"BENİM SAHNEM"

1721 Words
Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış; kış gelmiş, Nevşehir eşsiz güzelliğiyle beyazlara bürünmüştü. Neslişah babasıyla daha fazla vakit geçirirken Beşir Bey terapilere artık yalnız gitmeye başlamıştı. Bazı günlerini İnci’yle geçiriyor, bazı günlerde ise aile yemeklerinde buluşarak kuzenlerini daha iyi tanıyordu. Ancak o günden sonra sırf ailenin huzuru ve babasının sağlığı için susmayı seçmişti. Hasret Hanım ise hâlâ Halil Ağa’nın adamıyla görüşmeyi başaramamıştı. Geçen hafta hapisten bir şekilde çıktığının haberini almıştı. Adamlarına, her şeyin kara kutusu olan Cevahir’i bulmaları için emir verse de sanki Cevahir yer yarılıp içine girmişti. Sabah erkenden uyanan Neslişah, yatağının yanındaki büyük camdan dışarıyı seyretmeye başladı. Kar lapa lapa ve sessizce yağıyordu. Tüm zorluklara rağmen içinde bitmek bilmeyen sessiz bir savaş vardı; tıpkı dışarıda yağan kar gibi. Her gün olmasa da ablasıyla iki günde bir konuşuyor, kızlarla ve Hurşit’le de iletişimini kesmemişti. Artık Hurşit’in, Beril’in ve Nur’un bazı geceler evden ne için çıktığından haberi vardı. Hocası Avrupa turnesi için başka oyuncular bulmuş, gittiği her yerden olumlu dönüşler almıştı. Uzakta olsa da İstanbul’da olanlardan haberi vardı. Nur her gece arayıp adeta günlük rapor veriyordu. Ama içinde eksik bir şey vardı; anlamını bilmediği, yerini dolduramadığı bir boşluk. Yastığından başını kaldırmadan derin bir nefes aldı. Hâlâ karın sessiz yağışını izlerken kapısının çalma sesiyle olduğu yerden kıpırdamadan, “Gel!” dedi. Sessizliği her zamanki gibi neşesiyle yırtan pembe saçlı İnci içeri girdi. “Kuziiiişşşş! Hadi kalk bakalım, hâlâ yatıyor musun sen?” diyerek Neslişah’ın yatağının üzerine atladı. Artık İnci’yle aralarından su sızmıyordu. Hatta İnci ona kendisiyle ilgili birkaç sır bile vermiş, Nevşehir’i karış karış gezdirmişti. Halası Sedef ve oğulları hakkında da konuşmuş, kuzenlerinin babalarına benzemediğini, hatta Sedef teyzesine bile benzemediklerini söylemişti. Neslişah bu konu hakkında tek bir yorum yapmamıştı. Gerçeği bilse de çocukların asıl babasının kim olduğu hakkında pek bir fikri yoktu. İnci, Neslişah’ı gıdıklamaya başladığında genç kız kahkaha içinde yataktan fırladı. “Ya bu ne böyle sabah sabah!” dedi. “Bıraksana, yatak banyosu yapayım.” Banyoya doğru yürürken İnci saçlarını savurup sesini duyurmak istercesine: “Hadi hadi hazırlan, kahvaltıdan sonra seni bir yere götüreceğim!” dedi. Neslişah yüzünü yıkayıp kuruttuktan sonra, “Gelmiyooorumm!” diye seslendi. İnci hemen karşılık verdi: “Geleceksin hem de tıpış tıpış!” Neslişah banyodan çıkıp soyunma odasında kıyafet bakarken, “Hayır, gelmiyorum. Geçen gün beni soktuğun ortam neydi öyle Allah aşkına ya! Ben seninle bir yere gitmem bir daha.” dedi. İnci bıkkın bir şekilde nefes verip dudağını büktü: “Napim, napim… sen söyle. Vakit geçirmeye çalışıyorum işte. Yoksa kafayı yiyeceğim.” Neslişah dolaptan bir pantolon ve krem rengi bir kazak aldı. Geceliğini çıkarırken, “Bence boşuna vakit geçiriyorsun, benden söylemesi. O çocuk sadece senden faydalanmaya çalışıyor. Başka bir açıklaması olamaz.” dedi. İnci kollarını göğsünde birleştirip gözlerini kaçırdı. Neslişah üzerini giyip İnci’ye yaklaştı, elini omzuna atıp kendine çekti: “Bir daha onunla konuşma İnci. O çocuk tuhaf biri. Sana bir şey olsun istemiyorum. Okey?” İnci sessizce başını salladı. Neslişah, kuzeninin yanağından öptü. Aynasının önüne oturduğunda İnci arkasına geçti ve eline aldığı tarakla Neslişah’ın uzun, dalgalı, ipek gibi sarı saçlarını nazikçe taramaya başladı. Saçlarının her telini özenle ayırıyor, dikkatle örüyordu. Ardından ucuna lastiği takıp bıraktı. Elini tam makyaj malzemelerine uzattığında Neslişah hemen başını çevirip, “Hayır ya, istemiyorum.” dedi. İnci gözlerini kısarak, hafif muzır bir gülümsemeyle karşılık verdi: “Seni bir yere götüreceğim ve sen de itiraz etmeden geleceksin, tamam mı?” Tam Neslişah itiraz edecekti ki İnci parmağını dudaklarına götürüp, “Sus bakayım!” dedi. Elindeki rimeli Neslişah’ın kirpiklerine sürdü, ardından mat bir rujla dudaklarından geçti. Daha fazlasını yapmasına izin vermemek için Neslişah birden ayağa kalktı, ceketini kaptığı gibi kapıya koştu. “Nesli, dur kaçma!” diye seslendi İnci. Ama Neslişah çoktan ayakkabılarını giymiş, elini kapının koluna atmıştı bile. Peş peşe koşar adımlarla odadan çıkıp dondurucu havada konağın salonuna indiler. İçeri girer girmez mis gibi menemen kokusu burunlarına doldu. “Allaaah! Bu anneannemin menemeninin kokusu!” diye bağırdı İnci. Neslişah ona yandan bir bakış atıp geçerek babasının yanına oturdu. “Günaydın.” dedi. İnci ise anneannesinin yanına oturup ekmeği doğrudan menemene bandı. Ağzında lokma varken, “Imm… gönoydon!” diye mırıldandı. Hasret Hanım gülerek Neslişah’ın da tabağına menemen koyduktan sonra, “Afiyet olsun.” diyerek sandalyesine oturdu. Kahvaltılarını ettikten sonra Beşir Bey, “Biraz işim var, ben çıkıyorum.” dedi ve Neslişah'ın saçlarından öpüp evden ayrıldı. İnci hemen anneannesine dönerek, “Anneanne, ben de Neslişah’la çıkacağım, izninle.” dedi., Hasret Hanım sorgulamamıştı bile. Kızlar yan yana salondan çıkıp merdivenlerden inerken Neslişah bu defa; "Hayret! Babaannem nereye diye sormadı." dedi. İnci yüzünde muzır bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırıp, “O da usandı galiba artık.” dedi. Avludan geçip arabaya bindiler. Babası, Neslişah’a beyaz bir G kasa Mercedes almıştı. Direksiyona Neslişah geçti, İnci yan koltuğa attı kendini. “Popomu ısıt, popomu!” diye şımarınca Neslişah gülerek koltuk ısıtmayı açtı. Ardından radyonun düğmesine bastı, yola koyuldular. Caddeye çıktıklarında İnci yolu tarif etmeye başladı: “İleriden sağdan üçüncü sokak, sonra sola gir.” En sonunda çarşının en işlek caddelerinden birinde boydan boya camlı bir dükkanın önünde durdular. Arabadan indiklerinde kar biraz daha sakinleşmişti. Neslişah gözlerini kısarak içeriyi görmeye çalıştı ama camlar film kaplıydı, üstelik yazılar da örtülmüştü. “Burası neresi?” diye sordu. İnci omuz atıp göz kırptı ve içeri koştu. “İnci!” diye seslendi Neslişah, ama sağa sola bakıp peşinden daldığında boş bir alanla karşılaştı. Sessizlik hâkimdi. Karşısındaki merdivenlerden gelen ayak seslerini duydu. Birkaç adım atıp aşağı seslendi: “İnci?” Birkaç saniye sonra İnci’nin sesi yankılandı: “Neslişah, aşağı gel!” Tedirgin olsa da emin adımlarla merdivenleri inmeye başladı. Karanlık bir düzlüğe indiğinde gözlerini kısmıştı. “İnci?” diye seslendi ama çıt çıkmadı. Bir daha seslendi: “İnci?” Tam o anda spot ışıkları yandı. Neslişah gözlerini aşırı ışıktan korumak için elini kaldırdı. Gözleri ışığa alıştığında gördüğü şeyle donakaldı: karşısında bir sahne vardı ve üzerinde bir sürü çocuk, umut dolu gözlerle sanki onu bekliyormuş gibi bakıyorlardı. Birden alkış sesleri yükseldi. Ardından ayak sesleriyle babası Beşir Bey, İnci, halası Sedef ve eşi Bulut; Mercan halası ve eşi Cesur; kuzenleri Alaz ve eşi Çağla; Ateş ve eşi Burcu; İnci’nin abisi Berkay ve eşi Aybüke birer birer ortaya çıktılar. Arkasından gelen tok adımlarla Hasret Hanım Neslişah’ın yanından geçti ve önünde durdu. Beşir Bey kızının yanına yaklaştı, gözlerinde gurur ve sevgiyle konuştu: “Bundan altı ay kadar önce seni duydum, güzel kızım. Hayallerinden vazgeçmeni hiç istemedim. İçinde yanan ışığı söndürmek bana yakışmazdı. Bu yüzden burayı aldım, senin için bir okula çevirdim. Uzun sürdü, kolay olmadı… ama şimdi buradasın.” Arkasındaki çocuklarla dolu sahneyi işaret etti: “İşte bu sahne, senin hayallerinin ve umutlarının sahnesi. Burada yalnız olmayacaksın. Senin gibi hayalleri olan çocuklarla birlikte büyüyecek, gelişecek, öğreneceksin. Onlara yol gösterecek, kendi ışığını paylaşacaksın. Bu sahne artık senin sahnen, Neslişah.” Alkışlar yeniden yükseldi. Çocukların gözleri parlıyordu, sanki Neslişah’ın adım atmasını bekliyorlardı. Babasının sözleri, içinde biriktirdiği tüm özlemleri ve kırgınlıkları bir anda eritmişti. Neslişah’ın kalbi ilk kez bu kadar güçlü çarpıyordu. Çünkü artık biliyordu: hayallerinden vazgeçmeyecek, bu sahne onun yeni başlangıcı olacaktı. Önce babası, ardından babaannesi öptü Neslişah’ı. Sonra aile üyeleri birer birer yanına gelip “Hayırlı olsun” dediler. Neslişah sahnenin önünde durup aşağıdaki çocuklara baktı. Hepsinin gözlerinde birer ışık vardı; umut, heyecan ve merakla parlayan gözler. Her şey tamam gibiydi… öğrencilerini bile ayarlamıştı babası. Tekrar arkasına döndü. Onun gözlerindeki umudu ve sevgiyi yeniden gördü. “İşte,” dedi içinden Neslişah, “bu gözlerdeki anlam için her türlü savaşılır.” Babasıyla göz göze geldi, yanına dönüp sessizce: “Yalnız yapamam baba. Bana biri daha lazım.” dedi. Beşir Bey, kızının ağzından ne çıkacağını merak ediyordu. Neslişah gözleriyle, pipetle meyve suyunu içen İnci’yi süzdü, gülerek. Derin bir nefes aldı: “İnci… Yanımda olmalı. Bu işi en iyi şekilde yapmak için ona ihtiyacım var.” Babası gülümseyip başını salladı. İnci ise hâlâ her şeyden habersiz, meyve suyunu yudumlarken çocuklara gülerek el sallıyordu. Beşir Bey sesini yükseltti: “İnci!” Yeğeni şaşkınlıkla elindekini masaya bırakıp koşarak dayısına yaklaştı. “Ne oldu dayı?” diye sordu. Beşir Bey gülümseyerek başını Neslişah’a çevirdi: “Bak, Neslişah ne diyor.” İnci gözlerini ayırıp Neslişah’a baktı: “Ne diyor?” Neslişah kolunu İnci’nin omzuna attı, göz kırparak: “Artık burada birlikte çalışmalıyız, değil mi ama?” dedi. İnci önce anlamadı. Ama anladığı an çığlık atıp zıplamaya başladı: “Evet! Evet! Evet!” diye bağırdı. Sahnedeki çocuklardan bile daha heyecanlıydı. Ortamda yükselen neşe, sıkıntıları bir süreliğine uzaklaştırdı. Çocukların kahkahaları, İnci’nin coşkusu, Neslişah’ın gözlerindeki umut… Hepsi bir araya gelmişti. Ama herkes biliyordu ki, sırların bir gün açığa çıkacağı aşikârdı. Yine de o gün, bu gün değildi. Bugün yalnızca umutların, hayallerin ve yeni başlangıçların günüydü. Neslişah için bu sahne artık bir hayal değil, gerçeğin ta kendisiydi. Millet yavaş yavaş atölyeden ayrılırken Beşir Bey kızına dönüp gülümseyerek, “Hadi bakalım… Bugün ilk gününüz. Çocuklarla tanışın, kaynaşın. Sonrasında ne yapacağınıza karar verirsiniz. Herkes gittiğine göre ben de gideyim. Akşam evde görüşürüz.” dedi. Kızını ve yeğenini öptükten sonra merdivenlerden kayboldu. Neslişah, İnci’ye dönerek ciddi bir ses tonuyla, “Her şeyden haberin olduğunu biliyorum. Anlat bakalım.” dedi. İnci’nin dudakları düz bir çizgiye dönüştü. Sahneye doğru yaklaşırken omuzlarını silkti: “Ne anlatayım? Söyleme dediler, söylemedim. Sana da sürpriz oldu işte.” Neslişah, İnci’nin peşinden giderek sahnenin önünde durdu. Her bir çocuğun yüzüne tek tek baktı, gözlerindeki heyecanı ve merakı gördü. Ardından hepsiyle tanışmaya başladı. Çocukların isimlerini tek tek öğrenip onları dikkatle dinledi. Sonra yirmi çocuğu ikişerli gruplara ayırdı. Sahneye çıktığında, kendisine ilk sorulan soruyu öğrencilerine yöneltti: “Arka sağ ayağının altında yumurta olan deve nasıl yürür?” İkili ekipler hemen bir şeyler üretmeye koyuldu. Çocukların hayal gücüyle ortaya çıkan komik haller herkesi kahkahaya boğuyordu. Bu işte en çok eğlenen ise İnci’ydi. Parmağıyla birkaç çocuğu işaret ederek, “Bak, bak… şunlara bak!” dedi gülerek. İki saatlik çalışmanın ardından Neslişah, çocuklara ertesi gün saat kaçta atölyede olmaları gerektiğini söyledi. Vedalaştılar. Bazılarını anne babaları gelip aldı, evleri yakın olanlar ise kendi başlarına ayrıldılar. Neslişah derin bir nefes aldı. Artık bir tiyatro hocasıydı. Hayallerini gerçekleştirmek için sahnesi vardı, öğrencileri vardı ve en önemlisi, hayal gücünü yükseltecek bir ortağa sahipti: İnci. O an anladı ki, bu yolculuk sadece kendi hayallerini değil, çocukların da umutlarını büyütecekti. Sahne artık yalnızca bir sahne değil, bir geleceğin kapısıydı. O sessizlikte telefonun çalmasıyla irkildi Neslişah. Ekrana baktığında arayan Tülay’dı. İnci, “Açsana, ne bakıyorsun? Çatladı kız!” dedi. Tülay’ı da arkadaşlarını da öğrenmişti artık İnci; hepsinin hikâyesini dinlemişti Neslişah’tan. Telefonu açıp hoparlöre aldı, çünkü İnci yanındayken birlikte konuşuyorlardı. “Alo…” demeden ablasının sesi duyuldu diğer taraftan: “Neslişah, oraya geliyoruz!!!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD