ARTIK ÇOK GEÇ +18

2113 Words
Hakkâri’nin dağlarında gece tamamen çökmüştü. Soğuk rüzgâr kayaların arasında uğulduyordu. Baran yerde yatıyordu. Omzundan vurulmuştu. Askerler hemen etrafında toplanmıştı. Bir asker yarayı bastırmaya çalışıyordu. “Komutanım… dayan.” Baran’ın nefesi ağırlaşmıştı. Gözleri yarı açıktı ama bilinci gidip geliyordu. Bir asker telsize bağırdı: “Yaralı var! Acil tahliye gerekiyor!” Telsizden cevap geldi. “Helikopter yolda.” Dakikalar çok uzun geliyordu. Sonunda uzaktan bir ses duyuldu. Helikopter. Pervanelerin sesi dağlarda yankılandı. Askerler işaret fişeği attı. Helikopter yavaşça iniş yaptı. Sağlık görevlileri hızla aşağı indi. “Yaralı nerede?” Askerler Baran’ı sedyeye koydu. Bir sağlıkçı hızlıca yaraya baktı. “Kurşun omzu parçalamış… hemen götürmemiz lazım.” Baran’ı helikoptere taşıdılar. Helikopter tekrar havalandı. Dağların üzerinden hızla uzaklaştı. Aynı saatlerde askeriyede Yavuz hastanenin önünde bekliyordu. Helikopterin sesi duyulunca başını kaldırdı. Helikopter piste indi. Kapılar açıldı. Baran sedyeyle indirildi. Yavuz hemen yanına koştu. “Komutanım…” Ama Baran hâlâ baygındı. Doktorlar hızla konuşuyordu. “Ameliyathaneyi hazırlayın!” Baran içeri götürüldü. Kapı kapandı. Yavuz koridorda tek başına kaldı. Ellerini başına götürdü. Fısıldadı: “Dayan komutan…” Aynı gece lojmanda Havin uyuyamıyordu. İçinde çok kötü bir his vardı. Kalbi huzursuzdu. Yatağından kalktı. Lavaboya gidip abdest aldı. Sonra odanın köşesine seccade serdi. Namaza durdu. Secdeye kapanınca gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Sessizce dua etti: “Allah’ım… Baran’ı koru…” Kalbi sıkışıyordu. Sanki kötü bir şey olmuş gibiydi. Ama henüz hiçbir şey bilmiyordu. Hastanede Saatler sonra ameliyathanenin kapısı açıldı. Doktor dışarı çıktı. Yavuz hemen ayağa kalktı. “Doktor… nasıl?” Doktor derin bir nefes aldı. “Kurşun çok tehlikeli bir yere gelmişti.” Yavuz’un kalbi sıkıştı. Doktor devam etti: “Ameliyat başarılı geçti…” Yavuz rahat bir nefes aldı. Ama doktor cümlesini tamamladı: “Fakat henüz bilinci açılmadı." Hakkâri’de gece yavaş yavaş sabaha dönüyordu. Dağların üzerinden güneşin ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. Ama askeri hastanenin koridorlarında gece hâlâ bitmemiş gibiydi. Yavuz saatlerdir aynı sandalyede oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Aklında tek bir şey vardı: Baran. Ameliyathanenin kapısına baktı. İçinden sürekli dua ediyordu. “Allah’ım komutanı bize bağışla…” Tam o sırada bir hemşire yanına geldi. “Ameliyat bitti. Şimdi yoğun bakımda.” Yavuz başını salladı. “Bilinci açıldı mı?” Hemşire üzgün bir ifadeyle cevap verdi. “Henüz hayır.” Yavuz derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı ve yoğun bakımın camından içeri baktı. Baran yatakta hareketsiz yatıyordu. Omzu sargılar içindeydi. Yüzü solgundu. Yavuz’un içi sıkıştı. Sessizce fısıldadı: “Komutan… seni lojmanda bekleyen biri var.” Aynı sabah lojmanda Havin sabah namazı için erkenden kalkmıştı. Abdest aldı. Seccadesini serdi. Namaza durdu. Namaz bittiğinde ellerini dua için kaldırdı. Gözleri doldu. “Allah’ım… Baran’ı bana bağışla…” Neden böyle dua ettiğini kendisi de bilmiyordu. Ama kalbi çok huzursuzdu. Sanki içi daralıyordu. Dua bittikten sonra uzun süre seccadenin üzerinde oturdu. Sonra mutfağa gitti. Çay demledi. Masaya iki bardak koydu. Bir süre sonra fark etti. Baran yine yoktu. Yavaşça ikinci bardağı kaldırdı. Ama kaldırırken gözleri doldu. Kendi kendine fısıldadı: “Çabuk dön…” Askeriyede Yavuz sonunda karar verdi. “Artık Havin’e söylemem