerken, vakit geçsin diye etrafıma bakmaya başladım. İşte tam o an, dünya dönmeyi bıraktı, zaman benim için tamamen durdu. Karşıdan geleni gördüğümde, göğüs kafesimin içinde hapsolmuş bir kuş aniden kanat çırpmaya başladı; kalbim yerinden çıkacak, o dar yola savrulacak gibiydi. Serhat Ağa... Bu köyün sadece ağası değil, aynı zamanda her genç kızın gizli duası, her evin fısıltısıydı. Yakışıklılığı ve çapkınlığı bir efsane gibi kulaktan kulağa yayılır, o geçtiğinde yollar bile onun heybetinden titrerdi. Köyün kızları, onu bir saniye bile olsa görebilmek, o keskin bakışlarına maruz kalabilmek için pınar başına en güzel fistanlarıyla, saçlarını en özenli halleriyle tarayıp gelirlerdi. Su doldurmak onlar için sadece bir bahaneydi; asıl mesele Serhat Ağa’nın o toz duman içindeki atıyla ya da ağır adımlarıyla geçişini izlemekti. Benim onlardan hiçbir farkım yoktu, belki de onlardan daha çok canım yanıyordu. On yedi yaşımdan beri, ruhumun kimsenin giremediği o gizli köşesinde sadece onun ismini fısıldıyordum. Onun o pervasız, dünyayı umursamayan, sert ama bir o kadar da çekici gülüşü benim en büyük zaafımdı. Onun gözleri kalabalıkların arasında asla beni seçmezdi; ben onun için pınar başında sırasını bekleyen, kimsesiz, sıradan bir kızdan fazlası değildim. Ama ben, bazen bir toz bulutunun içinden geçerken onu izler, bazen de o güzel gülümsemesini hayal ederek en soğuk gecelerde yatağımda ısınmaya çalışırdım. Bugün şanslı günümdeydim ya da hayatın bana hazırladığı o büyük sürprizin eşiğindeydim. O tam karşımdaydı ve ben nefes almayı unutmuş bir halde, gözlerimle onun her adımını takip ediyordum. Bir an... Sadece bir an için, o derin ve koyu gözleri benim donakalmış bakışlarıma çarptı. Kalbim göğüs kafesimi zorluyor, ayaklarımın altındaki toprak usulca kayıyordu. Eğer biraz daha yakın olsak, dizlerimin bağı çözülür, o anın ağırlığıyla oracığa yığılırdım. Gözlerimi ondan çekemedim; silueti yolun kıvrımında kaybolana dek nefesimi tuttum. İçimdeki o çocuksu ve çaresiz ses, "Keşke bir kere daha dönüp baksaydı," diye yalvardı ama bakmadı. Dönmedi... Olsundu. Ben onu görmüştüm, kokusunu rüzgar bana taşımıştı; bu kadarı bile benim karanlık günümü aydınlatmaya yeterdi. "Rozerin! Zeynep Rozerin!" Adımı seslenenleri ancak üçüncü seslenişlerinde duyabildim. Sanki derin bir uykudan uyanmış gibiydim. Şaşkınlıkla kadınlara döndüğümde, yüzlerindeki alaycı ifadeyi gördüm. "Ne oldu Rozerin, neye daldın öyle? Aklın nerede senin?" diyerek kıkırdaşmaya başladılar. Yanaklarımın aniden alev aldığını hissettim. "Hiç," diye mırıldandım başımı öne eğerek, "dalmışım işte." Bu mahcubiyetle bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordum. Dolan güğümlerimi telaşla kavradım. Hayallere dalmışken güğümleri o kadar çok doldurmuşum ki, ağırlıkları kollarımı aşağı çekiyordu. Normalde bile zor taşıdığım bu yük, şimdi heyecandan titreyen ellerimde birer kaya parçasına dönüşmüştü. Tam yola koyulmuştum ki, omzumdaki dengeyi sağlayan odun parçası kaydı. Ani bir sarsıntıyla sular taşların üzerine şangırdayarak döküldü. O metalik gürültü, sabahın sessizliğini bir bomba gibi patlattı. "Ne yapıyorsun sen!" Duyduğum o tok ve otoriter sesle yerimden sıçradım. Kalbim bu kez korkudan ağzımda atmaya başladı. Serhat Ağa... Gitmemişti, ya da ne ara geri dönmüştü anlamamıştım. Arkamı döndüğümde dehşet içinde kaldım. Dökülen sular, onun o parlak çizmelerinin üzerine sıçramış, paçalarını sırılsıklam etmişti. Panik bir duman gibi zihnimi sardı. Hiç düşünmeden yere kapandım, hırkamın ucunu kavrayıp ellerim titreyerek çizmelerini silmeye başladım. "Ağam bağışlayın... Vallahi bilerek olmadı, görmedim ağam!" diye kekeliyordum. Gözyaşlarımın hücum ettiğini hissediyordum. O an, güçlü ve sıcak bir el kolumu kavradı. O temasla birlikte vücudumdan bir elektrik akımı geçtiğini hissettim. Serhat Ağa, beni yavaşça ayağa kaldırdı ve kolumu bırakmadan gözlerimin tam içine baktı. "Tamam, sakin ol... Korkmana gerek yok," dedi. Sesi, az önceki öfkeli tınıdan tamamen uzak, şaşırtıcı derecede durgun ve yumuşaktı. İlk defa bu kadar yakındık. Uzaktan simsiyah görünen gözleri, bu mesafeden elâya çalan bir tondaydı ve içinde akıl almaz bir derinlik vardı. O gözlerde tutuklu kaldım, zaman mefhumunu yitirdim. "Adın ne senin?" diye sordu, sesi bir melodi gibi kulaklarımda yankılanırken. "Z-Zeynep... Zeynep Rozerin ağam," dedim. "Zeynep Rozerin demek... Ne güzel isim öyle. Ne demek Zeynep Rozerin?" "Güzel ve değerli gül anlamına geliyor ağam." Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı. O sert hatların arasından doğan bu gülüş, kışın ortasında açan bir güneş gibi içimi ısıttı. "İsminin anlamını taşıyorsun," dedi kısık bir sesle. Beni narin bir çiçekmişim gibi nazikçe serbest bıraktı ve arkasında darmadağın olmuş bir kalp bırakarak uzaklaştı. Ben ise o pınar başında, kalbimi bir kez daha ona teslim etmiş bir halde öylece kalakaldım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
36.9K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
29.8K
bc

KIRMIZI DOSYA : AŞK +18

read
30.6K
bc

İNFAZ

read
4.9K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.9K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
15.3K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.6K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook