"PENCERENDEN"

1358 Words
Bu işler böyledir işte… öldürürsün, öldürülürsün ya da ölürsün. Halil Ağa’nın tabutunu omuzlamışlardı. Mezarlığın parke yolunda ağır adımlarla ilerliyorlardı. Bir yanda Karahan, diğer yanda İbrahim… Arkada Serkan, hemen yanında Hurşit… Diğer tarafta Mehmet, arkasında Tarık… Ve en arka köşede, sessizce tabutu omuzlayan Beşir Bey vardı. Kimse ona “neden buradasın” dememişti. Çünkü geçmişin hatırı, şu an omuzlarda taşınıyordu. Dualarla kondu Halil Ağa mezara. Sırasıyla herkes toprak attı üzerine. Son olarak Beşir aldı İbrahim’in elinden küreği. Derin derin baktı çukura, küreği daldırıp iki kürek toprak attı yaşlı adamın üzerine. Tüm Nevşehir mezarlıktaydı. Kimisi hüzünlü, kimisi meraklı gözlerle oradaydı. Son dualar edilip insanlar yavaş yavaş dağılırken İbrahim, Beşir’in kolunu tutup bakışlarını yere eğdi: “Hakkını helal et, Beşir.” Beşir eski dostunun omzuna elini koydu, birkaç kere vurdu. İbrahim bakışlarını yavaşça Beşir’e çevirdi ve eski dostlar birbirlerine sarıldılar. Ancak hepsi bu kadardı. Beşir dönüp gitmeden önce sadece: “Allah taksiratını affetsin.” dedi ve ağır adımlarla uzaklaştı. Sessizlik hâkimdi. Kimse konuşmuyordu. Baba oğul son kez dualarını etti. İbrahim biraz geride bekleyen Mehmet, Serkan, Hurşit ve Tarık’a bakıp karşısında kendisine bakan oğluna döndü. Karahan babasının konuşmasını bekliyordu. İbrahim Bey de bunun farkındaydı. Derin bir nefes aldı, Karahan’ın gözlerinin içine bakarak başını salladı. Onaylarcasına… Sonra dudaklarını araladı: “Tıpkı senin gibi… ben de o kâğıttan öğrendim gerçekleri.” Karahan titrek bir nefes aldı. Babasının ifadesine bakılırsa Ateş ve Alaz, Karahan’ın abileriydi. Çenesi kasıldı. Genç adam babasına doğru eğildi: “Ne zaman söylemeyi düşünüyorsun peki?” dedi. İbrahim sakin kalmaya çalışarak karşılık verdi: “Bilmediğin çok şey var. Senin karışmanı istemiyorum.” Karahan’ın gözleri babasına dikildi. “Bilmediğim şeyler ne baba? Söyle de bileyim. Artık o kadar yoruldum ki… kafam idrak edemediğim şeylerle dolu.” İbrahim oğlunun koluna dokundu, sesi yalnız onun duyacağı kadar kısıktı: “Onlarla yalnız konuşmak istiyorum. İzin ver.” Karahan öfkeyle kolunu babasından çekti, kaşlarını çattı. Tek kelime etmeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Son kez göz kenarıyla babasına imalı bir bakış attı. Önden kendisi yürürken diğerleri de peşinden sessizce ilerledi. Hep birlikte araçlarına binip konağın yolunu tuttular. Taziyeleri kabul etmek için konakta bulunması gerekiyordu Karahan’ın. Serkan direksiyonda, yan gözle Karahan’ın haline bakıyordu. Bir şey söylemek istese de şimdi konuşmanın yeri ve zamanı olmadığını çok iyi biliyordu. Ama Karahan, Serkan’ın sormaya çekindiği şeyin farkındaydı. “Doğru.” dedi sadece. Serkan boğazını temizledi ama yine de konuşmadı. Konağın önünde durduklarında beş adam da yavaş adımlarla kapıdan içeri girdiler. Avludaki sandalyelere yan yana oturdular. Her gelen başsağlığı dileyip bir kenara geçiyordu. Hoca Kur’an okurken Karahan başını yere eğip sessizce dinlemeye başladı. Tam o sırada avludan üç kişi arka arkaya girdi. Önde Bulut, arkada iki babayiğit delikanlı… Dimdik Karahan’a doğru yaklaştılar. Gözlerinin önüne uzatılan eli gördüğünde uzatıp sıktı Karahan. “Ben Hasret Hanım’ın