“Cevahir!” dedi Karahan, dişlerinin arasından. Karşısında gördüğü manzarayla genç adamın beynine kan sıçramıştı.
Hurşit de biliyordu Cevahir’i, ancak sadece isim olarak. Çünkü Karahan aylar önce hapisteki bu adamla iş birliği yapmaya çalışmıştı. Nedeni, Zümrüt’ün ve dedesinin Neslişah’ın hayatını mahvedip, ayrıca kızın annesini öldürüp yıllarca hiçbir şey olmamış gibi yaşamalarına duyduğu öfkeydi. Gerçekleri ortaya çıkarıp onu şahit olarak gösterecekti. Ne yazık ki araya kimi sokarsa soksun bir türlü adamla iletişim kuramamıştı.
Serkan avukat olduğu için birkaç defa yanına girmişti. Ancak Cevahir, öncesinde itiraf ettiği şeylerin hepsini reddetmişti. Ama neden? Kimden, neden korkmuştu bu Cevahir?
Tüm bunları bildiği için Hurşit, karşısındaki adamın o Cevahir olduğunu şak diye anlamıştı. Uzun zamandır Karahan’la birlikte yaşıyordu, işine yatırım yapmıştı, ayrıca otele de ortak olmuşlardı. Artık aralarından su sızmıyordu. Ama şimdi işler tuhaf bir hal almıştı.
Karahan öfkeyle bağırdı:
“Bırak kızı!”
Ama Cevahir inatla Neslişah’ın şakağından silahını indirmedi. Neslişah korku dolu gözlerle Karahan’a bakıyor, ancak ağzını bıçak açmıyordu. İnci bir köşede şok geçirmiş gibi donup kalmıştı. Hurşit ise silahını Cevahir’e doğrultmuştu.
Bu karanlık ve soğuk havada nefesler buharlaşırken, gerilim öyle bir noktaya gelmişti ki, tek bir yanlış hareket her şeyi kanlı bir sona sürükleyebilirdi.
Cevahir’in parmağı silahın tetiğinde, nefesler karla kaplı gecede buhar olup yükseliyordu.
“Gidin buradan.” dedi, sesi buz gibi sertti.
Karahan’ın kılı bile kıpırdamadı. Yalnızca dudağının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı:
“Sence ben, sen git dediğin için buradan gider miyim ha?”
Gerilim, karın sessizliğini paramparça ediyordu. Cevahir, Karahan’ın peşinde olduğunu sanıyordu; oysa bu karşılaşma tamamen tesadüftü. Ama tesadüf bile kaderin bir oyunu gibiydi.
Cevahir silahına mermiyi sürdü. O metalik ses, gecenin içinde yankılandı. Karahan da aynı hareketi yaptı. İki silahın aynı anda dolma sesi, ölümün ayak sesleri gibiydi. Karahan öfkeyle birkaç adım ileri atıldı:
“Bırak kızı! Sana zarar vermeden onu alıp gideceğim… ve seni hiç görmemiş gibi davranacağım.”
Ama Cevahir başını sertçe salladı.
“Hayır.”
Neslişah’ın şakağında duran silah, onun nefesini kesiyordu. Karahan dişlerini sıkarak haykırdı:
“Onun saçının teline zarar gelirse yaşayabileceğini mi sanıyorsun?”
Gözleri Neslişah’taydı. Kızın derin derin nefes aldığını fark etti. Karahan’ın sesi daha da sertleşti:
“Yeterince susarak onun hayatını mahvetmedin mi zaten, Cevahir?”
Cevahir başını salladı, gözleri öfke ve acıyla doluydu:
“Bu benim suçum değil! Hozankaya’lar… siz benim hayatımı mahvettiniz!”
Karahan’ın sesi buz gibi keskinleşti:
“Sen… kendi hayatını mahvettin, Cevahir. Tüm dünya bir araya gelse, insanın kendi kendine verdiği zararı veremez.”
Cevahir bağırdı:
“Siz önce silahlarınızı indirin!”
Hurşit, Karahan’a baktı. Karahan başıyla onayladı. Hurşit yavaşça silahını indirirken Karahan nişan aldı ve Cevahir’i silahı tuttuğu elinden vurdu. Silah yere düştü. Neslişah, Karahan’a doğru koştu. Tam ona sarıldığı an ardı ardına iki el silah sesi duyuldu.
Hurşit, silahını kaptığı gibi Cevahir’i alnından vurdu. Diğer kurşunu sıkanı ise kalbinden vurup yere serdi. İnci’nin ayaklarının önüne düştü yaşlı kadın; gözleri açık, bedeni cansızdı. İnci başını kaldırdı, evin bir de arka kapısı olduğunu fark etti. Kadının oradan çıkarken nasıl gözünden kaçtığını düşündü.
İnci ve Hurşit birbirlerine döndükleri an, karların içine sarılarak düşen Karahan ve Neslişah’ı gördüler.
Neslişah, Karahan’ın gözlerine bakarken zorla yutkundu:
“Ne zaman senden kaçsam… yine sana varıyorum.”
Yavaşça gözlerini kaparken,
Karahan haykırdı:
“Neslişah!!!”
İnci dizlerinin üzerine çöktü, gözleri dolmuştu:
“Sırtı… sırtı kanıyor!” diye bağırdı.
Tam o sırada silah sesini duyan Tarık, Mehmet ve Serkan karların içinden koşarak Karahan ve Neslişah’ın yanına geldiler. Herkes düğün için oradaydı, fakat işlerin bu şekilde ilerleyeceğini kimse tahmin edemezdi. Apar topar Neslişah’ı kucağına alan Karahan, kolundaki kanamayı umursamadan onu araca taşımak için kara meydan okuyordu.
Ağlayarak peşlerine düşen İnci’nin gözleri bir anda karardı. Tam düşeceği an arkasından gelen Hurşit onu kucakladı.
Araçlara vardıklarında Karahan, Mehmet’in sürdüğü aracın arka koltuğuna Neslişah kucağında bindi. Beyaz karın üzerine dökülen kan, gecenin sessizliğinde bir çığlık gibi yankılanıyordu.
“Mehmet, çabuk ol hadi!” diye bağırdı Karahan. Eli, Neslişah’ın sırtında kanın sızdığı yere bastırıyordu. Kucağında bir nefeslik canı kalmış kızın yüzüne baktığında, kalbi paramparça oldu. Öyle masum, öyle günahsızdı ki… Onca yaşanmışlıktan sonra mutlu olmayı hak eden tek kişi oydu Karahan’a göre, şimdi onun kollarında kanlar içinde yatıyordu.
Mehmet karları yararak jeepi dağ yolundan çıkardı. Arkalarında Serkan, Hurşit ve İnci vardı. İnci, Hurşit’in omzuna yaslanmış başını yavaşça kaldırdı, gözlerini açtı. Ağlamaklı bir sesle fısıldadı:
“Neslişah…”
Gözyaşları yeniden akmaya başladığında Hurşit onu kendine çekip göğsüne bastırdı. Çünkü söyleyecek hiçbir sözü yoktu. Tek bir teselli kelimesi bile gelmiyordu aklına. Göğsünde hıçkırarak ağlayan İnciyi sadece bu şekilde teselli edebileceğini düşündü. Kimse konuşmuyordu; herkes gözlerini yola dikmişti. Hurşit’in gözleri de dolmuştu, ama akmasın diye kırpmaya bile korkuyordu.
Mehmet ana yola çıktığında gaza yüklendi. Asfaltta kardan eser yoktu, ama yine de hastaneye yetişebilirler miydi bilmiyordu. Dikiz aynasından arka koltuğa baktığında Karahan’ın kucağındaki kıza bakarak sessizce ağladığını gördü. Gecenin karanlığında sokak lambalarının ışığı, Karahan’ın gözyaşlarını parlatıyordu.
…
Mehmet’in aklına o gün geldi. Neslişah’ın gittiği günden sonra Karahan uzun bir süre kimseyle konuşmamıştı. Daha sonra konuşsa bile, birkaç ay öncesine kadar bu kadar bile konuşmuyordu.