lazım.” Bir askeri çağırdı. “Ben hastanede kalacağım. Sen lojmana git.” Asker merakla baktı. “Ne söyleyeyim?” Yavuz birkaç saniye düşündü. Sonra yavaşça konuştu: “Komutanın yaralandığını… ama hayatta olduğunu söyle.” Asker başını salladı. “Tamam.” Lojmanda Kapı çaldı. Havin kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtı. Karşısında genç bir asker vardı. Asker saygıyla başını eğdi. “Yenge…” Havin’in kalbi sıkıştı. Askerlerin ona böyle hitap etmesi hep Baran yüzünden olmuştu. Havin hemen sordu. “Baran’dan haber mi var?” Asker birkaç saniye sustu. Bu soruyu nasıl cevaplayacağını bilmiyordu. Sonunda konuştu. “Komutan… operasyonda yaralandı.” Havin’in yüzü bir anda bembeyaz oldu. “Ne… ne dedin?” Asker hemen ekledi. “Merak etmeyin. Hastanede. Doktorlar ilgileniyor.” Ama Havin’in kulakları uğulduyordu. Dizleri titredi. Kapının kenarına tutundu. “Baran…” Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Ben… onu görmek istiyorum.” Asker başını salladı. “Sizi hastaneye götürebilirim.” Havin hiç düşünmeden başörtüsünü düzeltti. Ayakkabılarını giydi. Kapıyı kapatırken fısıldadı: “Allah’ım onu bana bağışla…” Hastanede Bir süre sonra Havin hastaneye geldi. Koridorun başında Yavuz vardı. Havin onu görünce koşarak yanına gitti. “Yavuz… Baran nerede?” Yavuz’un gözleri doldu. “Yoğun bakımda.” Havin’in kalbi sıkıştı. “Durumu çok mu kötü?” Yavuz başını salladı. “Doktorlar iyi olacağını söylüyor… ama henüz uyanmadı.” Havin’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Yavaşça yoğun bakımın camına yaklaştı. İçeri baktı. Baran orada yatıyordu. Hareketsiz. Sessiz. Havin camın önünde durdu. Ellerini kaldırdı. Sessizce dua etti. “Allah’ım… onu bana bağışla.” Bir damla gözyaşı yanağından süzüldü. Hakkâri’deki askeri hastanenin koridorları sessizdi. Sadece cihazların bip sesleri ve arada yürüyen hemşirelerin ayak sesleri duyuluyordu. Havin yoğun bakımın camının önünde duruyordu. Gözleri içerideki yatağa kilitlenmişti. Baran orada yatıyordu. Üniforması çıkarılmış, hastane kıyafetleri giydirilmişti. Omzu kalın sargılarla kaplıydı. Kolunda serum vardı. Ama Havin için en zor olan şey şuydu: Baran hiç hareket etmiyordu. Havin’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Yanında duran Yavuz yavaşça konuştu. “Doktorlar iyi olacağını söylüyor.” Havin başını salladı ama sesi çıkmadı. Bir süre sonra bir doktor yanlarına geldi. “Yakını mısınız?” Yavuz cevap verdi. “Eşi.” Doktor Havin’e baktı. “İsterseniz birkaç dakika yanına girebilirsiniz. Ama konuşmanız sakin olsun.” Havin’in kalbi hızlandı. Kapı açıldı. Havin yavaş adımlarla içeri girdi. Yoğun bakım çok sessizdi. Baran’ın yatağına yaklaştı. Onu bu halde görmek Havin’in kalbini parçaladı. Yavaşça sandalyeye oturdu. Titreyen eliyle Baran’ın elini tuttu. Baran’ın eli soğuktu. Havin fısıldadı: “Baran…” Gözlerinden yaşlar dökülüyordu. “Ben geldim.” Bir süre sadece ağladı. Sonra derin bir nefes aldı. “Beni bırakmayacağını söylemiştin…” Başını eğdi. “Ben seni bekledim… şimdi sen de uyan.” Havin bir süre Kur’an’dan ezberlediği ayetleri okudu. Sonra dua etmeye başladı. “Allah’ım… onu bana bağışla.” Dakikalar geçti. Havin hâlâ Baran’ın elini tutuyordu. Tam o sırada çok küçük bir şey oldu. Baran’ın parmağı hafifçe kıpırdadı. Havin bir an dondu. “Baran?” Tekrar baktı. Gerçekten olmuş muydu? Bir saniye sonra Baran’ın parmağı yine çok hafif hareket etti. Havin ayağa fırladı. “Doktor! Doktor!” Doktor ve hemşireler içeri koştu. Doktor hızlıca Baran’ı kontrol etti. Sonra yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. “Hastamız tepki