damadı Bulut.” dedi karşısındaki adam. Sağındaki delikanlı elini uzattı: “Ateş.” Karahan gözlerini Ateş’in gözlerine dikip yavaşça ayağa kalktı. Elini sıktığında Bulut’un solundan bir ses daha geldi: “Ben Alaz.” Alaz’ın da elini sıktıktan sonra üçü birden: “Başınız sağ olsun.” dediler Karahan’a. Karahan başını eğdi, gözlerini ayırmadan arkalarından bakakaldı. Onların geçip oturmasını bekledi. Ardından kendisi de kalktığı yere oturup ellerini başının arasına aldı, gözlerini kapadı. O an hiçbir şey diyememişti Karahan. Babasına ne kadar sinirlense de, bir bildiği vardır diye düşünmüştü. Bir hafta boyunca konağın avlusu insanlarla dolup taşmıştı. Hiç tanımadığı yüzlerce insan başsağlığına gelip gitmişti. Bir hafta geçmiş olmasına rağmen Karahan babasıyla oturup konuşmamıştı bile. Bir akşam odasında otururken kapısı çalındı. Gelen İbrahim Bey’di. Sessiz bir şekilde içeri girdi, Karahan’ın oturduğu koltuğun arkasında durdu. Bir süre öylece kaldılar. Ne Karahan babasına döndü, ne de İbrahim Bey ağzını açıp bir kelime etti. Ama oğlunun kendisinden bir şeyler duymak istediğini biliyordu İbrahim. Öksürerek söze girdi: “Onlarla konuşmadan önce bir test yaptırmak istedim. Sedef’e durumu izah edip DNA testi için gereken şeyleri aldım, çocukların karşısına dikildiğimde elimde bir kanıt olmalıydı. Ve… biyolojik olarak onlar benim oğlum. Senin de abilerin. Yıllarca haberim olmadan o adamı babaları bilerek büyüdüler. Ama artık bitti..” İbrahim derin bir nefes aldı, gözlerini yere indirdi: “O kâğıtta yazanlar doğruydu Karahan. Ama o yazı… dedenin yazısı değildi. Bu konağa rahatça girip çıkan birileri daha biliyordu Ateş ve Alaz’ı. Ama kim?” Bir an sustu, sonra sesi daha da ağırlaştı: “Bir de… dedenin kendini öldürdüğüne inanmıyorum. Bu sırrı dedenden başkası da biliyor. Ve o kişi… dedenin ölümüne sebep olan kişi. Çok düşündüm ama işin içinden çıkamıyorum. Balkonu gören kamera yok. Kör nokta olduğunu bilen biri… hatta bizi çok iyi tanıyan, rahatça içeri girip çıkabilen birisi.” Karahan konuşmasa da babasıyla aynı fikirdeydi. O da çok düşünmüştü. Kâğıtta yazanlar doğruydu bu sırrı bilen birileri daha vardı. Ama kim? O günden sonra Karahan herkese şüpheyle yaklaşmaya başlamıştı zaten. Ayağa kalkıp koltuğun önünde babasına doğru döndü. Ellerini cebine sokarak konuştu: “Aklında biri var mı? Şüphelendiğin ya da dikkat çeken birileri?” İbrahim’in aklına kimse gelmiyordu. Evde çalışanların hiçbiri dikkat çeken bir hareket sergilememişti. Başını sağa sola salladı. Ama Karahan’ın aklında bir şeyler vardı. Arkasını dönüp camdan dışarı, karşıdaki konağın üst katına dikti gözlerini. “Evdeki tüm çalışanların işine son ver baba.” dedi. İbrahim şaşırıp tam nedenini soracaktı ki Karahan devam etti: “Çalışanlardan biriyse ve hâlâ bu evden gitmediyse işi bitmemiş demektir. Merak etme… birden işten çıkarılırsa mutlaka geri dönecektir. Ve işte o zaman işimiz daha da kolaylaşır.” Babası şimdi anlamıştı Karahan’ın ne yapmak istediğini. Sessizce geri çıktı odadan. Ama Karahan’ın gözleri hâlâ karşıdaki konağın ışığı yanan penceresindeydi. Telefonunu çıkarıp bir mesaj attı: “Söyle, pencereyi açık bıraksın.” Odada bir o yana bir bu yana yürüyordu. Ara sıra karşı konaktaki pencereye bakıyordu. İki saat geçmişti ki ışıklar söndü. Gece geç saat olduğu için ortalık sessizliğe bürünmüştü. Karahan konağın kapısını çekip çıktı. Kapıda Mehmet karşıladı. Yan yana yürüyerek karşı sokağa geçtiler. “Hazır mı?” diye sordu. Mehmet başını salladı: “Tarık ve Hurşit oradalar. Ama biraz acele etmeniz gerek.” Karahan adımlarını hızlandırıp köşeyi döndüğünde taş duvarların önünde soğuktan büzüşmüş iki adamı gördü. “Söyledin mi, Hurşit?” dedi. Hurşit başını salladı: “Ama çabuk ol. Sen çıktığında biz merdiveni geri alacağız. İneceğinde haber ver, ona göre tekrar gelelim. Zaten hemen aşağıda arabada bekleriz seni.” Karahan başını salladı ve merdivenleri tırmandı. Çıktığı balkonun girmek istediği odaya ait olduğunu biliyordu. Balkonun sonundaki kapı Neslişah’ın odasına açılıyordu. Ama kendisi İnci’nin açık bıraktığı pencereden girecekti. Kaçıncı pencereydi? İki mi, üç mü? Elini cebine atıp mesaja bakacakken hatırladı: ikinci pencereydi. İnci’nin açık bıraktığı pencere. Her şeyi İnci ve Hurşit ayarlamıştı. Çünkü vurulduğu günden beri Neslişah’ı bir türlü görememişti Karahan. Hastaneye gittiğinde ya Hasret Hanım engellemişti ya da Beşir Bey. O yüzden böyle bir yol seçmişti. Neslişah’ın bundan haberi bile yoktu. İkinci pencereyi biraz itti Karahan. Perdeyi yavaşça kenara çekip bir bacağını içeri attı. Oda zifiri karanlıktı. Telefonunun ışığıyla önünü görmeye çalışırken buranın bir giyinme odası olduğunu fark etti. Tamamen içeri girip pencereyi kapadı. Sessiz adımlarla gördüğü kapılara doğru ilerledi. Birinden başını uzatıp içeri baktı: burası banyoydu. Diğer kapı kapalıydı. Tam elini kapıya atacağı an kapı kolu elinden sıyrıldı ve kendiliğinden açıldı. Karşısında gördüğü kişi Neslişah’tı. Elindeki telefonun ışığını kızın yüzüne tuttu bir anlığına. Neslişah uyku sersemi karşısındaki adamın yüzünü seçemedi. Korkuyla gözleri büyüdü, tam bağıracakken Karahan bir eliyle ağzını kapattı. Telefonunu hızla cebine attı, diğer eliyle kızın belinden tutup duvara yasladı. Karanlığa gözleri alıştığında Neslişah’ın irileşmiş göz bebekleriyle kendi gözlerine baktığını gördü. Ne hareket ediyor ne de direniyordu. Bir süre sonra Karahan elini Neslişah’ın ağzından indirip kendine çekti ve sıkı sıkı sarıldı. Neslişah hâlâ Karahan’ı karşısında görmenin şokunu atamamıştı. “Özledim.” dedi Karahan. “Çok özledim seni. Hastaneye kaç defa geldim ama o babaannen olacak kadın yüzünden bir türlü yanına giremedim. Her seferinde odanı değiştirtti. Babana bir şey demiyorum… ben de olsam kızıma başka bir adamın âşık olmasını istemezdim.” Neslişah ellerini kaldırıp tereddüt etmeden Karahan’a sarıldı. Kendini öyle güvende hissediyordu ki… Vurulduğu anı çok net hatırlıyordu. Arabada kollarının arasındayken kendisi için akıttığı gözyaşlarını da. Artık kaçmayacaktı Neslişah. Çünkü kalbinin derinliklerinde hissediyordu; ne kadar uzaklaşmaya çalışsa da bu adam onun kaderiydi. Kaçmak anlamsızdı, çünkü kaderden kaçılmazdı. Onu gerçekten tanımak için sabırsızlanıyordu. Karahan’ın gözlerinde gördüğü o sarsılmaz kararlılık, Neslişah’ın kalbine dokunmuştu. İçinde bir korku değil, tarifsiz bir güven vardı. Kaçmak yerine kalmayı, saklanmak yerine yüzleşmeyi seçti. Çünkü biliyordu: bu hikâye artık ikisinin hikâyesiydi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD