Neslişah ve Tülay eve vardıklarında anneleri Cevriye kızlarını görür görmez koşarak yanlarına gelip önlerine dikildi. Kadının duymak istediği şey çoktan belliydi. Tülay, annesi sormadan söyledi:
“Merak etme anne, sandığından daha iyi geçti. Yarın sabah Ürgüp’ü gezmek için sözleştik, meydandan alacak bizi.”
Cevriye bu sözleri duyunca tatmin olmuşçasına başını salladı. Arkasını dönüp giderken,
“Akşam olmadan yemeği de halledin, benim biraz işlerim var.” diyerek avludan çıkıp gitti.
Neslişah ablasının omuzuna dokunup,
“Sen biraz dinlen abla, ben yemeği hallederim.” dese de Tülay kardeşini yalnız bırakma niyetinde değildi. Onunla birlikte mutfağa girip akşam için yemek hazırlamaya koyuldular.
***
Diğer tarafta Karahan ve Serkan konağın bahçesinden girdikleri an İbrahim Bey oğlu ve kuzeni Serkan’ı görüp yanlarına geldi.
“Hoş geldiniz.” dedikten sonra etrafı gözleriyle süzüp iki genç adama döndü:
“Halil Ağa bu defa çok kararlı. İkinizi de evlendirmeden ölmeyeceğine yemin etti. Ne derse tamam deyin, yoksa yakanızı bırakmaz.” dedi.
Serkan’ın gözleri parlıyordu.
“İbrahim abi, sen merak etme. Ben çoktan evleneceğim kadını buldum.” diyerek Karahan’ın omzuna elini koydu.
Karahan Serkan’a ters bir bakış atıp kollarını göğsünde birleştirdi.
“Sen ona bakma baba…” diyerek Serkan’ın aslında acele ettiğini dile getirmek istiyordu. Fakat Serkan, Karahan’ın lafının devamını getirmesine müsaade etmeden,
“Âşık oldum diyorum, neden anlamıyorsun oğlum? Hem kız da benden etkilendi. Bu iş olur, bak buraya yazıyorum.” dedi.
Tam o sırada Halil Ağa konağın avluya bakan balkonundan aşağıya doğru seslendi:
“Kime âşık oldun, söyle bakalım!” diyerek adımlarını merdivenlere çevirdi.
İbrahim Bey kahkahayı bastı:
“İşte şimdi naneyi yediniz!” diyerek iki gençle dalga geçer gibi güldü.
Mutfaktan sesi duyup telaşla, üzerindeki önlüğü bile çıkarmadan koşup gelen Berfin Hanım,
“Ne oldu, ne bu gürültü?” diye sordu.
İbrahim Bey, eşi Berfin Hanım’ın telaşını görüp onu kolunun altına aldı, saçlarına bir öpücük kondurdu.
“Telaşlanma sultanım, gençlere takılıyorum biraz.” diyerek Berfin Hanım’ı sakinleştirirken, Karahan, anne ve babasının bu haline bakıp içinden,
“Acaba ben de bir gün babam gibi âşık olduğum kadınla evlenebilecek miyim?” diye geçirdi.
O sırada avluya inen Halil Ağa bastonunu yere vura vura torunun ve yeğeninin yanına yaklaştı.
“Hoş geldiniz.” dediğinde, “Hoş bulduk.” dediler ve sırayla Halil Ağa’nın elini öptüler.
Halil Ağa,
“Gelin bakalım siz benimle.” diyerek önden yürümeye başladı. Karahan ve Serkan birbirlerine bakıp ağanın peşine düştüklerinde Berfin Hanım, eşi İbrahim’e dönüp,
“Canım, hadi sen de git. Şimdi babam olmadık şeyler söyler, çocuklar da karşı çıkarlar, yine tansiyonu falan yükselmesin.” diyerek eşini peşlerinden gönderdi.
Arkalarından bakarken mutfaktan çıkan yardımcısı,
“Berfin abla, bu köfteleri ocaktan alayım mı?” dediğinde Berfin’in köfteleri unuttuğu aklına geldi ve koşarak mutfağa girdi.
