“Hüsne ablaaa!” diye seslendi Karahan. Yağmur şemsiyenin üstüne tıkır tıkır çarparken, Neslişah biraz daha sokuldu Karahan’a. Karahan, Nesli’ye dönmüş ne yaptığına bakıyordu. Ancak güzel kızın yağmurdan ıslanmak istemediğinin farkında değildi. Eliyle beline biraz daha bastırdı. Daha çok sokulmasını istiyordu. Daha dünkü Karahan, bugünkü Karahan’ın bu halini görse, “Bu kesinlikle ben değilim.” derdi.
Mutfaktan telaşla çıkan Hüsne Abla koşarak elinde şemsiyeyle yanlarına doğru gelince, Nesli aralarında biraz mesafe bırakarak önüne döndü.
“Karahan oğlum…” dedi Hüsne Abla. Neslişah’ı süzüp gözlerinin içi gülerek,
“Hoş geldiniz.” diye ekledi.
Karahan,
“Hüsne Abla, annem yok mu?” diye sordu.
“Berfin Hanım, İbrahim Bey’le birlikte Göreme’deki bağa gittiler.” dedi.
“Dedem o nerede?” diye sordu Karahan.
“Halil Ağam da Uçhisar’daki işçileri kontrole gitti.” dedi. Dedesi gittiğinde bir iki gün kalmadan dönmezdi. Annesiyle babası da akşama ya döner ya dönmezlerdi.
“Tamam, Hüsne Abla.” dedi Karahan.
Evin baş yardımcısı Hüsne Hanım, karşısındaki güzel kızı süzüyordu hâlâ. Daha önce Karahan’ın yanında hiç kız görmemişti. Eski nişanlısını bile bu eve getirmemişti. Tanışma ve nişan İstanbul’da olmuştu. Bir nişanlandığını, bir de ayrıldığını duymuştu o kadar. Ama bu yanındaki kız pek bir göz alıcıydı. Kızın güzelliğine kapılıp onları bekletme niyetide değildi.
“Bir isteğin var mı oğlum?” dedi Karahan’a.
Karahan, Nesli’ye dönüp,
“Karnın aç mı?” diye sordu.
Neslişah başını salladı. Karahan Hüsne Abla’ya dönüp,
“Yok abla, biz yukarıdayız.” deyince Hüsne Hanım,
“Peki oğlum.” diyerek mutfağa döndü.
Neslişah’ın koyduğu mesafeyi kapattı Karahan. Elini beline tekrar koyup onu merdivenlere yönlendirdi. Karahan’ın dokunuşları Neslişah’ın da hoşuna gidiyordu. Rahatsız olmuyor, resmen ona çekiliyordu. Sanki çok eskiden beri tanıyor gibiydi.
Karahan’la yan yana merdivenlerden çıkarken şehrin manzarası daha bir görünür oldu. Neslişah gördükleri karşısında şaşkındı. Ev, resmen peri bacasının içerisine yapılmıştı. Tarihi ve müzeyi andıran bir yer gibi… Taş duvarların ihtişamı, yüksek kolonların görkemi, avlunun merdivenden görünen estetik görüntüsü ve ortamın sıcaklığı, hepsi bir arada büyüleyici bir atmosfer yaratıyordu.
Nesli, adımlarını yavaşlatıp etrafına bakarken, kalbinin ritmi bu ihtişamın içinde daha da hızlandı. Karahan ise yanındaki kızın şaşkınlığını izliyor, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme taşıyordu.
Yağmur daha da hızlandığında merdivenleri yarılamışlardı. Ancak rüzgârın etkisiyle Karahan’ın elindeki şemsiye düşünce Neslişah’ın gözleri büyüdü. Çünkü yağmurda ıslanmayı hiç sevmiyordu. Birden panikle merdivenleri koşturunca Karahan şemsiyeyi almaktansa Nesli’nin peşinden koştu.
Nesli balkona vardığında önündeki odalardan birinin kapısını açmaya çalıştı ama kilitliydi. Hemen yandakine hamle yaptı, ancak orası da kilitliydi. Çantası elinden düşmüş, deli gibi yağmurdan kaçmaya çalışıyordu. Karahan, Nesli’nin bu halini seyrederken Neslişah birden derin derin nefes almaya başladı. Ellerini başının üzerinde tutmuş, sırtını duvara yaslamış, bakışları yerdeydi. Sesini duymuyordu ama omuzlarının inip kalkmasından panik atak geçirdiği belliydi.
Karahan, Nesli’nin elinden tutup yerdeki çantasını aldı. Hızla çekerek kendi odasına soktuğunda ikisi de sırılsıklam olmuşlardı. Nesli’nin bakışları hâlâ yerdeydi, göğsü hızla inip kalkıyordu. O sırada Karahan’ın telefonu çaldı. Arayan Serkan’dı. Çantayı masanın üzerine bırakıp içeri doğru adımladı. Açıp kulağına götürdüğünde Serkan’ın sesi pek bir neşeliydi:
“Avanos’taki evdeyiz. Gülay buraya bayıldı. Bugün burada kalabiliriz, haberin olsun.” dedi.
Telefon hâlâ kulağındayken Karahan yandan bir bakış attı Nesli’ye. Ama kız olduğu yere çökmüş, dizlerini karnına çekmiş, çenesini dizlerine yaslamış, öylece donuk bir şekilde önüne bakıyordu.
“Tamam.” deyip kapattı telefonu.
Ardına dönüp Nesli’nin yanına yaklaştı. Yere çömelip Neslişah’ın gözlerinin önünde durdu ve,
“İyi misin?” diye sordu.
Nesli’den ses çıkmıyordu. Hâlâ donuk bir şekilde öylece bakıyordu. Elini Neslişah’ın omzuna götürdü Karahan. Sırılsıklamdı kız. Belli ki yağmurla alakalı bir sıkıntısı vardı.
“Ayça…” dedi tekrar. Neslişah hâlâ duymuyordu sanki onu.
“Bana bak lütfen. Ne oldu ? Neyin var ? ” dedi.
Neslişah bakışlarını Karahan’ın gözlerine dikti.
“Daha ilkokuldayken…” dedi sesi titreyerek.
“Okul çıkışı çok yağmur yağdığı için şemsiyemi açmış eve doğru yürüyordum. Aynı sınıfta olduğum birkaç kişi arkamdan seslendiler. Bir şey söyleyeceklerini ya da soracaklarını sandım. Evimizin yakınında dar bir sokaktaydık. Yağmur ve soğuktan herkes evlerinde, kapılarını pencerelerini kapatmışlardı. Kızlardan biri gelip önce saçımı çekti, ardından şemsiyemi elimden alıp kırdılar. Yerde çamura yatırıp beni tekmelediler. Üzerime yağmur yağarken o zaman sadece okul tiyatrosunun başrolüne seçildiğim için böyle bir şey yapıyorlar sanmıştım. Ama sonrasında öyle olmadığını anladım.” dedi Neslişah.
Tabii ki işin aslının annesinin o kızın babasıyla görüşmüş olduğundan kaynaklandığını söyleyemezdi. Bunu kendisine bile söyleyemezken Karahan’a nasıl anlatabilirdi ki?
“O şiddetli yağmurun altında…” dedi Nesli. Derin ve titrek bir nefes alıp,
“Üstüm başım çamur içinde eve gittiğimde kapıda kaldım. Babam işteydi, abim ve ablam hâlâ okuldalardı. Ve o kapıyı annemin açmasını bekledim saatlerce. Ama ne yazık ki annem de evde yoktu. O halimle kapının eşiğinde hem ağladım hem de ablamın eve dönmesini bekledim. O yüzden yağmurda ıslanmayı sevmem.” dedi.
Neslişah akran zorbalığına uğramış, bilinçaltında hâlâ o yaşadıklarını aşamamıştı. Çünkü ıslak, dayak yemiş ve çamurlu haliyle eve döndüğünde aslında annesi o kapıyı açmıştı. Fakat annesi ona,
“Bu ne hal!” diye bağırdığında, Nesli,
“Hepsi senin yüzünden. Babam arkadaşımın babasıyla neler yaptığını duyduğunda bakalım ne yapacaksın anne!” demişti.
Ama Cevriye, Nesli’yi öyle bir dövmüştü ki… O günden sonra korkusundan ne bir daha böyle bir şey söylemiş ne de babasına bahsedebilmişti. Sırdaşı olan ablasının bile haberi yoktu. Çünkü söylediğinde babasına söyleyeceğini biliyordu. Tek bir şey istemişti annesinden o günden sonra: o evden taşınıp başka bir okula gitmek. İstediği gibi de olmuştu. Çünkü Cevriye de kocasını aldatan kadın olarak adı çıksın istemiyordu.
Karahan bu duyduklarından sonra Neslişah’a sımsıkı sarıldı. İkisi de ıslaktı. Neslişah’ı tutup ayağa kaldırdığında geri çekilip,
“Hadi gel, ılık bir duş alıp üzerini değiştir.” dedi Karahan.
Neslişah başıyla onayladı sadece. Karahan’ın peşinden içeri doğru yürüdü. Girişte büyük bir salon vardı. Bir köşesinde tezgâh ve üzerinde kahve ve çay makineleri, şaraplar ve viskiler diziliydi. Kristal içki bardakları, kahve için fincanlar ve kupalar vardı.
Bir kapı daha vardı. Karahan kapıdan adımını atıp içeri girdi. Nesli de peşinden, kolları göğsünde bağlı bir şekilde yavaş adımlarla takip etti onu. Kapıdan adımını attığı an Karahan çoktan gardırobunu açmıştı bile. İçinden bir tişört, boxer ve eşofman çıkardı.
“Şimdilik bunları giyersin. Üzerindekileri çıkarıp bana ver, yıkayıp kurutsunlar.” dedi.
Odanın içindeki kapıyı işaret edip,
“Banyo orası. İçerideki dolapta temiz havlular var.” dedi.
Neslişah kollarını çözüp ellerini önünde birleştirdi.
“Aslında hiç gerek yok… Ben gitsem iyi olur.” dedi.
Ama Karahan o güven veren ses tonuyla,
“Lütfen. Yağmur hâlâ yağıyor. Ben yan odaya geçeceğim. Sen rahatına bak. Annen aradığında gidersin.” dedi.
Neslişah sustu. Çünkü annesinin onu aramayacağına emindi.
“Bu arada…” dedi Karahan.
“Serkan ve ablan Avanos’ta kalacaklarmış.”
Elindeki kıyafetleri odanın içindeki yatağın üzerine bırakıp çıktı. Neslişah, “Ablam orada kalacaksa yağmur dindiğinde mecburen gidip hastahaneden anahtarı almam gerekecek.” diye düşündü.
Kapının kapanma sesini duyduğunda etrafa bakınıp banyoya doğru yürüdü Neslişah.
Banyoya girip ışığını yaktığında geniş bir alanla karşılaştı. Rafta dizili olan havluları gördü. Duşun içinde çeşit çeşit bakım ürünleri, bir köşede taştan oyulmuş bir jakuzi vardı. Üzerindekileri çıkarıp kapının dışına bıraktı ve arkadan kapıyı kilitledi. Aynada gördüğü bedenini kollarıyla gizlemek istese de parmakları bedenindeki o izlerin üzerinde gezindi. Küçükken annesinin bıraktığı izler… Onlarla yaşamaya alışmıştı. En azından görünmeyecek yerdeydiler.
Aynanın önünden yürüyüp duşakabine adımını attı. Musluğu açıp ılık suyun altına oturdu. Başından aşağı akan su kasılan bedenine iyi gelmişti. Ama Karahan’ın kendisini o haliyle görmüş olmasından memnun değildi.
“Ne aptalım…” dedi.
“Buraya kadar gelip kimsenin bilmediği halimi göreceğini tahmin bile edemezdim. Üstelik bir yere kadar doğru olsa da yine devamında yalan söylemek zorunda kaldım.”
Başını sağa sola salladı.
“Neden anlattım ki… Off Neslişah, off…”
Kendini toparlayıp raftaki şampuandan biraz eline döktü. Saçlarını köpürtürken ablası geldi aklına. Daha önce hiç kimsenin yanında kalmayan kız ne oldu da Serkan’ın yanında kalmak istemişti? Bir an önce parayı koparmak isteyebileceğini düşünüp saçlarını duruladı. Su bedenine iyi gelsede çok fazla banyoda kalamazdı. Dün tanıyıp anlaşamadığı adamla bugün öpüşmüş, üstelik evinde duş alıyordu. Ve bundan hiç rahatsızlık duymuyordu.
“Nasıl olsa çok sürmeden defolup gideceğiz. En azından bir daha yaşayamayacağım şeyleri yaşamak istiyorum. Karahan’la yaşadıklarımı ablama dahi anlatamam. Kimse bilmemeli. Hele annem hiç bilmemeli.” diye geçirdi içinden.
Buradan gittikten sonra abisinin borçları için Allah bilir kimleri dolandırmak zorunda kalacaktı. Suyu kapatıp duştan çıktı. Raflarda duran havlulardan birini alıp göğsüne sardı. Saçlarının ıslaklığını eliyle sıktıktan sonra baş havlusunu saçlarına sardı. Banyonun kilidine elini uzattığında,
“Kendine gel Neslişah, kapılma. Sen bir oyuncusun. Sahnede ne rollere girdin. Şimdi de sahnede olduğunu farzet, işte o zaman işler daha kolay olur.” dedi.
Burnunu çekip kilidi açtı ve kapı kulpunu indirdi. Yavaşça aralarken kapının önüne bıraktığı kıyafetlerin alındığını gördü. Çıkıp odanın kapısına baktığında kapalıydı. Yürüyüp yatağın üzerindeki kıyafetlere uzandı. Önce boxeri aldı eline, hiç kullanılmamış gibiydi. Ardından tişört ve eşofmana baktı. Onlar da aynı şekilde kullanılmamış ancak yıkanmış gibilerdi. Tişörtü alıp burnuna götürdü. Deterjan kokuyordu.
Havluyu göğsünden çözüp bıraktı, ayaklarının üstüne düştü havlu. Ardından boxeri geçirdi bacaklarına, bol olsa da idareten giyecekti. Sonra tişörtü geçirdi üzerine. Kalçasının altına kadar gelmişti. Eşofmanı giydiğinde oldukça boldu. Eğilip paçasını katladı önce, sonra belindeki ipi sıkıca bağladı. Saçına sardığı havluyu çıkarıp saçlarını parmaklarıyla taradı. Havluları eline alıp banyoda gördüğü kirli sepetinin üzerine bıraktı. Çıkacağı anda şifonyerin üzerindeki tarağı fark etti. Geri dönüp eline aldı, evirip çevirdi ve aynadaki saçına baktı. Tarasa hiç fena olmazdı. Aynanın karşısına geçip saçlarını taramaya başladı. Şimdi daha iyiydi.
Tarağı bırakıp odadan çıktı. Pencereye doğru yürürken tezgâhın üzerinde dumanı tüten bir fincan kahve vardı. Tezgâha yaklaştığında fincana yapıştırılmış notu gördü: “İç beni.” Fincanı eline alıp gülümsedi. Kahvenin kokusunu derince soludu ve bir yudum aldı.
“Hımm… Kahve yapmayı da biliyormuş kasıntı bey.” dedi kendi kendine.
Tam pencereye doğru yürüyeceği sırada onun sesini duydu:
“Bilmediğin daha birçok şey var bildiğim.”
Gözleri irileşip arkasını döndüğünde Karahan karşısındaydı. Üzerini değiştirmiş, belli ki o da duş almıştı. Üzerinde bol beyaz bir gömlek, rahat görünen siyah keten bir pantolon vardı. Gömleğinin kol düğmelerini iliklememişti. Beyaz gömleğinden belli olan hatları Nesli’nin gözleri önündeydi. Bu adam cidden çok çekiciydi.
“Ne zamandır buradasın?” dedi Nesli.
Karahan ona doğru adımlarken,
“Sen odadan çıkarken ben de içeri giriyordum.” diye yanıtladı.
Nesli kaşlarını kaldırdı. Kahvesinden bir yudum daha aldı.
“Gerçekten çok güzel, ellerine sağlık.” dedi fincanı göstererek.
Karahan gülümseyip tezgâha yaklaştı. Kendine bir kadeh özel ürettiği şaraptan doldurdu. Dönüp Nesli’nin önünden yürüyüp odadaki pencerenin perdelerini sonuna kadar açtı ve önündeki ikili koltuğa oturdu. Arkasını dönüp yanını işaret etti.
“Gelsene.”
Neslişah yavaş adımlarla yürüyüp Karahan’ın yanına oturdu. Kolunun biri koltuğun üzerinde, Nesli’nin oturduğu tarafa uzatmıştı. O, kadehindeki şarabını yudumlarken Nesli bir anlığına Karahan’a baktı, ardından hemen cama çevirdi bakışlarını. Yerden tavana kadar olan camın ardındaki manzara çok güzeldi. Yağmur hiç durmadan yağmaya devam ederken Nesli de arkasına yaslanıp kahvesini yudumlamaya devam etti.
Bir süre ikisi de konuşmadan dışarıda yağan yağmuru seyrettiler. Sessizliği bozan genç adam oldu. Karahan başını çevirmeden,
“Kimsin sen?” dedi.
Nesli donup kalmıştı. Çünkü Karahan’dan böyle bir soru beklemiyordu. “Acaba…” diye geçirdi içinden. “Bir şeyler öğrenmiş olabilir mi?” Tedirgin olmuştu. Elini yavaşça ensesine götürdü. Sakin kalması gerekiyordu. Önce bu sorunun ne amaçla sorulduğunu öğrenmeliydi. Ve Karahan'ın tekrar konuşması için sessiz kalmaya devam etti.