…
İki ay önce …
Erkek erkeğe çilingir sofrası kurmuşlardı Karahan’ın evinin bahçesinde. Serkan ve Hurşit içip eğlenirken ne Mehmet ne Tarık ne de Karahan’ın yüzü gülüyordu o gün. Mehmet’in derdi Nur’du; o asabi kızı bir türlü dinginleştiremiyordu. Tarık ise Beril diye diye geceyi gündüzüne katmıştı. Ama içlerinden biri vardı ki, Karahan…
O sofrada rakı bardakları dolup boşalırken Karahan sallana sallana içeri girmişti. Bar’dan bir şişe viski alıp sırtını koltuğun arkasına dayamış, yere oturmuş ve şişeyi kafasına dikerek ağlamıştı. Diğerleri bilmeseler de Karahan Neslişah’a yanıktı. Kendisine bile anlatması beş ay sürmüştü. Ve artık Neslişah’ı içinden söküp atamıyordu. Ona yaptığı haksızlık, bir de ailesinin yaptıkları… Asla bir araya gelemeyeceklerini düşünüp daha da çıldırıyordu.
Elindeki viski şişesini karşı duvara fırlattığında diğerleri koşarak içeri girmişti. Karanlıkta kendini kaybeden Karahan’ın yanına vardıklarında perişan halini görüp Hurşit’in sessiz olun işaretiyle ikisi sağına, ikisi soluna oturmuşlardı. Hiçbiri konuşmadı. Bir süre öyle oturduktan sonra Karahan başını ellerinin arasından kaldırıp bitkin ve sarhoş haliyle fısıldamıştı:
“Ben bittim…”
Serkan, Karahan’ın omzuna elini koymuştu:
“Sen bitmedin kardeşim… sen aşık oldun.”
Hepsi birbirine bakmıştı. Uzun süredir bir tuhaflık vardı Karahan’da, ama olayın aşk olduğunu kimse tahmin etmemişti. Serkan’dan başka.
Karahan yutkunup başını sallamıştı:
“Hayır… bittim ben! Ben pislik, şerefsiz, adi herifin tekiyim! Ne yaptığımı bir bilseniz…”
Serkan biliyordu. Çünkü bir ara yine bu şekilde içmiş, Serkan’ın evinin kapısına dayanmış ve olan biten her şeyi anlatmıştı.
“Yüzleşmeden bilemezsin.” demişti Serkan.
Karahan bakışlarını Serkan’a çevirmişti:
“Beni affetmiş olsa bile bizden olmaz!” diyerek yumruğunu yere vurmuştu.
Serkan o yumruğu sıkıca tutmuştu:
“Denemeden bilemezsin.”
Karahan gözlerini kapatıp derin bir nefes almıştı:
“Denemeden bilemem… değil mi?”
O gece hepsine tek tek baktı Karahan. Bir destek , bir onay bekledi dostlarından ve beklediğini de almıştı. Aileleri düşman bile olsa, Neslişah’tan vazgeçmemeyi o gün koymuştu kafasına. Nevşehir’e dönecek, bir şekilde Neslişah’la karşılaşacaktı. İster tesadüf olsun, ister kader… Karahan gece gündüz rüyasında gördüğü kızın ne olursa olsun gönlünü alacak, gerekirse kendisine aşık bile edecekti. Tıpkı kendisin ona olduğu gibi.
…
Şimdi…
Ne olduysa o günden sonra olmuştu. Ve şimdi… içinde milyonlarca kez yüzleştiği kız, kucağında kanlar içinde hareketsiz yatıyordu.
Karahan, kucağında yatan kızın nefesini bir an alamadı. Panikle başını göğe kaldırdı, dudaklarından yalvaran sözler döküldü:
“Allah’ım… ne olur. Ne olur ona bir şey olmasın.”
Kesik kesik nefes alan Neslişah’ın göz kapakları titredi. Zor da olsa araladı gözlerini. Bedeninde kalan son güçle elini Karahan’ın yüzüne doğru kaldırdı. Parmakları buz gibi dokundu genç adamın yüzüne. Dudaklarından ince bir fısıltı döküldü:
“Seni affettim… sen de kendini affet.”
O sözlerin ardından eli yanına düştü. Nefesi kesildi.
Karahan’ın yüreği parçalandı. Kucağındaki kızı sarsarak haykırdı:
“Neslişah! Aç gözlerini! Aç gözlerini! Yalvarırım aç!!”
Ama ne ses vardı, ne nefes, ne de nabız. Karahan gözyaşları içinde bağırdı:
“Daha hızlı Mehmet! Daha hızlı!!!”