Serkan’la birlikte dedesinin peşinden giden Karahan, Serkan’ı koluyla dürtüp alaycı bir sesle,
“Dedem âşık olduğunu da duydu… Tabi buna aşk denirse.”
Serkan ise hiç aldırmadan :
“Sen ne dersen de ama benim için aşk.”
Karahan başını iki yana sallayıp,
“Sen gerçekten kafayı yemişsin. Birazdan dedem ‘Kızı al, getir’ derse ne yapacaksın?” diye sordu.
Serkan o rahat tavrıyla gülümseyerek,
“Getiririm oğlum. Utanılacak bir şey yapmıyorum neticede.” diye cevap verdi.
Karahan fısıltıyla,
“Hadi sen âşık oldun, tamam. Ama kız şu söylediklerini duysa koşarak kaçar, bir daha da buralara gelmez.” dedi.
Serkan tam cevap vereceği sırada arkalarından İbrahim Bey yaklaşıp,
“Ne konuşuyorsunuz fısır fısır?” diye sordu.
Serkan hemen söze girip,
“İbrahim abi, şu oğluna bir şey söyle artık. Tamam, aşka inanmıyor ama bari benim duygularıma saygı duysun.” dedi.
Karahan kaşlarını çatıp,
“Lan ben senin duygularına bir şey mi söyledim? Hem aşka inanmadığımı nereden çıkardın?” diye çıkıştı.
İbrahim Bey araya girip Karahan’ın omzuna dokundu ve gülümseyerek,
“Aşka inanmaması imkânsız Serkancım. O aşk çocuğu bir kere.” dedi.
O sırada Halil Ağa ağılın kapısına yaklaşmıştı. Bastonunu yere vura vura seyise seslendi:
“Mehmet, ağılın kapılarını aç evladım!”
Mehmet koşarak gelip kapıyı açtığında içeriden çıkan atlar neşeyle koşturmaya başladılar. Çitlere dayanan Halil Ağa, İbrahim Bey, Karahan ve Serkan atların koşturmasını seyrederken, Halil Ağa derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu, ama yüzünde bilgece bir gülümseme vardı.
“Bakın evlatlarım, ömrümün son demlerine geldim. Bu baston artık benim ayaklarım oldu. Ama gönlüm hâlâ genç, hâlâ sizin evlatlarınızı görmek istiyor. Torunum, yeğenim… Sizlerin mürüvvetini görmeden ölürsem, vallahi gözüm açık gider. Bu topraklarda bağlarım oldu, atlarım oldu, evlerim oldu… Ama en büyük servetim sizsiniz. Sizler benim geleceğim, benim nefesimsiniz.”
Halil Ağa’nın sesi titremişti, ama sözleri yürekten dökülüyordu:
“İstiyorum ki sizler yuva kurun, sevdiğiniz kadınlarla mutlu olun. Benim için değil, kendiniz için… Çünkü insanın en büyük zenginliği gönül huzurudur. Bir gün bu topraklarda ben olmayacağım, ama siz olacaksınız. Sizden tek dileğim, birbirinizi koruyun, sevin, ve bana mürüvvetinizi gösterin.”
Serkan’ın gözleri parladı, dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. Karahan ise sessizce başını eğdi, kalbinin derinliklerinde bir sızı hissetti. İbrahim Bey yanlarında durup Halil Ağa’nın sözlerini dinlerken, içten içe babasına hak veriyordu.
Atların kişnemeleri, rüzgârın uğultusuna karışırken, bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte herkes kendi içinden bir şeyler düşündü. Serkan aşkını, Karahan geleceğini, Halil Ağa ise ömrünün sonuna yaklaşırken en büyük dileğini…
“Serkan oğlum…” dedi Halil Ağa, gözlerini yeğenine çevirerek. “Baban öldüğünde sen çok küçüktün. Elimizde büyüdün. Karahan neyse, sen de osun benim için. Her ne kadar kardeşimin oğlu da olsan, torunumdan farkın yok. O yüzden senin düğününü de ben yapacağım. Söyle bakalım, kimmiş bu âşık olduğun kız?”
Karahan, dedesi görmeden Serkan’ın koluna hafifçe vurdu, ama Serkan umursamadı. Gözlerini dayısına çevirip heyecanla konuştu:
“Dayı, bugün bir kız geldi dükkâna. Duruşu, konuşması, bakışı… Beni benden aldı. Görür görmez tutuldum resmen. Kabul edeceğini bilsem, yarın evlenmek istediğimi söyleyeceğim.”
Halil Ağa sakalını kaşıdı, uzakta koşturan atlara bakarak derin bir nefes aldı:
“Ben de rahmetli Gülsüm’üme ilk görüşte âşık olmuştum. Onu kaybettiğimde dünyam başıma yıkıldı.” dedi.
İbrahim Bey’in gözleri dolmuştu. Çünkü annesini hiç tanımamış olsa da babası Halil Ağa’nın onu ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Her ne kadar evlen diye babasına baskı yapsalar da, Halil Ağa, “İbrahim’imin başına üvey ana getirmem. Gülsüm’ün emanetini kimseye ezdirmem.” diyerek yıllarca yalnız kalmıştı.
Serkan, gözlerinde parıltıyla söze devam etti:
“Dayı, yarın sabah onları alıp Ürgüp’ü gezdireceğim. Beni tanımak ister, güvenmek ister. Temelleri sağlamlaştırınca ilk işim ona evlenme teklifi etmek olacak.”
Halil Ağa başını salladı, gözlerinde bilgece bir ifade vardı:
“Bizi bu şehirde tanımayan yok oğlum. Güvenmesi için zamana ihtiyacı olmayacak.”
Karahan hemen söze girdi:
“Dede, kız buralı değil. Belli ki tatile gelmiş. Serkan biraz abartıyor.”
Serkan, Karahan’a dönüp sertçe karşılık verdi:
“Bana diyene bak! Kız kardeşine nasıl baktığını görmediğimi mi sanıyorsun?”
Halil Ağa’nın kaşları kalktı. Aklından geçenler birden diline döküldü:
“O zaman yarın ikiniz birlikte ağırlayın kızları. İki kardeş, bu topraklardaki şanımızı görsün, bilsin.”
Serkan kaşlarını oynatarak Karahan’a bakış attı. Karahan ise başını iki yana sallayıp,
“Olmaz… Yarın işlerim var.” diyerek geçiştirmek istedi.
Ama Halil Ağa bastonunu yere vurdu, sesi sertleşti:
“Olur, olur! İşlerim dediğin şeyleri sen yokken de hallediyoruz. Merak etme.”
Böylece Karahan’ın söyleyecek sözü kalmamıştı. Dedesi ona karşı çıkacak hiçbir kapı bırakmamıştı. Avluda rüzgârın uğultusu, atların kişnemeleri ve Halil Ağa’nın kararlı sesi birbirine karışırken, herkes biliyordu ki ertesi gün artık sıradan bir gün olmayacaktı.
***
Hava kararıp yemek vakti yaklaşırken Tülay kardeşi Neslişah’a dönüp,
“Hadi ablacım, masayı hazırlayalım. Annemle babam yolda geliyorlar.” dedi.
Neslişah, “Tamam abla.” diyerek mutfağa girdi. Tabakları, çatalları, kaşıkları alıp çıktığında avluda babasının telaşlı sesini duydular. Münir, deli dana gibi koşturuyor, avlunun içinde yankılanan sesiyle bağırıyordu:
“Cevriye! Neredesin be kadın? Nereye kayboldun yine?”
Neslişah, babasının sesiyle elindekileri masaya bırakıp ablasının peşinden dışarı koşturdu. Tülay, babasına yaklaşarak,
“Baba, annem bir yere kadar gitti. Yoldaymış, geliyor.” dedi.
Münir başını iki elinin arasına aldı ve dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başladı. Neslişah da Tülay da şaşkınlıkla babalarının yanına çöktüler. Tülay, babasının omzuna dokunarak,
“Baba, kendine gel. Ne oluyor?” diyerek babasının başını yerden kaldırmaya çalışıyordu.
Münir bir süre öyle kaldı. Sonra kapının açılmasıyla başını kaldırıp o yöne döndü. İçeri giren Cevriye’ydi. Münir hızla ayağa kalktı, Cevriye’ye doğru koşturdu ve yakasına yapıştı:
“Sana söylemiştim! Başımıza bela alırız demiştim!”
Cevriye, Münir’in yakasındaki ellerini tutup sertçe aşağı indirdi.
“Ne oluyor be adam? Derdin ne senin?” diye çıkıştı.
Tülay ve Neslişah anne ve babalarını izlerken hâlâ konunun ne olduğunu anlayamamışlardı. Münir, öfkeyle,
“Sana söyledim, buraya gelmeyelim dedim!” diye bağırdı.
Cevriye, Münir’in ne demek istediğini anlamıştı. Ama kızlara dönüp,
“Ne dikiliyorsunuz orada? Geçin içeri, yemeği hazırlayın!” diye bağırdı.
Tülay kaşlarını çatıp annesine döndü:
“Anne… Babam ne diyor? Neden ‘buraya gelmeyelim’ dedi sana?” diye sordu.
Neslişah, ablasının sorduğu sorunun cevabını merakla bekliyordu. Münir, ağlayarak dizlerinin üzerinde yere çöktü. Dudaklarından tek bir isim döküldü:
“Fersah…”
Cevriye öfkeyle Tülay’a döndü:
“Bana bak! Alırım seni ayağımın altına! Ne diyorsam onu yapın!” diye bağırdı.
Tülay, annesinin üzerine daha da giderek,
“Anne, söylesene! Cevap versene! Ne oldu Fersah’a?” diye üsteledi.
Babası gözyaşları içinde, titreyen sesiyle,
“Hastanede… Vurulmuş… Ameliyatta şu anda…” dedi.
Neslişah ve Tülay duydukları karşısında yıkıldılar. Neslişah ayağında ev terlikleriyle avludan çıkıp koşturmaya başladı. Tülay annesine dönüp gözleri dolu dolu, ama sesi sert bir şekilde konuştu:
“Bazen şüpheleniyorum… Neslişah gibi bizi de mi para karşılığında yanına aldın?”
Cevriye kızına öyle bir tokat indirdi ki avlunun içinde tokat sesi yankılandı. Babalarının bile ağlama sesi sustu.
Tülay hızla içeri girip çantasını kaptığı gibi Neslişah’ın peşine düştü. Gözlerinden yaşlar aksa da duruşu sertti. Çünkü biliyordu… Yıllar önce Neslişah’ı bu şehirdeyken vermişlerdi onlara. Daha göbek bağı duruyordu üzerinde.
Bir adam, siyah bir çarşafa sarılı bebeği Cevriye’nin kucağına vermiş, eline bir çantayla para tutuşturmuştu. O sırada Tülay on yaşındaydı. Annesi bebeği alıp Tülay’ın kucağına vermişti. Daha on yaşındayken o bebeğe elinden geldiğince bakmaya çalışmış, hatta adını bile kendisi koymuştu.
Şimdiyse, yıllar önce kucağına verilmiş, büyütüp kardeşi yaptığı bebeğin peşinden eteği bacaklarına dolanarak koşuyordu Tülay. Annesinden daha çok anne olmuştu kardeşlerine. Her ne kadar kendi de çocuk olsa, hep bir anne şefkatiyle yaklaşmıştı onlara. Şimdi biri hastanede canıyla cebelleşirken, diğeri gerçek ailesi bile olmadığını bilmediği ama içtenlikle “abi” dediği adamın acısıyla koşturuyordu.
Tülay, kardeşinin arkasından seslendi:
“Neslişah, beni bekle!”
Ama Neslişah sağır olmuş gibiydi. Tek düşündüğü şey, “Abimi kim, neden vurmuş olsun?” sorusuydu. Önüne bakmadan koştururken ayağı çıkıntılı taş sokağın parkesine takıldı. O hızla savrulup yere düştüğünde canı çok yanmıştı. Ellerini açıp avuçlarından akan kanları gördüğünde gözyaşlarına hâkim olamadı. Ama canı yandığı için ağlamıyordu Neslişah. “Abim vurulduğunda ne kadar canı yanmıştır kim bilir…” diye düşündüğü için ağlıyordu.
Tülay koşup telaşla yanına çöktü:
“Neslişah!” diye seslendi. Kardeşinin ellerinin ve dizlerinin kanadığını gördü. Çantasından çıkardığı mendili Neslişah’ın avuçlarına bastırdı. Kendini ağlamamak için zor tutarken hırkasının koluyla kardeşinin gözyaşlarını sildi. Onun önünde ağlayıp gerçekten çaresiz olduklarını gösteremezdi.
“Kalk gülüm, kalk. Gidip bakalım Fersah’a. O çok güçlü, biliyorsun. Hiçbir şey olmaz.” dedi.
Neslişah ablasının koluna sarılıp hıçkırıklarla,
“Abla… Bir şey olmaz değil mi abime? Eğer ona bir şey olursa dayanamam ben. Hem kim neden vursun abimi? O kimseye yan gözle bakmaz bile…” dedi.
Tülay kardeşinin yüzünü avuçları arasına alıp gözlerinin içine baktı:
“Hiçbir şey olmayacak, merak etme. Kim neden böyle bir şey yapmış öğreniriz. Ama önce Fersah nasıl, ona bakalım. Tamam mı, bir tanem?” dedi.
Ayağa kalkarken düşmenin etkisiyle kenara fırlayan terliği alıp kardeşinin ayağına giydirdi. Ellerinden tutup onu kaldırdı. Neslişah yaralarının acısıyla bir “Ahh…” çekti. Topallayarak ablasının koluna girdi ve ana yola çıktılar. Tülay bir taksi çevirdi.
“Çabuk olun hastaneye gideceğiz.” dedi.
Taksici, “Tamam abla.” diyerek onları hızla hastanenin önüne getirdi. Tülay ödemeyi yaptı, Neslişah’ın koluna tekrar girdi. Hastanenin içine girdiklerinde Tülay hasta kabulde oturan kadına yaklaşıp,
“Fersah Bulut bu hastaneye getirilmiş.” dedi.
Kadın kayıtlardan baktı, sonra yavaşça bakışlarını Neslişah ve Tülay’a çevirdi. Tedirgin olmuş gibi görünüyordu.
“Şu an yoğun bakımda. İkinci kat, sol tarafta.” dedi.
Tülay kadına teşekkür edip Neslişah’ın elinden tuttu. Yoğun bakıma vardıklarında kapı duvardı. Bir süre sağa sola baktı Tülay. İçeriden çıkan kadın doktoru durdurup sordu:
“Fersah Bulut… Vurulmuş. Durumu nedir?”
Doktor, Tülay ve Neslişah’a bakıp,
“Neyi oluyorsunuz?” diye sordu.
“Ben ablasıyım.” dedi Tülay.
Doktor gözlüklerini çıkarıp Tülay’a baktı:
“Hasta getirildiğinde çok kan kaybetmişti. Şanslı ki kurşun karın boşluğuna denk gelmiş. Kurşunu çıkardık ama bir süre yoğun bakımda kalması gerek.” dedi.
O sırada koridorun başında görünen hastane polisleri kendilerine doğru yaklaştılar. Doktora,
“Fersah Bulut…” dedi.
Doktor sakin bir şekilde,
“Konuşacak durumda değil. Yoğun bakıma aldık. Hayati tehlikesi yok ama bir süre yoğun bakımda kalmalı. İki üç gün sonra çıkar, o zaman ifadesini alırsınız.” dedi.
Polisler “Tamam.” diyerek gidecekleri sırada Neslişah koşarak önlerinde durdu. Gözleri dolu dolu, sesi titrek:
“Memur bey… Abimi kim vurmuş? Neden vurmuş?”
Polislerden biri Neslişah’ın dizlerine ve ellerine bakıp,
“Sanırım bir gasp söz konusu. Vuran kişi yakalandı. Cüzdanını istemiş, Fersah Bey de karşı çıkınca adam silahını çıkarıp ateş etmiş.” dedi.
Neslişah şaşkınlıkla,
“Ama nasıl olur? Bir cüzdan için adam mı vurulur?” diye sordu.
Polis başını salladı:
“Biz de bilmiyoruz hanımefendi. Adam gelip teslim oldu, hâlâ ifadesi alınıyor. Abiniz uyandığında vereceği ifade karşısında ne olduğu daha net anlaşılır.”
Neslişah başını sallarken diğer polis dizlerini ve ellerini işaret ederek,
“Siz de kendinize baktırın isterseniz.” dedi ve yanından geçerek uzaklaştılar.
Koridora sessizlik çöktü. Neslişah’ın gözlerinden yaşlar süzülüyor, Tülay kardeşinin elini sıkıca tutuyordu. Şunu çok iyi biliyordu ki artık hayatları eskisi gibi olmayacaktı.
***
Hozankaya’ların konağında masa kurulmuş, sohbet eşliğinde yemeklerini yerlerken Serkan hiç olmadığı kadar neşeliydi. Çünkü büyük dayısı Halil Ağa onu desteklemiş, Karahan’ı da işin içine çekmişti. Köfteden bir tane ısırıp yengesi Berfin Hanım’a döndü.
“Yengem…” dedi bastırarak. “Şu yaptığın köftelerin lezzeti hiçbir yerde yok. Benim diyen aşçı böyle köfte yapamaz.” derken yandan Karahan’ı süzüyordu. İbrahim Bey, Berfin Hanım’ın elini tutup üzerine bir öpücük kondurdu:
“Benim karımın eli lezzetlidir. Taş kaynatsın, suyu içilir.”
Halil Ağa bu neşeli sofrada bıyık altından gülerken aslında ne kadar şanslı olduğunu da biliyordu. Eşini kaybetmiş olsa bile yanında biricik oğlu İbrahim, canından çok sevdiği torunu Karahan ve bir dediğini iki etmediği kıymetli gelini Berfin vardı. Gelin geldiğinden bu yana koca konağı çekip çeviren de oydu. Çalışanlara anlayışla yaklaşır, büyüklerine saygıda kusur etmezdi. “Ben evin hanımıyım.” demez, mutfağa girer kendileri için yemekler yapardı. O konağın ve çevrenin “Berfin Ablası”ydı.
Berfin Hanım gülümseyerek Serkan’a döndü:
“Afiyet olsun oğlum. Ne zaman istersen ben yine yaparım.”
“Sağ ol yengemmm!” dedi Serkan, gözlerinde şımarık bir mutlulukla.
Yemekler yenip sofra toplandığında herkes avluda bir köşeye çekilmiş, Karahan Serkan’ı sıkıştırarak; “Hadi sen aşık oldun benim başımı niye yakıyorsun oğlum, git kendi başını ye.” dedi. Serkan Karahan’a alayla gülüp; “ Olmaz öyle anca beraber kanca beraber.” dedi ve bu defa Karahan’da başını sallayıp güldü. Tam o sırada konağın kapısı gürültüyle çaldı. Çalışanlardan biri koşarak kapıyı açmaya giderken İbrahim Bey eliyle durdurdu.
Biliyordu kimin geldiğini. Çünkü kapıdaki kişiden başka hiç kimse böyle çalamazdı Hozankaya’ların kapısını. Berfin Hanım ve Halil Ağa’nın yüzüne bir hüzün çöktü. Onlar da biliyorlardı kapının ardındakinin kim olduğunu.
Konağın içinde bir anda sessizlik hâkim oldu. Az önceki neşe, kahkahaların sıcaklığı birden yerini ağır bir havaya bıraktı. Halil Ağa bastonunu yanına çekti, gözlerini kapıya dikti. Berfin Hanım ellerini önünde kenetledi, bakışlarını yere çevirdi. İbrahim Bey derin bir nefes aldı, gözlerinde hem şefkat hem de kabullenmiş bir ifadeyle elini konağın o büyük, ahşap ,oyma kapısına attı ve yavaşça kapıyı ardına kadar açtı…