Feraye
Ben hayatımın en güzel bir kaç yılını sevdiğim adamla geçirdikten sonra iki çocuğumla onsuz öylece kala kalmıştım.
Bir insan böyle bir durumda kendinde nasıl yaşamaya dair bir heves bulabilir ki? Ben tam 1 yıldır ne yediğimi ne içtiğimi ne gezdiğimi ne de yaşadığımı biliyordum. Çocuklarım olmasa yaşayan bir ölüden bir farkım yoktu.
Kerim, sevdiğim adam öldüğü günden beri gözüm hiç birşeyi görmüyordu. O lanetli günü sürekli kabuslarımda görüyordum. Yani ben, Kerim öldüğü günden beri her gün her gece ölüyordum.
Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir miydi? Bende yaşayamıyordum! Çünkü Kerim benim kalbimdi! Her gün, onunla yaşanmışlıklarımızın olduğu bu şehirde evden çıktığımda gözlerim dolu dolu geziyordum. Nefes alamadığımı hissedince kendimi hemen eve geri atıyordum.
Oğlum Kerim Ege ve kızım Ayperi'nin bugün doğum günleri. Yani aynı zamanda Kerim'i bizden ayıran o kazanın olduğu gün... Bugün kutlama yapmak benim için çok zor. Bu çocuklarımın daha ilk doğum günleri. Ben yıllarca çocuklarımın doğum günlerini nasıl neşe ve mutlulukla kutlayacağım hiç bilmiyorum. İçim yanıyor.
Bu düşüncelerle yatağımın içinde dönüp dururken daha fazla yatmak istemedim. Yoksa oturup hüngür hüngür ağlayacaktım, yine. Psikiyatristim böyle zamanlarda ortam değiştirmem gerektiğini söylemişti. Yataktan bıkkınlıkla kalktım. Kendimi banyoya atıp kısa bir duş aldıktan sonra ayak bileğime kadar uzun siyah elbisemi giyip çantama siyah şalımı koyduktan sonra hazırlanıp odamdan çıktım.
Salona girdiğimde kahvaltı masasında annem ve Ebru'yu çocuklarıma yemek yedirirken gördüm. Beni ilk Kerim Ege farketti. Annemin yanındaki mama sandalyesinden ellerini bana uzatıp öndeki o tek dişini göstere göstere:
"An...ne!" diye heceleyerek konuştu.
Anında ortamdaki herkesin yönü bana döndü. Oğlumun bana kızımdan düşkün olması bana Kerim'i hatırlattıkça gözlerim doluyor ve birşey boğazımda kalıyor, yutkunamıyordum. Yine öyle hissederken mızmızlanmaya başlayan oğluma karşı daha fazla duyarsız kalamayıp ona doğru yürüdüm.
Annemin bana üzgün bakışından Ebru'nun gözünü kaçırdığı bakışlarından anlıyordum. Onlar da ben üzüldükçe benimle birlikte üzülüyordu. Onları üzmemek için anında yüzüme sahte bir gülücük kondurup :
"Annem! Siz uyandınız mı? Acıkmışsınız. " deyip kollarımı uzattım.
Kerim Ege, anında kollarıma tutundu. Onu kucağıma alıp mama sandalyesinden kaldırdım. Kızım bize bakıp gülümsedi. Ellerini birbirine çarpıp bize sevinç gösterileri yaptı.
"Gel kızım. Otur kahvaltı yap." dedi annem, ne diyeceğini bilmiyormuş gibi bakarken.
"Yok anne. Benim dışarıda işim var. Siz çocuklara bakar mısınız? Malum akşama annemlerde olacağız. " dedim, oğlumu sarıp onun yanaklarını öperken.
Annemin böyle bir günde giydiğim siyah elbiseye hüzünle bakarken ciğerlerine derin bir nefes çekip gözlerinin de dolduğunu hissettim. Benim nereye gittiğimi adı gibi bildiğini biliyordum. Yine de dillendirip beni üzmek istemiyordu, anlaşılan.
Annem o lanetli günün ardından İzmir'e geldi ve bir daha da yanımdan ayrılmadı. Ebru zaten burada tıp fakültesi okuduğu için bizde kalıyordu. Gizem ve Efe'de evlenip İzmir'e taşınalı çok olmamıştı. Annem hem Gaziantep'te tek kaldığı hem de benim halimi görüp bana acımış olduğu için beni yalnız bırakmamıştı. O günden beri benimle yaşıyordu.
Annem çocuklarımı bakıcıya vermek istemedi. Ben bakarım dedi. Aylin annem de onunla hem fikir olunca benim de sesim çıkmadı. Zaten sesimin de çıkacağı kalmamıştı. Nerede ise 9 ay boyunca benim adıma bir çok kararı onlar verdi.
Ebru, tıp fakültesini kazanınca bizim yanımızda kalmaya başlamıştı. Kerim, ölünce yanımdan hiç ayrılmadı. Şuan tıp fakültesinde 3. sınıfın başlarındaydı. Bu olay onu bile olgunlaştırmış gibiydi. Annem oğlunu, Ebru abisini, çocuklarım babasını kaybetmişti ama ben her şeyimi kaybetmiştim. Yani Kerim öldükten sonra hiç birimiz eskisi gibi olamadık.
Kerim ölünce ben onunla güzel analarımızın olduğu evimizde sadece 1 gün kalabildim. O gün de onun anıları ile dolu olan o evde onsuz nefes alamadığım için bir astım krizi ile hastanelik olduğumdan o eve tekrar giremedim.
Daha sonrada evimizden bir çöp dahi almadan evi öylece bırakıp yeni bir eve taşındım. O evden sadece Kerim'in çok sevdiği bir kaç tişörtü, parfümü, bana aldığı hediyeleri ve fotoğraf albümlerimizi almıştım. Onun kokusunu unutmamak için uzun süre kıyafetlerini yıkamadım. Ne zaman kokusu azalsa parfümüne sarıldım. Ne zaman yüzünü görmek istesem saatlerce albümlerimize baktım.
Ben onsuzluğa dayanabilmek için bunca şey yaptım ama yine de bu yükü kaldıramadım. Aylarca astım krizleri ile hastanelik olunca en sonunda ailemin zoru ile psikiyatrist Selen hanıma gitmek zorunda kaldım. Selen hanım benden umudunu kaybetmedi ama ben hep çöküşe geçmekte ısrar ettim.
Bir süre sonra Kerim'in ölümüne sebep olduklarını düşündüğüm çocuklarıma yaklaşamadığımı farkettim. Onlar o gün doğmak için aceleci olmasaydı, Kerim o kazayı geçirmeyecekti... Bu yüzden de uzunca bir süre farketmeden çocuklarımdan uzak durdum. Herkes bunun farkındayken bir tek ben farkedememiştim. Evet! Ben iyi bir anne de olamadım.
O gün benim sancım tutup o telaşla Kerim'i aramasaydım, o kaza olmayacaktı. En çok kendimi suçlasam da farkında olmadan o gün o kaza yaptığı andan kısa süre sonra hastanede doğan çocuklarımı da suçladım.
Göğüslerim sütten şişip sızım sızım sızlarken onları emzirmek istemedim. Annemin ve Aylin annemin zoruyla emzirdim. Onları her emzirdiğimde deli gibi ağlıyordum. Gün geçtikçe benim durumum daha da kötüye gidince yeni anne olmuş ve sütünü süt bankasına bağışlayan annelerin sütlerini verdiler, çocuklarıma. Yani ben bir anne olup çocuklarımı emzirememiştim. Sadece 3 ay benim ağlamalarımla içtikleri süt vardı, onlarda. Yarın bir gün evlatlarımdan birine kızıp helal etmiyorum diyeceğim bir süt hakkım bile yoktu, çocuklarımın üzerinde.
Oğlumu öpüp sardıktan sonra tekrar mama sandalyesine koyup akıllı akıllı sırasını bekleyip bana bakan kızımı aldım kucağıma. Onu da öpüp sevdim. Kızımı yerine koyup evden çıkmak için kapıya yöneldim. Trençkotumu üzerime geçirip kendimi kapının dışına attım. Bahçeye bakıp yüzüme çarpan sonbahar havası ile küçük bir titremeden sonra dış kapıya yöneldim.
Burası bahçesi olan bir evdi, apartman dairesi değil, farkettiyseniz. Ben Kerim'in olmadığı evimize giremeyince Kenan babam çocuklarımla ve annemle kalmam için bu bahçeli iki katlı dubleks evi aldı. Bu evde çocuklar bahçeye çıkıp oynuyor, koşuyordu. Annem ise apartman dairesinde daralmamış oluyordu.
Bu ev herkese iyi gelse de bir tek benim nefesimi kesiyordu çünkü Kerim'in olmadığı hiç bir yer benim evim değildi. O ölünce ben sadece onsuz kalmamıştım. Ben o ölünce evsizde kalmıştım.
Arabama binip mezarlığın yolunu tuttum. Her hafta bir şekilde kendimi onun yanında buluyordum, zaten. İlk zamanlar beni zorla onun mezarından almasalar ben o soğukta o yağmurda yatardım mezarının üzerinde.
Mezarlığa gelip arabayı parkettikten sonra onun ezbere bildiğim mezarına doğru yürüdüm. Şuan sevgilisi ile buluşmaya giden genç kız neşesi vardı, üzerimde. Bir tek burada onun yanında kendimi huzurlu hissediyordum.
Mezarına geldiğimde mezarının üzerine diktiğim nergis ve zambaklar öyle güzel gözüküyordu ki gözlerim doldu. Önce onların kuru dallarını ve arada çıkan otlarını ayıkladım. Sonra ayak ucunda oturup elimi çiçeklerine dokundurduktan sonra elimi burnuma götürüp koklarken ona gülümsedim:
"Bugün seni yalnız bırakmak istemedim. Kızımız ve oğlumuzun doğum günü var, akşama." dedim, yutkunarak.
"Kerim Ege, bildiğin senin kopyan. Senin gibi yakışıklı ve bana çok düşkün. Kızımız da halası kadar güzel. Annem ve annen onlara öyle güzel baktılar ki ikisi de kocaman oldu. Görmeli..." lafımı yarıda kesip dolan gözlerimi arkama dönerek koluma silip tekrar gülümsedim.
"Seni çok özledim. Hani hep yanındayım diyordun. Neden yanımda değilsin?Sensizlik kalbimde ilk gün ki gibi hakimiyetini koruyor. Sensiz nasıl yaşanır bilmiyorum, Kerimmm!" dedikten sonra ağzımdan bir hıçkırık kaçtı.
Anında elimi ağzıma götürdüm. Onun beni üzgün görmemesi lazımdı ama dayanamıyordum. Mezarının üzerine kapanıp ne kadar süre ağladım bilmiyorum ama bir el omzuma dokununca irkildim. Üzerim ve ellerim ıslak olan mezardan dolayı çamur olmuştu. Öylece kalkıp arkama baktım.
Kenan babam gözleri dolu dolu beni ayağa kaldırmak için omzumdan tutarken Aylin annem ve İpek bana bakıp benim gibi ağlıyordu. Onları görünce yüreğimdeki acı ile hıçkırıp nefesimi tuttum. Babam beni çekip göğsüne yasladı. Ona sarılıp nefesimi bıraktım.
"Feraye! Kızım, yapma böyle! Neden tek geldin?" deyip sırtımı ve saçlarımı okşadı.
O böyle yapınca daha çok ağlamaya başladım. İç çekerek ağlarken:
"Ne yapayım baba? Ben onsuz yaşayamıyorum. Neden... Neden izin vermiyorsunuz? Ben kendimi sadece burada iken huzurlu hissediyorum. " kesik kesik ağlayarak konuşunca Aylin annemin sesini duydum.
"Yapma kızım! Senin evlatların var! Bundan sonra onlara tutunup onlar için yaşayacaksın. Bak bana! Benim de evlat acım geçmiyor ama torunlarıma tutunup yaşamaya çalışıyorum. Kendini böyle bırakma." diyen Aylin annem de en az benim kadar yaralıydı.
Kenan babam beni bırakırken kendi gözyaşlarına hakim olamazken göz yaşlarımı sildi. Aylin annem yanımıza kadar gelerek beni kendine çekip:
"Kızım!" deyip sıkı sıkı sardı.
Oğlunu kaybetmiş bir anne ve sevdiği adamı kaybetmiş bir kadın olarak birbirimize sarılıp birbirimizi teselli ederken bile ağlıyorduk.
"Anne! Benim bu yürek yaram ne zaman geçecek? Benim yüreğimdeki yangın ne zaman sönecek? Canım çok yanıyor!" dedim, hala teklemeden konuşamazken.
Aylin anne ağlamaya biraz ara verip beni teselli etmeye çalıştı. İpek'te dayanamayarak abisinin ayak ucuna çökmüş, başını mezar taşına dayamış için için ağlıyordu.
"Biz geldik, oğlum. Bugün senin yaramazların doğum günü. Kerim Ege, büyüdükçe sana benziyor. Onu her gördüğüm de seni yeniden büyütüyormuşum gibi geliyor." diyen Aylin annem hıçkırarak devam etti.
"Evlatların ve karın bize emanet oğlum. Sen yerinde rahat uyu. Gözümün nuru sen huzur bul, annem." dedi ve yine hıçkırdı.
Kenan babam, sessiz sessiz gözyaşı dökerken elini açıp dua etti. Sessiz söyledi ama ben duydum.
"Hiç bir anne baba evladından daha çok yaşamamalıymış, oğlum." dedi, dudaklarından dökülen acı ile.
Ne kadar onunla kalmak istediysem de bana izin vermediler. Kenan babam biraz uzaklaşıp:
"Seni bekliyoruz, kızım. Hadi, daha fazla kendini üzmeden gel." dedi.
Son bir kez baktım, sevdiğim adamın mezar taşına. O tarih gözüme takıldı. Yine göz yaşlarımı tutamadım. Benden gittiği tarihle dünyaya gözlerini kapadığı tatih bile aynı değildi...
15 Aralık...
"Ben gitmek zorundayım, aşkım. Üzülme, tamam mı? Yarın yine geleceğim. Şimdi gidip çocuklarımızın doğum günü için hazırlık yapmamız gerekiyor. Sende orada olacaksın. Biliyorum. Seni çok seviyorum, kocacığım. Öpüyorum, dudaklarından." deyip gözlerimi kapadım.
Onun beni aşkla öptüğü o dakikaları hatırlarken gözyaşlarım yanaklarımdan sızıp dudaklarıma ulaşıyordu. Beni tutup sardığı belimden tuttuğu anları yaşıyordum. Şuan onu yanımda hissediyordum ama annemleri daha fazla bekletmemek için gözlerimi açıp istemeye istemeye hayalinden uzaklaştım.
"Seni seviyorum, aşkım. Görüşürüz. " deyip istemsizce yerimden kalktım.
Gönülsüzce babamlara doğru yürüdüm. Annem sol koluma girerken İpek'te diğer tarafıma geçip sağ koluma girdi. Onu kolumun altına aldım. Belimi sarıp benimle birlikte yürüdü. Hepimizin içi kan ağlarken benim ikizler için hepimiz gülümsemek zorundaydık.
Onların varlığı beni ayakta tutsa da kalbimin çürümesine engel olamıyordu. Günden güne kalbi durmuş bir insan gibi ölüyordum. Kerimsizlik benim bu dünyadaki en büyük sınavımdı ve ben bu sınavdan kalmıştım...