Mehmet zaten son gaz gidiyordu. Hastaneye yaklaştıklarında ne kırmızı ışık dinledi ne başka bir şey. Direk acilin kapısına yanaştı. Kapıyı açarken bağırdı:
“Acil! Sedye!!”
Arka kapıyı ayağıyla ittirdi Karahan. Kucağında Neslişah’la koşarak karşıdan gelen sedyeye yöneldi. Kızı yatırırken sesi titriyordu:
“Sırtından vuruldu… Nabız yok!”
İki doktor nabız yok diye bağırdı. Hızla acil müdahale odasına aldılar. Mehmet, Karahan’ı zor zapt ediyordu. Saniyeler sonra diğerleri de geldi. Dördü birden Karahan’ı tutmak zorunda kaldılar. Acilin koridorlarında Karahan’ın sesi yankılanıyordu.
Çok geçmeden koridor Poyraz’larla doldu. Hasret Hanım, Karahan’ı duvara yaslanmış bir halde görünce öfkeyle bağırdı:
“Karahan!”
Karahan doğrulup bakışlarını ona çevirdiğinde yaşlı kadın, şiddetle tokadı suratına indirdi. O sırada arkadan İbrahim Bey ve Berfin Hanım koşarak oğullarının yanına geldiler. Berfin Hanım oğluna sarılırken ters bir bakışla Hasret Hanım’a döndü. Haberi Mehmet’ten almış, koşarak hastaneye gelmişlerdi.
İbrahim Bey öfkeyle Hasret Hanım’ın üzerine yürüdü:
“Öfkeni benim oğlumdan çıkaramazsın, Hasret Hanım!”
İki aile arasında gerilim artarken Beşir de ahiretlik dostunun karşısına dikildi:
“Herkes haddini bilsin!” diye haykırdı.
Ama burada iki aile de olayın nasıl geliştiğini bilmiyordu. Bildikleri tek şey, Neslişah’ın vurulduğu ve Karahan’ın onu hastaneye getirdiğiydi.
İlk müdahale odasının kapıları hızla açıldı. Kalabalığın arasından sedye sürülerek ameliyathaneye yönlendirildi. Doktor tek kelime etmeden koşar adım uzaklaştı. Çünkü Nevşehir’in iki varlıklı ve sözü geçen ailesine, kızları bu durumdayken bir şey anlatmanın imkânsız olduğunu biliyordu.
Karahan ameliyathanenin önüne koşturdu. Arkasından diğerleri. Ama Hasret Hanım hâlâ Karahan’dan hıncını alamamıştı:
“Defol buradan!” diyerek çıkışı gösterdi.
İbrahim Bey ve Berfin Hanım oğullarını götürmek isteseler de Karahan ne konuşuyor ne de kımıldıyordu. Koridorda kızların kendilerine doğru koşar adım geldiğini gören Hurşit, bu gerginliğin içinde onların da payını almaması için önlerini kesti.
Herkes perişan haldeydi. Tülay hâlâ ağlıyordu. Hurşit olayı anlatırken Tülay daha da çok ağladı. Serkan koşarak gelip Tülay’a sarıldı, teselli etmeye çalıştı. Nur bir köşede başını eğdi, sırtını duvara yasladı. O an bir çift ayak gözlerinin önünde durdu. Başını kaldırdığında Mehmet karşısındaydı. Birden ona sarıldı ve ağlamaya başladı.
Tarık ise Beril’i gördüğü an koşup sarıldı.
Bu kalabalığın içinde gerilen İnci, gözyaşlarını silerek dış kapıya doğru yürüdü. Dışarının soğuğuna aldırış etmeden kendini bahçeye attı. Kar yağarken yavaş adımlarla yürüyordu. Hüngür hüngür ağlamaya başladığında dayanacak gücü kalmamıştı. Ellerini duvara koydu, başını yere eğdi. Fısıltıyla yalvardı:
“Ne olur… ona bir şey olmasın.”
Tam o anda arkasında bir ses duydu. Doğruldu.
“Neslişah güçlüdür, inatçıdır. Ona hiçbir şey olmayacak. Emin olabilirsin.” dedi Hurşit.
İnci dönüp sırtını duvara yasladı. Hurşit de yanına gelip aynı duvara yaslandı. Başlarını birbirlerine çevirdiler. İkisinin de gözleri aynı anda doldu.
İçerideyse başka bir sessizlik vardı. Ameliyathanenin kapıları sonuna kadar açıldığında bir hemşire çıktı ve yüksek sesle:
“Acil sıfır pozitif kana ihtiyacımız var!” dedi.
Karahan ileri atıldı, sesi titriyordu:
“Benden istediğiniz kadar alabilirsiniz.”
Mehmet hemen arkasından:
“Benden de.” dedi.
Bu sırada Beşir Bey, o perişan ve bitkin haliyle ayağa kalktı:
“Benim kanımı da alın.”
Ateş ve Alaz da yürüyüp Karahan’ın karşısında durdular:
“Bizim de sıfır pozitif.”
Hemşire başını salladı:
“O zaman buyurun, şöyle.” diyerek önlerinden geçip kan verecek olanları yönlendirdi.
Hepsi birlikte yan yana oturdular, kollarını uzattılar. Birer ünite kan verirken kimse konuşmadı. Sessizlik ağırdı. En son Beşir Bey, Karahan’a dönüp ciddi bir ses tonuyla sordu:
“Anlat. Ne olduysa atlamadan anlat hemen!”
Karahan boğuluyormuş gibi bir nefes aldı ve anlatmaya başladı. Cevahir’in kim olduğunu sorunca Beşir Bey’in gerçekten bilip bilmediğini sorgulayacak durumda değildi. O an her şeyi döktü: Cevahir’in kim olduğunu, Zümrüt’ün işin içinde olduğunu, dedesinin karanlık gölgesini… Hepsini anlattı.
Beşir Bey’in gözleri ateş saçıyordu. İçeri giren hemşireye çevirdi bakışlarını. Hemşire,
“Sırasıyla iğneleri çıkaracağım.” dediği an Beşir Bey kolundaki iğneyi çektiği gibi ayağa fırladı ve koşmaya başladı.
Karahan bir anda ne yaptığını anlamıştı. Neslişah’ı düşünürken Beşir Bey’in hiçbir şeyden haberi olmadığını fark edememişti. O da aynı şekilde kolundaki iğneyi çekip koşmaya başladı. Zaten kan torbaları dolmuştu, sadece hemşirenin iğneleri çıkarmasını bekliyorlardı.
Karahan Beşir’in peşinden koşarken koluna giren ağrıyla ağzından bir tıslama sesi çıktı. Arkasından Mehmet yetişti:
“Önce koluna baktırmalısın. Kurşun sıyırmış olabilir ama temizlenmezse mikrop kapar. Hasta olursan hiçbir şeyin peşinden böyle koşturamazsın.”
Karahan dişlerini sıktı. Mehmet’in söyledikleri doğruydu. Biri tıp eğitimini yarıda bırakmıştı, diğeri eski bir istihbaratçıydı. Kurşun yarasının nelere mal olacağını ikiside çok iyi biliyordu. Yönünü değiştirip pansuman yaptırdı, yarasını temizlettirdi. Ardından cebinden telefonunu çıkarıp Mehmet’i aradı. Ama Mehmet telefonu açmıyordu.
Koşarak ameliyathanenin önüne geldiğinde Beşir Bey, annesi, babası, Mehmet ve Hasret Hanım yoktu. Tarık ve Serkan’a yaklaşıp sordu:
“Beşir’i ve Mehmet’i gördünüz mü?”
Serkan başını iki yana salladı:
“Vallahi annenle baban da panikle gittiler.”
Sonra Serkan’la göz göze geldiler. Aynı anda koşmaya başladılar. Çünkü olayların bir gün buraya geleceğini çok iyi biliyorlardı. Onlar koşarken Tarık ve Hurşit’te peşlerine takıldı.
Arabaya bindiklerinde Tarık ve Hurşit arka koltuğa atlamıştı. Serkan direksiyonu kırdı, hızla konağa sürdü.
On dakika bile sürmeden konağın kapısının önünde arabayı sert bir frenle durdurdu. Karahan arabadan atladığında avluda patlayan silah sesleriyle dona kaldı.
O an içinden tek bir cümle geçti:
“Ben ne yaptım…”
Ama iş işten çoktan geçmişti artık…