Hakkâri’nin dağları o sabah yine sessizdi. Köyün küçük evlerinden birinde yaşayan Havin, her zamanki gibi erkenden uyanmıştı.
Üzerine uzun siyah elbisesini giydi, başörtüsünü dikkatlice bağladı. Aynaya kısa bir an baktı. Yüzü gençti ama gözlerinde erken büyümüş bir insanın yorgunluğu vardı.
Annesi yıllar önce vefat etmişti. O günden sonra evde sadece babası ve sessizlik kalmıştı.
Havin mutfağa gidip kahvaltıyı hazırladı. Babası o sabah gergin görünüyordu. Sürekli kapıya bakıyor, sigarasını arka arkaya yakıyordu.
Bir süre sonra kapı sertçe çalındı.
Babası hemen kapıya gitti.
Kapıda Azad Kaya vardı.
Uzun boylu, sert yüzlü bir adam… köyde herkesin çekindiği biri.
Havin mutfaktaydı. Babası ona seslendi.
“Havin! Misafire çay getir.”
“Tamam baba…”
Havin tepsiye iki bardak çay koydu ve salona doğru yürüdü. Kapıya yaklaşırken içeriden konuşmalar duydu.
Tam içeri girecekti ki babasının söylediği sözler onu kapının önünde durdurdu.
Babası gergin bir sesle konuşuyordu.
“Bak Azad… borcumu ödeyeceğim dedim ama… durumlar kötü.”
Azad’ın sesi daha soğuktu.
“Borcun az değil.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra babası yavaşça söyledi:
“Havin’i sana vereyim. Borcu kapatalım.”
Havin’in elindeki tepsi hafifçe titredi.
Kalbi sanki bir anda durdu.
Kapının arkasında donup kalmıştı.
Azad kısa bir kahkaha attı.
“Zaten ben de onu istiyorum.”
Babası tekrar konuştu.
“Öyleyse mesele kapanır. Kız artık senin sözlün.”
Havin’in gözleri doldu.
Babası…
Onu bir borç karşılığında veriyordu.
Ama Havin kapıyı açmadı.
İçeri girip hiçbir şey duymamış gibi yaptı. Tepsiyi masaya bıraktı.
Başını yere eğdi.
“Çayınız…”
Azad’ın gözleri Havin’in üzerindeydi.
Uzun uzun ona baktı.
Havin ise gözlerini kaldırmadı.
Azad hafifçe gülümsedi.
“Demek artık sözlüyüz Havin.”
Havin’in kalbi acıyla sıkıştı ama sesini çıkarmadı.
Babası sanki normal bir şey konuşuyormuş gibi başını salladı.
“Evet.”
O an Havin anladı.
Artık hayatı…
kendisine ait değildi.
Azad ayağa kalktı. Havin’in yanına yaklaştı ve elini tutmak istedi.
Ama Havin hemen geri çekildi.
Sesi korkuyla titriyordu.
“Yapma… günah…”
Azad’ın yüzünde kısa bir öfke belirdi.
Ama sonra sakinleşti.
Eğilip Havin’e baktı.
“Alışırsın.”
Sonra kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkarken arkasını dönüp şöyle dedi:
“Yarın seni arkadaşlarımla tanıştıracağım Havin. Hazır ol.”
Havin o an bunun sıradan bir davet olduğunu sandı.
Ama bilmediği bir şey vardı.
Azad’ın aklında çoktan karanlık bir plan oluşmuştu.
Ve o gece…
Havin hayatının en korkunç gecesini yaşayacaktı.
Hakkâri’de akşamlar erken çökerdi. Dağların arasındaki yollar gece olunca daha da ıssızlaşır, rüzgâr bile daha sert eserdi.
O akşam Havin’in içi huzursuzdu.
Kapının önünde Azad bekliyordu. Arabasına yaslanmış, sabırsızca sigara içiyordu.
Havin kapının eşiğinde durdu.
“Gitmek istemiyorum…” dedi sessizce.
Babası sert bir sesle cevap verdi:
“Saçmalama. Sözlün çağırmış, gideceksin.”
Havin başını eğdi. İçindeki korkuyu kimse görmüyordu.
Yavaşça arabaya bindi.
Azad arabayı çalıştırdı. Bir süre sessizce sürdü. Köyden uzaklaştıkça yollar daha karanlık ve ıssız olmaya başladı.
Havin camdan dışarı baktı.
“Arkadaşların nerede?” diye sordu çekinerek.
Azad hafifçe gülümsedi.
“Gelecekler.”
Ama araba köyden oldukça uzak, boş bir yolun kenarında durdu.
Etraf tamamen sessizdi.
Havin’in kalbi hızlandı.
“Burada kimse yok…”
Azad ona doğru döndü.
Bakışları artık farklıydı.
“Biz varız.”
Havin hemen kapıyı açıp inmek istedi ama Azad kolundan tuttu.
“Dur.”
Havin korkuyla geri çekildi.
“Bırak…”
Azad onu sertçe kendine çekti.
“Ne zamana kadar benden kaçacaksın Havin?”
Havin panikle başını salladı.
“Yapma… lütfen…”
Azad bir anda onu yere itti. Havin dengesini kaybedip toprağa düştü.
Azad eğilip ona yaklaşmaya başladı.
Havin korku içinde geri çekildi. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Yapma… lütfen yapma…”
Ama Azad onu dinlemiyordu. Yüzüne yaklaşarak onu öpmeye çalıştı.
Tam o anda…
Yoldan gelen bir aracın farları karanlığı aydınlattı.
Araba sertçe durdu.
Kapı hızla açıldı.
Üniformalı bir asker arabadan indi.
Bu adam Yüzbaşı Baran Demir’di.
Baran gördüğü manzara karşısında bir an bile düşünmedi.
Hızlı adımlarla yanlarına geldi ve Azad’ı Havin’den sertçe çekti.
“Ne yapıyorsun sen!”
Azad öfkeyle ayağa kalktı.
“Sen karışma asker!”
Havin hemen ayağa kalktı ve korkuyla Baran’ın arkasına saklandı.
Titriyordu.
Baran bunu fark etti.
Bir adım geri atarak Havin’i daha fazla koruyacak şekilde önünde durdu.
Azad sinirle konuştu:
“O benim sözlüm! Sana ne oluyor!”
Baran’ın bakışları buz gibiydi.
“Böyle mi davranıyorsun sözlüne?”
Azad dişlerini sıktı.
“Bu bizim meselemiz.”
Havin o anda Baran’ın üniformasının arkasına tutundu.
Sesi titriyordu.
“Lütfen… beni bırakma…”
Baran bir an arkasına baktı.
Genç kız korkudan titriyordu.
Baran tekrar Azad’a döndü.
Sesi sertti.
“Bu kız seninle gitmek istemiyor.”
Azad sinirle bir adım attı.
“Çekil önümden asker!”
Ama Baran bir santim bile geri çekilmedi.
“Bir adım daha atarsan iyi olmaz.”
Azad birkaç saniye Baran’a baktı. Üniformayı, kararlı duruşunu…
Sonunda sinirle tükürdü.
“Bu iş burada bitmedi.”
Sonra arabasına bindi ve hızla oradan uzaklaştı.
Yol tekrar sessizliğe gömüldü.
Havin hâlâ Baran’ın arkasındaydı.
Elleri titriyordu.
Baran yavaşça arkasını döndü.
Havin’in gözleri yaş içindeydi.
Baran daha yumuşak bir sesle sordu:
“İyi misin?”
Havin başını hafifçe salladı ama sesi çıkmadı.
O gece…
Karanlık bir yolda, korkmuş bir kız ve onu koruyan bir asker ilk defa karşı karşıya gelmişti.
Hakkâri’nin karanlık yolu yeniden sessizliğe gömülmüştü. Azad’ın arabasının sesi çoktan dağların arasında kaybolmuştu.
Havin hâlâ titriyordu.
Ellerini birbirine kenetlemiş, gözleri yere bakıyordu. Az önce yaşadıkları hâlâ aklından gitmiyordu.
Yüzbaşı Baran Demir birkaç saniye onu inceledi. Kızın korkusu yüzünden açıkça belliydi.
Baran biraz daha yumuşak bir sesle konuştu.
“İyi misin?”
Havin başını hafifçe kaldırdı. Gözleri doluydu.
“İyiyim…”
Sonra utangaç bir şekilde başını tekrar eğdi.
“Teşekkür ederim…”
Sesi o kadar kısıktı ki neredeyse rüzgârın arasında kayboluyordu.
Baran kısa bir an başını salladı.
“Önemli değil.”
Sonra etrafına baktı. Yol tamamen boştu.
“Peki şimdi nereye gideceksin?” diye sordu.
“İstersen seni bırakabilirim.”
Bu soru Havin’in yüzündeki ifadeyi hemen değiştirdi.
Gözleri yeniden doldu.
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Eve gidemem…”
Baran kaşlarını hafifçe çattı.
“Neden?”
Havin birkaç saniye sustu. Sonra zorla konuştu.
“Babam… beni yine ona verir.”
Baran dikkatle dinliyordu.
Havin’in sesi titriyordu.
“Babamın kumar borcu var… beni o borç karşılığında ona verdi.”
Bu sözler geceyi daha da ağırlaştırdı.
Baran’ın yüzü sertleşti ama kızın korkmaması için bunu fazla belli etmedi.
Havin gözyaşlarını silmeye çalıştı.
“Eve gidersem… beni yine ona gönderir.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Baran birkaç saniye düşündü.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Burada kalamazsın.”
Havin korkuyla etrafına baktı. Issız yol, karanlık dağlar…
Baran arabasını işaret etti.
“Gel.”
Havin tereddüt etti.
Baran tekrar konuştu.
“Seni karakola, askeriyeye götüreceğim. Orası güvenli.”
Havin yavaşça başını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
Baran kısa bir şekilde cevap verdi.
“Evet.”
Havin birkaç saniye düşündü. Gidecek başka hiçbir yeri yoktu.
Yavaşça Baran’ın arabasına bindi.
Araba çalıştı ve karanlık yolda ilerlemeye başladı.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Havin camdan dışarı bakıyordu. Dağların arasındaki karanlık yol geride kalıyordu.
Bir süre sonra uzakta ışıklar göründü.
Burası askeri bölgeydi.
Nöbetçi askerler kapıyı açtı.
Baran arabayı içeri sürdü.
Havin şaşkınlıkla etrafına bakıyordu. Hayatında ilk defa bir askeri karargâh görüyordu.
Araba durdu.
Baran kapıyı açıp indi, sonra Havin’e döndü.
“İn.”
Havin yavaşça arabadan indi.
Hâlâ biraz çekiniyordu.
Baran onu içeri doğru götürdü.
“Burada sana kimse zarar veremez.”
Havin o an ilk defa biraz rahat nefes aldı.
Ama bilmediği bir şey vardı.
O sırada köyde Azad Kaya öfkeyle arabasını sürüyordu.
Ve aklında tek bir düşünce vardı:
Havin’i geri almak.
Ne pahasına olursa olsun...