Bu kapıyı böylesine sert çalmaya cesaret eden tek bir kişi vardı: Beşir Poyraz.
Bir zamanlar hayat dolu bir adamdı Beşir. Çok sevdiği karısını kendi elleriyle toprağa vermiş, ailesine neşe getirmesini beklediği bebeği ise o uğursuz gün kara çarşaflı bir kadın tarafından kaçırılmıştı. Nevşehir’in altını üstüne getirmiş, dağ taş dolaşmıştı. Ama ne ölüsünü ne de dirisini bulabilmişti. Zaten bulsa bile, yüzünü bir kere bile göremediği bebeğini nasıl tanıyacaktı? Ne bir iz, ne bir gören… Sanki yer yarılmış da içine girmişti o kadın. İşte o günden sonra Beşir’in aklı paramparça olmuştu.
Ona sahip çıkan tek kişi, dostu İbrahim Hozankaya'ydı. Kapıyı açtığı gibi açtı kollarını dostuna. Beşir koşarken, gözleri dolu dolu, o titrek sesiyle:
“İbooo!” diye bağırdı. Sarılırken bir sağa bir sola sallandı, ağıtlar yaktı:
“Ben sevdiğimi toprağa verdim İbooo… Ben yavrumu bulamadım!”
Berfin Hanım, yıllardır şahit olduğu bu yakarışa yine dayanamadı, gözyaşları inci gibi süzüldü yanaklarından. Halil Ağa derin bir nefes aldı, sakalını avuçladı. Serkan’ın boğazına bir yumru düğümlendi, başını sallayıp Karahan’a baktı.
Karahan ayağa kalktı, bir zamanlar birlikte top oynadığı adamın yanına yürüdü. Yumuşak bir ses tonuyla,
“Beşir amca…” dedi.
Beşir, gözlerini Karahan’a çevirdi. Yavaşça İbrahim’in kollarından ayrılırken Karahan kapıdaki yardımcıya işaret etti. Yardımcı ne istediğini anlamıştı. Koşup getirdi ve elindeki topu Karahan’a uzattı.
Karahan’ın elinde topu gören Beşir’in yüzü bir anda değişti. Heyecanla ellerini çırptı. Yıllar önce Karahan’ın ona koşarak top getirdiği günlerdeki sevinci gibi… Ama şimdi tam tersi olmuştu. Beşir, sevdiklerinin kaybıyla aklını yitirmiş, bir çocuk gibi davranıyordu.
Karahan bunu biliyordu. Onu acısından çekip çıkarmak istiyordu. Çünkü Beşir ne zaman İbrahim’i görse, kayıpları ve acıları yeniden canlanıyordu.
İbrahim, oğluna ve dostuna bakıp başını salladı. İçinden tekrar Allah’a şükretti; kendine böyle bir evlat verdiği için..
***
Gece yarısı olmuştu. Hastanenin yoğun bakımının önünde, koltukta yan yana oturuyorlardı Tülay ve Neslişah. Tülay’ın gözleri ağır ağır kapanıyor, başı yavaşça Neslişah’ın omuzuna düşüyordu. Tam o sırada koridorun başında anneleri Cevriye ve babaları Münir göründü.
“Sonunda gelebildiler…” dedi Neslişah burnundan soluyarak, öfkesini gizlemeden.
Tülay, kardeşinin öfke dolu sesine gözlerini açtı ve ilk gördüğü kişi annesiydi. Kızlarının önünde dikilen Cevriye, tersler gibi konuştu:
“Siz hâlâ buradamısınız?”
Tülay derin bir nefes alıp ayağa kalktı.
“Pardon anne… Daha önemli bir işimiz vardı da biz mi bilmiyoruz?” dedi.
Cevriye kızının kolunu sertçe tuttu:
“İkiniz de eve gidiyorsunuz. Yarın sabah işiniz var, unuttunuz mu?”
Bu defa Neslişah dayanamadı.
“Sen ne diyorsun anne, Allah aşkına! İçeride yatan senin oğlun, farkında değilsin galiba!” dedi.
Münir, uzakta duvara yaslanmış, her zamanki gibi tartışmalarına müdahale bile etmiyordu.
Cevriye bu defa Neslişah’a bakıp alaycı bir sesle konuştu:
“Senin ağzın da baya açıldı bakıyorum. Üniversite sana baya yaramış.”
Neslişah dişlerini sıksa da annesine cevap vermedi. Cevriye devam etti:
“Biz de biliyoruz içeride yatanın oğlumuz olduğunu.”
Sonra göz ucuyla kocasına baktı ve ekledi:
“Peki sen biliyor musun abinin neden vurulduğunu?”
Neslişah, annesinin bir şeyler bildiğinden artık emindi. Tülay’la aynı anda sordular:
“Neden?”
Cevriye parmağıyla sus işareti yapıp sağa sola baktı. Sonra dudaklarından o sözler döküldü:
“Fersah kumar oynuyormuş. Dünya kadar borç yapmış. Ödeyemeyince de peşine düşmüşler. Taa Denizli’den beri takip ediyorlarmış.”
Neslişah’ın gözleri büyüdü.
“Borç için neden böyle bir şey yapsınlar ki?” dedi.
Tülay araya girdi:
“Öde anne… Fersah’ın ne kadar borcu varsa öde.”
Cevriye kızına sert bir bakış attı, dişlerinin arasından tısladı:
“Benim o kadar parayı ödeyecek birikimim mi var, salak kızım!”
Neslişah titreyen sesiyle sordu:
“Ne kadar ki borcu?”
Cevriye bombayı patlattı:
“Beş milyon… Tam beş milyon!”
Tülay da Neslişah da şaşkınlıkla annelerine baktılar. Tülay önce inanamadı:
“Yalan söylüyorsun…” dedi.
Ama annesi sert bir şekilde karşılık verdi:
“Yalan söylüyorum öyle mi Tülay?” diyerek çantasından telefonunu çıkardı. Kayıtlı olmayan bir numaradan gelen mesajı kızına gösterdi.
Ekranda :
“Merak etme, öldürmeyeceğiz. Ama ölmekten beter olacak. Size iki ay mühlet. Beş milyonu ne yapıp edip toplayın. Yoksa tüm aile nasibini alır. Nereye giderseniz gidin, ensenizdeyim.” yazıyordu.
Neslişah telefonu hızla annesinin elinden çekip mesaj gelen numarayı aradı. Ama telesekreterin sesi yankılandı:
“Böyle bir numara bulunmamaktadır.”
Cevriye telefonu geri aldı:
“Senin düşündüğünü ben düşünmedim mi sanıyorsun? O yüzden… Şimdi eve gidin ve dinlenin. Sabahleyin o kuyumcunun peşine düşeceksiniz. Bana bak Tülay… Ne yap et, o oğlanı kendine bağla. Bir an önce para koparmamız lazım, haberin olsun.”
İki kardeş birbirlerine baktılar. Annelerinin söyledikleri üzerine, onca parayı nasıl iki ayda toplayacaklarını bilmiyorlardı.
Tülay derin bir nefes aldı:
“Hadi Neslişah, gidelim.” dedi.
Birlikte hastanenin giriş katına indiler. Neslişah ablasına dönüp:
“Abla… Abim bu kadar borcu nasıl yapmış olabilir? Sen hiç fark etmedin mi kumar oynadığını?”
Tülay çaresizce başını salladı. Söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Çünkü o da bilmiyordu Fersah’ın nasıl bu kadar borca girdiğini.
Dışarı çıktıklarında Tülay taksi çağırmak için birkaç adım attı. Ama ablasının koluna giren Neslişah, yumuşak bir sesle,
“Eve yürüyerek dönelim abla… Hem biraz hava almış oluruz.” dedi.
Tülay kardeşinin dizlerine baktı.
“Emin misin gülüm? Baksana, dizlerine de pansuman yaptırmadın.” dedi.
Neslişah başını salladı. Hastanenin lavabosunda ellerini ve dizlerini yıkamış, kuruyan kanları temizlemişti. Acısı hâlâ tazeydi ama yürümek istiyordu.
“Peki madem…” dedi Tülay, derin bir nefes alarak.
İki kardeş kol kola yürümeye başladılar. Gece sessizdi, sokak lambalarının solgun ışığı taş kaldırımlara düşüyor, gölgeleri yan yana uzuyordu. Neslişah’ın adımları biraz yavaş, biraz topallayarak ilerliyordu ama ablasının koluna sıkıca tutunmuştu. Tülay da onun her adımında yanında, destek olmak için hazırdı.
Yollar sessizdi, rüzgâr hafifçe esiyor, Nevşehir’in taş sokaklarında geceye özgü bir serinlik dolaşıyordu. İki kız kardeş, yaşadıkları bütün acılara rağmen birbirlerine yaslanarak yürüyordu. O an, bütün yükleri, bütün sırları, bütün korkuları bir kenara bırakmış gibiydiler. Çünkü biliyorlardı: Ne olursa olsun, yan yana olduklarında daha güçlüydüler.
***
Hozankaya'ların avlusunda bu defa hüzünle karışık gülüşme sesleri yankılanıyordu. Çünkü İbrahim Bey Beşir’in kalesinde, Serkan da Karahan’ın kalesindeydi. Karahan topu bilerek Beşir amcasına kaptırıyor, Serkan da bilerek gol yiyordu. Tek amaçları, Beşir amcalarının gol attığında bir çocuk gibi sevinç seslerini duymaktı.
Karahan yine Beşir amcasına topu kaptırınca Beşir heyecanla bağırdı:
“Karahan amca, Karahan amca! İyi izle!”
Hızla topa vurdu. Top avlunun duvarından aşıp sokağa düştü. Karahan gülümseyip,
“Topu getirin.” dese de Beşir,
“Atan alır, atan alır!” diyerek koşarak bahçeden çıktı.
Bir süre sonra dışarıdan Beşir’in sesi duyuldu:
“Alev!”
Karahan ve Serkan birbirlerine bakıp dışarı koştular. Arkalarından İbrahim Bey de adımlarını hızlandırdı.
Sokak lambasının altında Beşir, bir kadının dizlerine sarılmıştı. Yanlarında başka bir kadın, Beşir’i diğer kadının dizlerinden ayırmaya çalışıyordu. Hızla yanlarına koştuklarında Serkan eğilip Beşir’i tutan kadına baktı.
“Gülay…” dedi.
Tülay başını kaldırıp donmuşçasına Serkan’a baktı.
“Serkan Bey…” dedi kısık sesle.
Neslişah şaşkınlık içindeydi. Çünkü Beşir hâlâ Neslişah’ın dizlerine sarılıp endişeyle bağırıyordu:
“Alev, ne oldu sana Alev!”
Karahan öne çıkıp,
“Beşir amca, gel hadi gidelim. O Alev değil.” dese de Beşir onu duymuyordu.
Karahan Neslişah’a yaklaşıp yumuşak bir sesle,
“Korkma… Sana zarar vermez. Özel bir durumu var sadece.” dedi.
Neslişah, Karahan’ın ne demek istediğini anlamıştı. Elini uzatıp Beşir’in başını okşadı.
“Benim adım Alev değil… Benim adım Ayça.” dedi.
Beşir başını kaldırıp şaşkınlıkla,
“Ayça mı?” diye sordu.
Neslişah başını sallayıp gülümsedi. Beşir hızla ayağa kalkıp Karahan’ın arkasına geçti. Karahan, kızlara dönüp,
“Kusura bakmayın… Anlamışsınızdır.” derken İbrahim Bey olup biteni kapının önünden izliyordu.
Neslişah hafifçe başını sallarken Karahan’ın gözleri, Neslişah’ın dizlerindeki çiziklere takıldı. O sırada Beşir’in eli Karahan’ın arkasından uzanıp Neslişah’ın dizlerini gösterdi.
“Karahan amca… İyileştir onu, iyileştir!” dedi.
Karahan Beşir amcasına dönüp,
“Sen merak etme amca. Hadi topunu al, içeri geç. Ben hemen geliyorum.” dediğinde , Beşir elinde topla içeri doğru koştu. İbrahim Bey , gel Beşir elini yüzünü yıkayalım diyerek onu içeri götürdü.
Bu sırada Serkan, Tülay’a dönüp:
“Gülay Hanım, saat baya geç oldu. İsterseniz biz sizi bırakalım.”
Neslişah hemen araya girdi:
“Gerek yok, kaldığımız yer yakın.” dedi.
Ama Serkan ısrarla,
“Olmaz öyle. En azından sokağınıza kadar eşlik edelim.” deyince Tülay, Neslişah’a dönüp sorun olmaz der gibi bir bakış attı.
Üçü birlikte önden yürümeye başladılar. Serkan arkasına dönüp Karahan’a işaret etti:
“Hadi kuzen, gelsene.”
Karahan dişlerini sıkıp birkaç adım arkalarından yürümeye başladı. Tülay ve Serkan önden yürürken, arkalarında Neslişah; Neslişah’ın arkasında ise Karahan vardı.
Köşeyi döndüklerinde Neslişah birden duraksadı. Elini duvara koydu. Sabahtan beri hiçbir şey yememişti. Dizlerinin acısını sıcağı sıcağına anlamasa da zaman geçtikçe hissetmeye başlamıştı.
Arkadan gelen Karahan, Neslişah’ın duvara tutunup dizlerine baktığını gördü. Gözleri ayaklarına kaydı. Ev terliklerini fark etti. “Neden bu saatte ev terlikleriyle dışarı çıkmış ki?” diye düşündü. Dizlerindeki yaralar da hâlâ tazeydi.
Ne olduğunu sorsam mı derken, sonra içinden,
“Bana ne canım… Kaldırıp seni ilgilendirmez derse, gündüz yaşadığımızı tekrar yaşamak istemiyorum.” diye geçirdi.
Karahan sessizce yürümeye devam etti.
Ancak Neslişah’ın yanından geçerken genç kız bir an düşecek gibi oldu, dengesini yitirdi. Karahan sanki bu anı bekliyormuşçasına hızla uzanıp onun kolundan tuttu, kendine çekti ve bir kolunu beline sardı. Neslişah’ın gözleri ağır ağır kapanıyor, “bırak beni” diyemeden karanlığa çekiliyordu.
Arkasını dönüp kardeşinin bayıldığını gören Tülay, koşarak “Nesli…” diyecekken, Karahan ve Serkan’ın yanlarında olduğunu hatırlayıp “Ayça!” diyerek koşturdu. Karahan, Neslişah’ı çoktan kucağına almıştı bile. Serkan’a seslendi:
“Hemen arabayı getir!”
Tülay, iki arada bir derede ne yapacağını bilmez halde Karahan’ın kucağındaki Neslişah’ın elini tutmuştu.
“Ablacım, ne olur uyan… Lütfen uyan!” diyordu.
Tülay’ın endişesini gören Karahan, sakin ama kararlı bir sesle,
“Merak etme. Tansiyonu düşmüş olmalı.” dedi.
Tülay’nın gözleri dolu dolu, hâlâ kardeşinin elini sıkıca tutarken önlerinde siyah bir araç durdu. Serkan yanlarına gelip,
“Git gel uzun sürer diye adamlardan birini aradım.” dedi.
Karahan başını salladı:
“İyi yapmışsın.”
Araçtan inen adam arka kapıyı açtı. Tülay önce bindi, Karahan da Neslişah’ın başını özenle Tülay’ın dizlerine koydu. Direksiyona geçtiğinde yan koltuğa Serkan oturdu.
Hastaneye vardıklarında Serkan koşup doktorlara haber verdi. Acilden sedyeyle hemşire ve bir doktor çıktı. Neslişah’ı sedyeye yatırıp acil müdahale odasına aldılar. Önce bilinci yerinde mi diye kontrol ettiler. Ardından tansiyonunu ölçtüler. Doktor Karahan’a dönüp,
“Tansiyonu düşmüş, o yüzden baygın.” dedi.
Hemşire, doktorun söylediği serumu bağladı. Tülay kardeşinin başında sandalyeye oturup elini sıkıca tutuyordu. Serkan ve Karahan da başlarındaydı.
Doktor, Karahan’a halini hatırını sorduktan sonra,
“Dizlerine de pansuman yapılsın.” dedi.
Sonra hemşireye seslenip, başka hastalarla ilgilenmeye gitti.
Bir süre sonra hemşire pansuman aletleriyle geldi. Gazlı bez, alkol, batikon çıkardı. Tam pansumana başlayacağı sırada acile kucağında çocukla bir adam girdi:
“Çabuk olun! Merdivenden düştü, başı kanıyor!” diye bağırdı.
Hemşire o tarafa dönünce, Karahan;
“Siz gidin.” dedi.
Pansuman aletlerine yaklaştığında Serkan, Karahan’a bakıp,
“Hadi kuzen, sen yaparsın.” diyerek göz kırptı.
Tülay, Serkan’ın neden böyle söylediğini anlamamıştı. Ama Serkan eğilip fısıltıyla,
“Doktorluğu bıraktı bu salak.” dedi.
Karahan yavaşça pansuman yapmaya başladı Neslişah’a. Önce dizlerini temizledi, gazlı bezle sardı. Ardından Tülay, kardeşinin avuç içlerini gösterdi. Karahan elini tutup avuçlarına da pansuman yaparken :
“Nasıl oldu bunlar?” diye sordu.
Tülay anında bir yalan uydurdu:
“Çöp atmaya çıkınca köpek kovalamış. Kaçarken düştü. Ben peşinden gitmeseydim bir de köpek ısıracaktı.”
Karahan içinden; “Ev terlikleriyle çıkmış olmasının nedeni de bu olmalı demek…” diye düşündü.
Pansuman biterken Neslişah gözlerini araladı. Sağa sola bakınıp kısık bir sesle,
“Abla…” dedi.
Tülay elini tutup,
“Buradayım ablacım. Sakın kalkma.” diyerek kardeşini omzuna dokunup geri yatırdı.
“Abla… Karnım çok aç.” dedi Neslişah. Karahan ve Serkan’dan haberi yoktu.
Tülay hemen cevap verdi:
“Tamam bir tanem. Şimdi hastanedeyiz. Bayıldın. Serumun bitsin, eve dönerken bir şeyler alırız.”
Neslişah başını salladı:
“Evde yemek vardı…”
“Tamam gülüm, evdeki yemekleri ısıtırız o zaman.” dedi Tülay.
Neslişah başını sallarken gözlerini tekrar kapadı.
Serum bitip biraz daha kendine geldiğinde, hemşire gelip iğneyi çıkardı ve koluna bant yapıştırdı. Ardından doktor gelip,
“Artık götürebilirsiniz, dinlenmesi yeterli.” dedi.
Neslişah ayağa kalktı. Önce bir anlığına sendeledi ama kısa süre sonra toparladı.
“Artık eve gidelim abla.” dedi.
Tülay hemen koluna girerek,
“Gidelim abacığım.” diye karşılık verdi.
Karahan ve Serkan’ın da yanlarında olduğunu, hâlâ yatarken görmüştü. Hep birlikte hastanenin kapısından çıktılar. Serkan arabayı getirip binmelerini bekledi. Motorun sesi sokakların sessizliğine karışırken dikiz aynasından arkada oturan Neslişah’a baktı Karahan. Yüzü solgundu ama gözlerinde bir direnç vardı bu güzel kızın.
Sokak lambalarının solgun ışıkları altında kızların evinin kapısına geldiklerinde, Serkan aracı durdurdu. Tülay kapıyı açıp araçtan indiğinde Serkan da indi. Neslişah da elini kapının koluna atıp bir an durdu. Karahan önüne baksa da Neslişah’ın hâlâ arka koltukta olduğunu biliyordu.
Ve Neslişah “İyi geceler.” dediği an, onunla aynı anda Karahan da “Geçmiş olsun.” dedi.
Kapıyı açıp araçtan indi ve ablasının açtığı ahşap kapıdan hızla eve girdi...