Sevdiği kadın vurulmuştu. Dedesi ölmüş, arkasında da öyle bir şüphe bırakmıştı ki… Karahan’ın attığı kahkaha aslında içinde patlamaya hazır bir bombanın habercisiydi. Duvarın dibine çökerken diğerleri aynı anda ona bakıyorlardı. Çünkü az önce hiç normal olmayan bir şey yapmış kahkaha atmıştı.
Karahan avazının çıktığı kadar bağırdı:
“Yeteerrrr!!!”
Ardından öfke ve acıyla haykırdı:
“Yeter… yeter amına kodumun yeter!”
Gözyaşlarına boğuldu. Hem sinirden, hem kahrından, hem de içinde yandıkça yanan ateşin acısıydı bu gözyaşları. Tarık ve Hurşit yanına diz çökerken, Serkan donmuş bir şekilde hâlâ elindeki kâğıda bakıyordu. Halil Ağa’nın söyledikleri doğru olabilir miydi?
Karahan ağlayarak sırtını yasladığı duvara kafasını vurmaya başladı. Durdurmak için uğraşsalar da başaramadılar. Mehmet karşısına çöktü, sert bir tokat indirdi yüzüne:
“Kendine gel!”
Karahan gözyaşlarını koluna silip Mehmet’e dikti gözlerini. Dişlerini sıkarak yüzünü yüzüne yaklaştırdı:
“Nasıl olacak o? Söylesene Mehmet… nasıl kendime geleceğim!”
İki eliyle Mehmet’in yakasına yapışıp sarstı:
“Söyleee!” diye bağırdı.
Mehmet karşılık vermedi. Sadece sakinleşmesini bekledi. Çünkü Karahan’ın hareketlerinden, içindeki savaşın ne kadar büyük olduğunu anlamıştı.
“Kafayı yedirdiler lan bana! Nasıl kendime geleceğim, söylesene!!” dedi Karahan.
Tam o sırada adli tıbbın kapısından Berfin Hanım ve İbrahim Bey çıktı. Oğullarını yerde, perişan bir halde, Mehmet’in yakasına yapışmış olarak gördüklerinde koşarak yanına geldiler.
Berfin Hanım dizlerinin üzerine çöktü. Oğlunun saçlarını okşadı. Ağlamaktan şişen gözlerini Karahan’ın gözlerine dikti. Sessizce, ama kalbinin derinliklerinden gelen bir sesle konuştu:
“Oğlum… Karahan’ım… Hepimizin canı yanıyor. Hepimiz acı çekiyoruz. Ama biz birbirimizin yanında olacağız. Ne kadar büyük olursa olsun bu yükü birlikte omuzlayacağız. Hep birlikte ayakta duracağız. Çünkü bu acı hepimizin acısı.”
Karahan annesine sarıldı, bir süre öylece kaldı. Berfin Hanım’ın sessiz gözyaşları oğlunun omzuna düşerken, Karahan’ın kalbindeki fırtına biraz olsun dinmişti.
İbrahim Bey ise çoktan Serkan’la birlikte konuşarak uzaklaşmışlardı.
Bir köşede durduklarında Serkan elindeki kâğıdı İbrahim Bey’e uzattı. İbrahim, bir kâğıda bir de Serkan’a baktı ve hüzünlü gözleriyle yazanları okumaya başladı. Tam “Bu yazı…” demişti ki Serkan araya girdi:
“Abi, bu yazı dayımın yazısı değil. Ama …”
Serkan bir açıklama bekliyordu sanki İbrahim’den. İbrahim’in gözleri hâlâ kâğıttaydı. Gözünü kırpmadan başını eğmiş, yazanları tekrar tekrar okuyordu. Bir damla gözyaşı tam da Ateş ve Alaz yazan yere düştü.
Sedef geldi aklına. İçinden, “Babamın şüpheleri doğruysa… Sedef yıllardır neden bunu benden sakladı?” diye geçirdi. Elindeki kâğıdı buruşturup avucunun içinde sıktı. Çenesi kasılırken kâğıdı cebine koyduğu gibi arkasına döndü. Berfin ve Karahan’a bakarak:
“Serkan.” dedi. Ardından Serkan’a dönüp:
“Sakın bundan Berfin yengene bahsetme.”
Serkan derin bir nefes aldı:
“Ama abi… kâğıdı bana Karahan verdi.”
İbrahim’in göz bebekleri büyüdü. Yani oğlu da biliyordu kâğıtta yazanları. Ama bu doğru bile olsa Berfin’den önce yaşanmış bir şeydi. Ve Sedef’le yüzleşmeden içi rahat etmeyecekti.
Nefesini verirken omuzları düştü İbrahim Bey’in.
“Cenaze işlemlerini takip et. Benim halletmem gereken bir şey var.” dedi ve Serkan’ın cevabını beklemeden adli tıbbın bahçesindeki arabasına binip gaza bastı.
İçi içini yiyordu. Çünkü birkaç defa o çocukları babalarıyla birlikte görmüştü. Çocukların düğününe dahi davet edilmişti. Eğer kâğıtta yazanlar doğruysa… kendi çocukları bir başkasına baba mı diyordu?
İbrahim hiç durmadan sürdü aracı. Hastanenin bahçesine geldiğinde koşar adım içeri girdi. Koridorda ilerlerken karşısından gelen Hasret Hanım’la göz göze geldiler. Hasret Hanım, İbrahim’in telaşını görüp onu durdurdu. Öfkeli adam burnundan soluyordu.
“Bırak!” dedi, kolunu tutan kadını bir hışımla iterken.
“İbrahim…” dedi Hasret Hanım.
“Ne için geldin? Baban kendini öldürmedi mi! Eğer onun hesabını sormaya geldiysen sakın yeltenme! Bilmiyor musun zaten ailemize yaptıklarını?”
İbrahim geri dönüp Hasret Hanım’ın önünde durdu. Evet, her şeyi biliyordu. Evet, Beşir konağa hesap sormaya gelmişti ama babasıyla yüzleşmeye kalmadan o zaten kendini öldürmüştü.
Dişlerini sıkarak sordu:
“Sedef nerede?”
Hasret Hanım gözlerini kaçırmadan sustu. Sonra soğuk bir sesle:
“Sedef’i ne yapacaksın sen?”
İbrahim biraz daha yaklaştı. Sessiz bir öfkeyle:
“Hesap soracağım!” dedi.
Hasret Hanım’ın gözlerinde tuhaf bir mana vardı.
“Ne hesabıymış bu? Sizin bizim ailemizle hesabınız çoktan kapandı, İbrahim Hozankaya! Artık uzatmanın anlamı yok!”
İbrahim sert adımlarla koridoru inleterek Hasret Hanım’ın yanından uzaklaştı. “Senin kızın benim çocuklarımı başkasına kakalamış…” diyemedi bile.
Ama emin olamadığı bir şüpheyle ortalık zaten karışıkken daha da fazla karıştıramazdı. Önce emin olmalıydı… o çocukların kendi kanından olduğuna.
Hastanenin altını üstüne getirirken bir yandan adamlarına da haber vermişti Sedef’i bulmaları için. Sedef’in hastanede olmadığına emin olduktan sonra çıkıp arabasına bindi. Tam o sırada adamlarından biri aradı:
“Sedef Hanım’ı bulduk, İbrahim Bey.”
İbrahim arabasının kontağını çevirdi, sesi sertti:
“Nerede?”
“Şu anda mezarlıkta, efendim.”
İbrahim telefonu kapattı ve mezarlığa doğru sürdü. On beş dakika sonra mezarlığın önüne geldiğinde ani bir frenle durdu. Araçtan inip koşmaya başladı. Kar yeniden yağmaya başlamış, hava yavaş yavaş kararıyordu.
Gözleri etrafı tararken onu babasının mezarı başında buldu. Sedef, babasının mezar taşını okşuyor, temizliyordu. Adımlarını yavaşlatmıştı artık İbrahim. Çünkü uzun zamandır Sedef’le yüz yüze gelmemişlerdi.
Sedef, mezar taşını temizledikten sonra duasını etti. Arkasını döndüğü an İbrahim’le göz göze geldiler. Sedef’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. İbrahim ise karşısındaki kadının hâlâ böyle bir şey yaptığına inanamıyordu.
Sedef ağır adımlarla İbrahim’in önünde durdu. Gözlerini ondan ayırmadan fısıldadı:
“İbrahim?”
Yıllar önce sevdiği adam, dimdik karşısında duruyordu.
İbrahim Bey bir süre öylece baktı Sedef’in gözlerine. İçinden geçirdi: “Ya işin içinde başka bir şey varsa? Uğruna her şeyi göze aldığım kadın… yıllar önce delicesine sevdiğim kadın… bu gerçeği bile isteye saklamadıysa ..?”
Parkasının cebine buruşturup koyduğu kâğıdı çıkardı. Sedef’in elini tuttu. Gözlerinden ayrılmadan avucunun içine bıraktı.
Sedef bir kâğıda, bir de İbrahim Bey’e baktı. İbrahim’in sesi titrek ama kararlıydı:
“Oku.” dedi.
Sedef buruşturulmuş kâğıdı açtı. Gözleri satırlarda dolaşırken dudakları titredi. Gözyaşlarını gizlemedi. Çünkü doğruydu… Ateş ve Alaz, İbrahim’in çocuklarıydı.
Başını kaldırdı. Gözlerinden akan yaşları saklamadan, sessizce aşağı yukarı salladı. Onaylıyordu.
İbrahim’in kalbi öyle hızlı atmaya başlamıştı ki göğsünden çıkacak gibiydi. Bir elini beline, diğerini sakallarına attı. Önce birkaç adım geriye doğru yürüdü. Sonra hızla Sedef’in önüne dönüp geldi. Yüzünü yüzüne yaklaştırdı. İki parmak mesafe kala, sesi boğuk ve öfke doluydu:
“Neden!? Sadece… nedenini söyle?”
Geçerli bir açıklama bekliyordu. Çektiği acıların, söylenen yalanların, saklanan gerçeklerin bir nedeni olmalıydı. İçinde büyüyen yangın, tek bir kelimeyle sönebilir miydi? Yoksa daha da mı alevlenecekti?
Sedef ağladı… çok ağladı. Hıçkırarak, iç çekerek, derinlerden gelen bir acıyla ağladı. İbrahim, gözlerinin önünde ağlayan kadına dokunamıyordu bile. Sadece sakinleşmesini bekledi. Konuşmasını, açıklama yapmasını bekledi.
Uzun bir süre sonra Sedef sustu. Gözlerini sildi, İbrahim’e baktığı an mezarlığın ışıkları yandı. Artık hava tam anlamıyla kararmıştı. Sessizliği bozan tek şey, Sedef’in kısık sesi oldu:
“Böyle olmak zorundaydı.”
Zifiri sessizlikte İbrahim’in öfke dolu sesi yankılandı:
“Böyle olmak zorundaydı da ne demek!”
Sedef burnunu çekti, derin bir nefes aldı. Artık ağzında gevelemeyecek, direkt olarak her şeyi söyleyecekti.
“Hamile olduğumu öğrendiğimde sana söylemek istedim, İbrahim. Ama annem beni odalara kilitledi. Senden olduğunu söylemek istedim her seferinde… ama annem kesin konuştu. Kimden olduğunu öğrenmek bile istemedi. Çok dayak yedim, aç bırakıldım. Annem sırf insanlar ne der diye beni bir gecede hiç tanımadığım, yüzünü bile görmediğim bir adamla evlendirdi. ‘Giderim’ dedim, başka şehre, bir daha dönmem buralara… ama hayır. O nikah kıyıldıktan sonra bittim ben, İbrahim. Bittim. O evin içine bir eşya gibi attı annem beni. Aylarca dışarı çıkamadım. Kimseyle görüştürülmedim. Eğer biriyle görüşebilseydim sana haber gönderecektim. Ama olmadı. Ne zaman sana ulaşmaya çalışsam eziyet ettiler.”
İbrahim, Sedef’in anlattıklarını dinlerken kahroluyordu. İçi kan ağlıyordu ama bunu Sedef’e belli edemezdi.
Sedef artık ağlayamıyordu bile. En son, titrek bir sesle:
“Senin evlendiğini duyduğumda vazgeçtim. Hepsi bu. Çünkü ne zaman sana gelmek istesem ya susturuldum, ya durduruldum bir şekilde.”
Sedef’in aklına her İbrahim’e ulaşmaya çalıştığında kocasının kendisine yaptığı pislikler geldi. Kalbini tuttu. Kendini öldürmeyi çok istemişti fakat sırf Ateş ve Alaz için yapamamıştı. Nasıl İbrahim’e ulaşmayı bıraktıysa, kocası da kendisine yaptığı iğrençlikleri bırakmıştı. Artık aynı evin içinde, ayrı odalarda kalıyorlardı. Kocasının metresi bile vardı. Bunu biliyor, susuyordu.
İbrahim duydukları karşısında sadece şunu söyleyebildi:
“Kaçsaydın… bir şekilde kaçsaydın, Sedef.”
Ama Sedef başını sağa sola salladı:
“Yapamazdım.” dedi.
Sonra gözlerini kaldırdı, sesi titrek ama derin bir anlamla doluydu:
“İbrahim… Ben bir mum gibiydim.” dedi Sedef, gözlerini yere indirerek.
“Yanıyordum, ışık veriyordum ama her seferinde biri gelip üfledi. Her seferinde yeniden yakıldım, ama biraz daha küçüldüm. En sonunda öyle bir hale geldim ki, yanmaya devam ediyordum ama ışığım bana bile yetmiyordu. Senin yolunu aydınlatmak isterdim, ama annem söndürdü beni. O evin içinde bir mum gibi tükendim. Kaçmak istesem bile, rüzgârın önünde savrulan bir alev gibi söndürülmekten korktum. Benim yanışım Ateş ve Alaz içindi. Onlar olmasa çoktan sönmüştüm.”
İbrahim, bu sözleri duyduğunda içi paramparça oldu. Çünkü karşısındaki kadın, yıllar önce delicesine sevdiği kadın, kendi ışığını bile göremeyecek kadar karanlıkta bırakılmıştı.
İbrahim geçmişi silip attığını sanıyordu. Oysa hayatının sonuna kadar o geçmişle yaşayacağını nereden bilebilirdi ki? Elini uzatıp Sedef’in çenesini kavradı, öne düşen başını yavaşça kaldırdı. Gözlerine bakmasını sağlarken yüreği yangın yeriydi. Tüm bu olanları iş işten geçtikten sonra öğrenmiş olması kalbini sıkıştırıyordu.
Onu deli gibi sevdiği yılların hatrına karşısındaki kadını kendisine çekip sıkıca sarıldı. Kalbinin bu kadar hızlı atmasının sebebi duydukları mıydı, yoksa bitti sandığı hislerinin aslında sadece uykuda olup ona dokunduğunda yeniden uyandığı için miydi… bilmiyordu. Sadece sarıldı. O günlerin hatırına, belki de yarım kalan hikâyelerinin hatırına.
Tam o sırada bir ses duyuldu: Sedef’in kocası Bulut’un sesi. Sedef birden İbrahim’in göğsünden ittirip , geri çekildi. Bulut, İbrahim’in arkasından geçip Sedef’in yanında durdu.
“Bu saate kadar ne işin var burada?” dedi, ardından bakışlarını İbrahim’e çevirdi.
İbrahim, Sedef’in gözlerindeki korkuyu fark etmişti. Onu zor durumda bırakmamak adına sakince konuştu:
“Mezar yeri kazdırmaya gelmiştim. Sedef Hanım’ı görünce akşam vakti olduğu için beklemek istedim. Sizin geleceğinizi söyleyince gidecektim ki , siz geldiniz.”
Bulut, İbrahim’i baştan aşağı süzdü. Olanlardan haberi yoktu ama Halil Ağa’nın öldüğünü duymuştu. Başını hafifçe eğerek:
“Başınız sağ olsun.” dedi. Ardından Sedef’e dönerek:
“Hadi Sedef, gidelim. Ateş bekliyor.”
“Ateş” dediği an İbrahim’in kalbi bir kez daha sıkıştı. Yan yana yürüyen Sedef ve Bulut’un arkasından baktı. Biraz geriden peşlerinden yürümeye başladı. Mezarlığın çıkışındaki araca yöneldiler.
İbrahim biraz gerilerinde durdu. Aracın başındaki delikanlıya baktı uzun uzun. Tıpkı kendi gençliğine benziyordu Ateş… duruşu, yürüyüşü, bakışları. İbrahim’in omuzları düştü.
Ateş aracını hareket ettirdiğinde İbrahim yavaş adımlarla kendi arabasına yürüyüp bindi. Ve çalıştırdı. İçi gidiyordu, Ateş’e, Alaz’a ve Sedef’e. Sedef’e hesap sorsa da, aslında yıllar önce ilk pes eden kendi olmuştu. Sert bir şekilde ardı ardına direksiyona yumruklarını indirdi.
Cenazeden sonra ilk işi Ateş ve Alaz’la konuşmak olacaktı…