Hakkâri’nin dağlarında gece iyice kararmıştı. Rüzgâr eski taş evin duvarlarına çarpıyor, kapı hafif hafif sallanıyordu.
Azad arabayı evin önünde durdurdu.
Kapıyı açtı.
Arka koltukta yarı baygın halde olan Havin’i kolundan çekerek indirdi.
Havin başını zor tutuyordu.
“Beni… bırak…”
Azad sert bir şekilde onu sürükledi.
“Sus!”
Kapıyı tekmeyle açtı ve Havin’i içeri götürdü.
Ev eskiydi.
İçeride sadece bir masa ve birkaç kırık sandalye vardı.
Azad Havin’i içeri sürükledi ve sert bir şekilde yere itti.
Havin yere düştü.
Başörtüsü biraz kaymıştı, nefesi hızlanmıştı.
Korkuyla geri geri çekildi.
“Azad… yapma…”
Azad gözlerini ona dikti.
Yüzünde karanlık bir ifade vardı.
“Yıllardır seni bekledim.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Artık benim olacaksın.”
Havin başını salladı.
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Ben evliyim…”
Sesi titriyordu.
“Günah… yapma.”
Azad alaycı bir şekilde güldü.
“Günah mı?”
Bir anda Havin’e doğru eğildi.
Onu kolundan yakaladı ve kendine çekti.
Havin korkuyla bağırdı:
“Bırak beni!”
Azad yüzünü ona yaklaştırdı.
Onu öpmeye çalıştı.
Havin tüm gücüyle Azad’ı itti.
“Yardım edin!”
Ayağa kalkıp kapıya doğru koşmaya çalıştı.
Ama Azad hemen arkasından yetişti.
Bir anda elini kaldırdı ve Havin’e sert bir tokat attı.
ŞAK!
Havin tekrar yere düştü.
Baş dönmesiyle yere tutundu.
“Lütfen…”
Azad öfkeyle onun üzerine doğru eğildi.
Havin kaçmaya çalıştı ama Azad onu tuttu.
Sonra üstüne çıktı.
Havin korkuyla çırpınıyordu.
“Azad yapma! Allah’tan kork!”
Ama Azad artık kontrolünü kaybetmişti.
Elini kemerine götürdü.
Kemerini çözmeye başladı.
Havin ağlıyordu.
“Yapma… lütfen…”
Tam o anda dışarıdan bir ses duyuldu.
Önce kapı sert bir şekilde açıldı.
Sonra dağların içinde yankılanan bir ses duyuldu.
“HAVİN!”
Bu Baran’ın sesiydi.
Havin bir anda başını kaldırdı.
“Baran!”
Azad şaşkınlıkla kapıya döndü.
Kapının önünde Baran duruyordu.
Arkasında birkaç asker vardı.
Baran’ın gözleri öfkeyle doluydu.
“Onu bırak.”
Azad yavaşça ayağa kalktı.
“Geç kaldın.”
Baran bir adım daha yaklaştı.
Sesi buz gibiydi.
“Onu bırak dedim.”
Havin ağlayarak Baran’a bakıyordu.
“Baran…”
Baran gözünü Azad’dan ayırmadan konuştu.
“Havin… korkma.”
Sonra silahını kaldırdı.
“Her şey bitti.”
Hakkâri’nin dağlarında eski evin içi buz gibi bir sessizliğe büründü.
Kapının önünde Baran duruyordu.
Elinde silahı vardı.
Gözleri ateş gibi yanıyordu.
Yerde ağlayan Havin, Baran’ı görünce nefes nefese konuştu.
“Baran…”
Baran’ın bakışları bir an Havin’e kaydı.
Onu yerde görünce içindeki öfke daha da büyüdü.
Sonra tekrar Azad’a baktı.
Sesi sertti.
“Onu bırak.”
Azad yavaşça geri çekildi ama yüzünde hâlâ alaycı bir gülümseme vardı.
“Demek sonunda geldin.”
Baran bir adım daha yaklaştı.
“Son kez söylüyorum… ondan uzaklaş.”
Azad güldü.
“Geç kaldın komutan.”
Bu söz Baran’ın sabrını taşırdı.
Baran hızla ilerledi ve Azad’ın yakasına yapıştı.
İkisi bir anda boğuşmaya başladı.
Azad Baran’a yumruk attı.
Baran yaralı omzuna rağmen geri çekilmedi.
Bir yumruk da o attı.
PAT!
Azad yere sendeledi ama hemen kalktı.
“Sen benim hayatımı mahvettin!” diye bağırdı.
Baran öfkeyle cevap verdi.
“Sen kendi hayatını mahvettin.”
Azad bir anda Baran’ın üzerine atladı.
İkisi yere düştü.
Evde masa devrildi.
Sandalyeler kırıldı.
Havin korkuyla bağırdı.
“Yapmayın!”
Azad yerdeki bir bıçağı gördü.
Hemen eline aldı.
Havin çığlık attı.
“Baran dikkat!”
Azad bıçağı kaldırdı ve Baran’a saldırmaya çalıştı.
Ama tam o anda kapıdan askerler içeri girdi.
“Silahını bırak!”
Yavuz bağırdı.
Azad bir an durdu.
Ama sonra kaçmaya çalıştı.
Baran son gücüyle ayağa kalktı ve Azad’ı yakaladı.
İkisi tekrar yere düştü.
Bu sefer askerler hemen üzerine atladı.
Azad’ın kollarını arkadan tuttular.
Yavuz kelepçeyi çıkardı.
Klik!
Azad’ın elleri kelepçelendi.
Azad bağırıyordu.
“Bırakın beni!”
Ama artık çok geçti.
Askerler onu dışarı götürdü.
Evde sadece Baran ve Havin kaldı.
Havin hâlâ yerde oturuyordu.
Titriyordu.
Baran hemen onun yanına geldi.
Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.
“Havin…”
Havin bir anda Baran’a sarıldı.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Çok korktum…”
Baran onu sıkıca tuttu.
“Bitti.”
Saçını okşadı.
“Artık kimse sana zarar veremez.”
Havin gözyaşları içinde fısıldadı.
“Sen gelmeseydin…”
Baran başını salladı.
“Ben her zaman geleceğim.”
Bir süre öylece sarılı kaldılar.
Dışarıda asker araçlarının ışıkları görünüyordu.
Azad götürülüyordu.
Havin yavaşça Baran’a baktı.
“Eve gidelim mi?”
Baran hafifçe gülümsedi.
“Evet… eve gidelim.”
Sonra Havin’i nazikçe ayağa kaldırdı.
Ve birlikte kapıdan çıktılar.
Dağların soğuk gecesinde artık sadece tek bir şey vardı:
Hakkâri’nin soğuk dağ gecesinde asker aracı yavaşça lojmanın önünde durdu.
Baran kapıyı açtı.
Önce Havin indi.
Hâlâ biraz sersemlemişti. Başındaki darbe yüzünden yürürken zorlanıyordu.
Baran hemen kolundan tuttu.
“Dikkat et.”
Havin başını hafifçe salladı.
“İyiyim…”
Ama sesi çok yorgundu.
İkisi birlikte eve girdiler.
Ev sessizdi.
Baran kapıyı kapattı ve hemen mutfağa gitti.
Dolaptan ilk yardım çantasını çıkardı.
Sonra Havin’e baktı.
“Gel, otur.”
Havin koltuğa oturdu ama biraz huzursuz görünüyordu.
Baran yanına diz çöktü.
Pamuk ve antiseptik çıkardı.
“Başına darbe aldın. Pansuman yapmam lazım.”
Havin hemen geri çekildi.
“Gerek yok.”
Baran kaşlarını çattı.
“Havin.”
Havin başını çevirdi.
“Ben iyiyim.”
Baran hafifçe iç çekti.
“Sana tokat attı… başına vurdu. Kanamış.”
Havin başörtüsünü biraz daha düzeltti.
“Ben hallederim.”
Baran onun bu utangaç halini görünce sesini yumuşattı.
“Havin… ben senin eşinim.”
Bir an sessizlik oldu.
Havin gözlerini yere indirdi.
Baran yavaşça konuştu.
“Sana zarar vermeyeceğim.”
Havin sonunda yavaşça başını salladı.
“Tamam…”
Baran dikkatlice başörtüsünü biraz kaldırdı.
Yarayı görünce kaşları çatıldı.
“Biraz açılmış.”
Pamukla nazikçe temizlemeye başladı.
Havin acıyla hafifçe gözlerini kapattı.
“Acıyor mu?”
Havin fısıldadı.
“Biraz.”
Baran çok dikkatli hareket ediyordu.
Sanki kırılacak bir şey tutuyormuş gibiydi.
Sonunda bandajı sardı.
“Tamam.”
Havin yavaşça elini başına götürdü.
“Teşekkür ederim.”
Baran hafifçe gülümsedi.
“Ben teşekkür ederim.”
Havin şaşırdı.
“Neden?”
Baran ona baktı.
“Çünkü hâlâ buradasın.”
Bu söz Havin’in gözlerini doldurdu.
Bir süre ikisi de sessiz kaldı.
Gece çok ilerlemişti.
Baran ayağa kalktı.
“Sen yat.”
Havin tereddüt etti.
“Ya sen?”
Baran koltuğu gösterdi.
“Ben burada uyurum.”
Havin hemen başını salladı.
“Hayır.”
Baran şaşırdı.
Havin çekinerek konuştu.
“Bugün… çok korktum.”
Sesi titriyordu.
“Yalnız kalmak istemiyorum.”
Baran bir an durdu.
Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Yatak odasına gittiler.
Havin yatağın bir tarafına oturdu.
Baran diğer tarafına.
İkisi de biraz utangaçtı.
Ama aynı zamanda huzurluydular.
Lambayı kapattılar.
Oda karanlığa gömüldü.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Havin yavaşça konuştu.
“Baran…”
“Evet?”
“Bugün… beni kurtardığın için teşekkür ederim.”
Baran karanlıkta tavana bakıyordu.
“Seni her zaman korurum.”
Bir süre sonra Havin yavaşça ona biraz daha yaklaştı.
Korkudan hâlâ titriyordu.
Baran bunu fark etti.
Sessizce elini uzattı.
Havin’in elini tuttu.
“Artık güvendesin.”
Havin gözlerini kapattı.
Ve o gece…
İlk defa gerçekten huzurlu bir şekilde uyudu.
Sabah güneşi yavaş yavaş Hakkâri’nin dağlarının üzerinden doğuyordu.
Evde sessizlik vardı.
Havin erken uyanmıştı.
Sessizce kalktı, abdest aldı ve odanın köşesine seccadesini serdi.
Namaza durdu.
Dua ederken sesi çok hafifti.
“Allah’ım… Baran’ı koru. Bizi de koru…”
Tam o sırada yatakta uzanan Baran gözlerini açtı.
Havin’i namaz kılarken görünce onu izlemeye başladı.
Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
Namaz bitince Havin ellerini açtı.
“Şükürler olsun…”
Tam seccadeyi toplayacağı sırada kapı çaldı.
TOK TOK TOK.
Havin şaşırdı.
“Bu saatte kim olabilir?”
Baran yataktan kalktı.
“Ben bakarım.”
Üzerine hızlıca bir şey giydi ve kapıya gitti.
Kapıyı açtığında bir an durdu.
Kapının önünde annesı duruyordu.
Orta yaşlı, sert bakışlı bir kadındı.
Baran şaşkınlıkla konuştu.
“Anne…?”
Kadın içeri bakarak konuştu.
“İçeri almayacak mısın?”
Baran hemen kenara çekildi.
“Tabii.”
Kadın içeri girdi.
Evi inceleyerek etrafına baktı.
Tam o sırada mutfaktan Havin çıktı.
Başörtüsü düzgün, sade bir elbise giymişti.
Baran konuştu.
“Anne… bu Havin.”
Havin saygıyla başını eğdi.
“Hoş geldiniz.”
Ama Baran’ın annesi ona yukarıdan aşağıya baktı.
Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı.
“Bu mu senin evlendiğin kız?”
Baran kaşlarını çattı.
“Anne.”
Kadın küçümseyici bir şekilde konuştu.
“Daha çocuk gibi.”
Sonra Havin’in başörtüsüne baktı.
“Bir de böyle kapalı…”
Havin utançla gözlerini yere indirdi.
Kadın devam etti.
“Ben oğluma böyle bir gelin hayal etmemiştim.”
Evde ağır bir sessizlik oluştu.
Havin’in gözleri dolmuştu ama konuşmadı.
Tam o anda Baran sert bir şekilde konuştu.
“Yeter anne.”
Kadın şaşırdı.
“Ne demek yeter?”
Baran kararlı bir sesle devam etti.
“Bu benim eşim.”
Havin başını kaldırdı.
Baran devam etti.
“Ve ona saygısızlık edilmesine izin vermem.”
Kadın alaycı bir şekilde güldü.
“Demek karının tarafını tutuyorsun.”
Baran hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Evet.”
Sonra Havin’e baktı.
“Çünkü o bunu hak etmiyor.”
Havin’in gözlerinden sessizce yaşlar akıyordu.
Baran’ın annesi bir süre sessiz kaldı.
Sonra koltuğa oturdu.
“Bakıyorum da seni tamamen etkilemiş.”
Baran sakin ama net bir şekilde konuştu.
“Havin iyi bir insan.”
Havin hemen konuştu.
“Ben çay koyayım.”
Ama Baran nazikçe onun kolunu tuttu.
“Sen otur.”
Sonra annesine döndü.
“Çayı ben koyarım.”
Baran mutfağa giderken Havin hâlâ sessizce oturuyordu.
Baran’ın annesi ona bakarak konuştu.
“Demek oğlumu böyle etkiledin.”
Havin sakin bir sesle cevap verdi.
“Ben kimseyi etkilemedim.”
Kadın kaşlarını kaldırdı.
“Öyle mi?”
Havin yavaşça konuştu.
“Ben sadece eşime saygı duyuyorum.”
Kadın bir şey söylemedi.
Ama yüzündeki sert ifade hâlâ değişmemişti.
Mutfağında Baran çay hazırlarken kendi kendine düşündü.
“Kim olursa olsun… Havin’i koruyacağım.”