veriyor.” Havin’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. “Uyanacak mı?” Doktor başını salladı. “Büyük ihtimalle… evet.” Havin tekrar Baran’ın yanına oturdu. Elini tuttu. Bu sefer gözlerinden akan yaşlar umut gözyaşlarıydı. Birkaç saat sonra Baran’ın göz kapakları hafifçe titredi. Havin hemen eğildi. “Baran…” Baran yavaşça gözlerini araladı. Her şey bulanıktı. İlk gördüğü şey beyaz bir tavan oldu. Sonra başını çok hafif çevirdi. Karşısında ağlayan bir yüz vardı. Havin. Baran’ın dudakları zorla hareket etti. “Sen… iyi misin?” Havin bir anda ağlamaya başladı. “Ben iyiyim… sen iyi ol.” Baran zayıf bir şekilde gülümsedi. “Ben de iyiyim.” Ama aslında çok yorgundu. Gözleri tekrar kapanmaya başladı. Havin hemen konuştu. “Hayır… uyuma.” Baran çok yavaş fısıldadı: “Buradasın ya… artık uyuyabilirim.” Ve tekrar gözlerini kapattı. Ama bu sefer tehlike geçmişti. Hakkâri’de askeri hastanenin pencerelerinden sabah güneşi içeri giriyordu. Yoğun bakımın sessizliği artık eskisi kadar korkutucu değildi. Çünkü Baran gözlerini açmıştı. Havin gece boyunca neredeyse hiç uyumamıştı. Sandalyede oturmuş, Baran’ın elini tutarak beklemişti. Sabaha karşı Baran tekrar gözlerini açtı. Başını hafifçe çevirdi. Havin hemen fark etti. “Baran… uyanık mısın?” Baran gözlerini biraz daha açtı. Yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade vardı. “Buradasın…” Havin’in gözleri doldu. “Gitmedim.” Baran çok yavaş konuşuyordu. “Gitmezsin zaten.” Havin hafifçe gülümsedi ama gözlerinden yaşlar akıyordu. Doktor içeri girdi. Baran’ı kontrol etti. “Durumu iyiye gidiyor. Ama birkaç gün daha burada kalması gerekiyor.” Havin hemen başını salladı. “Ben kalırım.” Doktor gülümsedi. “Belli oluyor zaten.” Birkaç gün sonra Baran artık normal odaya alınmıştı. Omzu hâlâ sargılıydı ama durumu çok daha iyiydi. Havin her gün yanında kalıyordu. Sabah erkenden kalkıyor, namazını kılıyor, sonra Baran’ın yanına gidiyordu. Bir sabah Havin odaya girdiğinde Baran uyanıktı. “Günaydın.” Havin gülümsedi. “Günaydın.” Elindeki çorba kabını masaya koydu. “Doktor çorba içebilirsin dedi.” Baran kaşığı aldı ama Havin kaşığı geri aldı. “Dur.” Baran şaşırdı. “Ne oldu?” Havin kaşığı doldurdu. “Ben içireceğim.” Baran hafifçe güldü. “Ben içebilirim.” Havin ciddi bir ifadeyle baktı. “Yaralısın.” Baran pes etti. “Tamam.” Havin yavaş yavaş çorbayı içirdi. Baran bir süre ona baktı. Sonra sordu: “Sen hiç yorulmuyor musun?” Havin kaşığı bırakıp başını salladı. “Hayır.” “Gece de burada kalıyorsun.” Havin sakin bir sesle cevap verdi. “Sen benim yüzümden yaralandın.” Baran hemen itiraz etti. “Hayır.” Havin ona baktı. Baran devam etti. “Ben askerim.” Bir an durdu. Sonra daha yumuşak bir sesle konuştu. “Ama sen burada olduğun için daha hızlı iyileşiyorum.” Havin utandı. Başını eğdi. Bir hafta sonra Doktor Baran’ın odasına geldi. “Komutanım artık taburcu olabilirsiniz. Ama bir süre dinlenmeniz gerekiyor.” Baran hemen sordu. “Göreve dönebilir miyim?” Doktor kaşlarını kaldırdı. “Şimdilik hayır.” Havin hemen araya girdi. “Zaten izin vermem.” Baran ona baktı. “Sen komutan mı oldun?” Havin hafifçe gülümsedi. “Şimdilik evet.” Doktor gülerek odadan çıktı. Aynı gün Baran hastaneden çıktı. Yavuz onları dışarıda bekliyordu. “Komutan!” Baran gülümsedi. “Yavuz.” Yavuz Havin’e baktı. “Yenge… komutanı sana emanet ediyoruz.” Havin başını salladı. “Merak etmeyin.” Lojmanda Havin kapıyı açtı. Baran içeri girdi. Ev birkaç haftadır boştu. Baran etrafına baktı. “Evi özlemişim.” Havin mutfağa gitti. “Ben de.” Bir süre sonra yemek hazırladı. Baran masaya oturdu. Yemeği görünce şaşırdı. “Bunların hepsini sen mi yaptın?” Havin başını salladı. “Evet.” Baran bir lokma aldı. Sonra gülümsedi. “Gerçekten çok güzel.” Tam o sırada kapı çaldı. Baran kapıyı açtı. Kapıda birkaç asker vardı. Yavuz da onların arasındaydı. “Komutan… geçmiş olsun demeye geldik.” Havin mutfaktan seslendi: “Yemek var.” Askerler birbirine baktı. Yavuz gülerek söyledi: “Komutanım… galiba yenge bizi de doyuracak.” Baran gülümseyerek kapıyı açtı. “Buyurun.” Askerler masaya oturdu. Bir asker gülerek dedi: “Yenge eline sağlık.” Havin utandı. Ama Baran o an Havin’e bakıyordu. Gözlerinde çok farklı bir duygu vardı. Minnet… ve yavaş yavaş büyüyen bir sevgi. Hakkâri’de akşamüstü olmuştu. Lojmanın etrafı sakin görünüyordu. Hafif bir rüzgâr esiyor, uzaktan askerlerin konuşma sesleri duyuluyordu. Evde Baran koltukta oturuyordu. Omzu hâlâ tam iyileşmemişti ama kendini daha iyi hissediyordu. Mutfaktan Havin çıktı. Elinde çöp poşeti vardı. “Ben çöpleri atıp geliyorum.” Baran hemen doğruldu. “Ben atarım.” Havin başını salladı. “Hayır, sen dinlen.” Baran biraz düşünse de sonunda kabul etti. “Çok uzaklaşma.” Havin gülümsedi. “Kapının önü zaten.” Başörtüsünü düzeltti ve kapıdan çıktı. Lojmanın dışı Hava kararmaya başlamıştı. Havin yavaş adımlarla çöp konteynerine doğru yürüdü. Ama onun fark etmediği biri vardı. Karanlık bir köşede Azad bekliyordu. Gözleri öfke doluydu. Hapisten yeni çıkmıştı ve aklında tek bir şey vardı: Havin. Havin çöpü konteynere attı. Tam arkasını dönmüştü ki… Azad hızla arkasından yaklaştı. Elindeki sert bir cisimle Havin’in başına vurdu. TAK! Havin bir anda sendeledi. “Ah…” Daha ne olduğunu anlayamadan gözleri karardı. Yere düşerken son gördüğü şey Azad’ın yüzü oldu. Azad hemen Havin’i kollarından tuttu. Etrafına hızlıca baktı. Kimse yoktu. Havin baygındı. Azad onu hızla arabaya taşıdı. Arabanın kapısını açtı. Havin’i arka koltuğa yatırdı. Sonra direksiyona geçti. Araba hızla karanlık yola doğru uzaklaştı. Aynı anda lojmanda Baran saatine baktı. “Bu kadar uzun sürmemeliydi.” Ayağa kalktı. Kapıya yürüdü. Dışarı çıktı. Etrafına baktı. “Havin?” Cevap yoktu. Baran konteynerin olduğu yere doğru yürüdü. Tam o sırada yerde bir şey gördü. Havin’in başörtüsü iğnesi. Baran’ın kalbi bir anda hızlandı. Hemen etrafa baktı. Sonra yerde küçük bir kan damlası gördü. Baran’ın gözleri büyüdü. “Havin…” Hemen askeriyeye doğru koştu. Yavuz nöbetteydi. Baran nefes nefese geldi. “Yavuz!” Yavuz şaşırdı. “Komutanım ne oldu?” Baran sert bir sesle konuştu. “Havin kaçırıldı.” Yavuz’un yüzü bir anda ciddileşti. “Kim yaptı?” Baran’ın gözleri öfkeyle doldu. “Azad.” Yavuz hemen bağırdı: “Alarm verin!” Bir anda askeriyede hareket başladı. Askerler araçlara koştu. Silahlar hazırlandı. Yavuz Baran’a baktı. “Komutanım siz yaralısınız.” Baran sert bir şekilde cevap verdi. “Umurumda değil.” Gözleri karanlığa çevrildi. “Onu geri getireceğim.” Aynı saatlerde Azad arabayı dağ yoluna sürüyordu. Havin arka koltukta hareketsiz yatıyordu. Bir süre sonra Havin yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Başını hareket ettirdi. Başında büyük bir ağrı vardı. Gözlerini açtı. Etraf karanlıktı. Arabanın içinde olduğunu fark etti. Ön koltukta birini gördü. Azad. Havin’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Korkuyla fısıldadı: “Azad…” Azad aynadan ona baktı. Yüzünde soğuk bir gülümseme vardı. “Uyandın mı?” Havin korkuyla geri çekildi. “Beni bırak…” Azad sert bir sesle konuştu. “Artık çok geç.” Araba dağ yolunda ilerlemeye devam ediyordu
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD