Feraye
İçeri girdiğimizde salonun harika bir şekilde süslendiğini görünce yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.
Aylin annem sonbahar havası yüzünden bahçeyi süsleyemese de büyük salonu gri, gold ve beyaz balonlar ve süslerle renklendirmişti. Bir köşede de bir zamanlar maaile birlikte yemek yediğimiz masanın üzerine onlarca çeşit yiyecekler koydurmuştu.
Benim çocuklarıma benim yapamadığım anneliği iki aile de el birliği ile yapıyorlardı. İyi ki varlardı.
Mezarlıktan dönerken babam beni kendi evime bırakmıştı. Üstüm başım hep çamur olmuştu. Üzerimi değişmek için eve gitmem lazımdı. Çocuklarımın doğum gününe böyle gidemezdim, değil mi?
Annem beni o halimle kapıda gördüğünde yüzünde hem şaşkınlık hem hüzün dalgası oluştu. Yine de tek kelime etmeden içeriye geçmem için önümden çekildi.
Çocuklar öğlen uykusunda olmalıydı. Hiç sesleri çıkmıyordu. Hemen odama gidip kendimi ılık duşa attım. Duşun altında da bir süre ağladım. Duşta bile onunla olan anılarım varken ben hangi deliğe girersem gireyim her şey bana onu hatırlatacaktı. Ben böyle nasıl yaşayacaktım.
Duştan sonra aşağı inmek için hazırlanırken gözüm Kerim'in bana ilk aldığı hediyelerden biri olan pırlanta sete takıldı. O, bugüne kadar aldığım en değerli ilk hediyesiydi. Hatırlıyorum da istemeye gelecekleri zaman çıktığımız alışverişte bana ne çok şey almıştı. O gün aldığım her anlamda en değerli şey bu kolye ve küpe seti idi.
Dalıp gittiğim anlardan birindeydim, yine. Kendime gelip o kolye ve küpeyi taktım. Çocuklarının doğum gününde onları hissedecekse böyle hissetmeliydi. Daha fazla oyalanmadan aşağı indim.
Aşağı indiğimde Gizem ve Efe'nin de geldiğini farkettim. Sanırım Efe bizi almaya gelmişti. Gelmesine gerek yoktu, aslında. Ben sürerdim arabayı. Kerim'in bana araç sürmeyi öğretmeye çalıştığı o anlar geldi, aklıma. Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi, anında.
Kerim, o gün bence sabır sınırlarını zorlamıştı ama yine de bana tek kötü kelime kullanmadı. Onun her zaman her yerde kendini gösteren sabrı ile bu kez de araba sürmeyi öğrenmiştim. Çocuklarımız olursa ben yokken de onlarla gezebilesin demişti. Sanki onlar doğduğunda bizden gideceğini hissetmiş gibi, demiş bunu da. Derin bir nefes alıp merdivenleri tamamen inip yine o sahte gülüşlerimle Gizemleri karşıladım.
İkisi de beni gördüğünde gülüşlerini genişletseler de ben görmüştüm. Beni farketmeden önce annem onlara ne dediyse ikisinde yüzü düşmüş görünüyordu.
"Hoş geldiniz. Kapının zilini duymadım." dedim, ikisine de sarılırken.
"Daha yeni geldik sayılır, abla. Önemli değil. Çok güzel olmuşsun." dedi Gizem, üzerime giydiğim bebek mavisi elbiseyi süzerken.
O an pişman olmuştum bile, bu elbiseyi giydiğime. Neden güzel olmam gerekiyordu ki benim? Kocası öleli 1 sene bile olmamış, kendisi süslenmiş falan derlerdi. Gidip değiştirmek, daha koyu renkler de bir elbise giymek istedim. Annemin Gizem'e öldürücü bakışlarını yakaladığım da başımı elbiseden kaldırıp kırık bir tebessümle:
"Çok mu açık olmuş. Gidip değiştireyim." dedim ama Gizem kolumdan tutup durdurdu.
" Abla! Çok güzel. Sorun yok. Geç kalıyoruz. Bak saate. Millet bizi bekliyor. Aylin hanıma ayıp olacak. Hadi çıkalım." dedi, bana fırsat vermeden.
Ebru'nun kucağındaki oğlum bana gelmek isteyen sesler çıkarıyordu. Bunu farkedince:
"Hadi çıkalım, o zaman." deyip oğlumu kucağıma aldım.
"Kızım dur. Dışarısı serin. Şu hırkayı giydir, çocuğun üzerine." diyen annemle durup camdan dışarı baktım.
Benim hiç aklıma gelmemişti. Bu şekilde dışarı çıkardığım da belki de hasta olacaktı. Bence ben anne olmamalıydım. Hırkayı alıp gözlerim dolu dolu Kerim Ege'ye giydirmeye çalıştım ama onu da beceremeyince Gizem yardım etti.
Kızım, Efe'nin kucağında gayet mutlu gözüküyordu. Efe'yi de çok seviyordu, zaten. Ortamda o varken başka kimseye gitmiyordu. Hatta ilk Efe'ye 'BABA!' demişti. O gün küçük çaplı bir astım krizi yaşayıp hastanelik olduğum için çok birşey hatırlamıyorum ama günlerce buna ağlamıştım.
Benim kızım babası olmadığı için baba sevgisini gördüğü ilk kişiye baba demişti. Oğlumda ilk defa dedesine BABA demişti. Ben baba dedikçe benden duymuş olmalı ki ilk baba dediği gün hepimiz göz yaşlarımızı tutamamıştık. Kenan babam, Kerim Ege ona BABA dedikten sonra onu sarıp sarmalamış ve:
"Efendim oğlum. Kerimim!" demiş, bir süre sonra da bağrına bastığı oğlumu Aylin anneye verip ortadan kaybolmuştu. Benim canım nasıl yanıyorsa en az benim kadar onlarında canı yanıyordu, biliyordum.
Hep birlikte evden çıkıp hediyeler ve evde annemin yaptığı bir çok yiyecek paketlerini de araca koyup yola koyulduk. Aylin annemlere vardığımızda her şeyi eve taşıdık. İçeriye girdiğimizde bizi o muhteşem süslenmiş salon karşıladı.
Ayperi gördüğü balonlar ve süsler yüzünden el çırpmaya başlayıp sevinçle çığlık atınca Efe onu balonların oraya götürdü. Aylin annemlerle selamlaşıp içeriye geçtiğimiz de Kerim Ege'de ortamı sevdiğini belirten sesler çıkarmaya başladı. İpek, Kerim Ege'yi kucağına alıp Ebru ile sarılıp merhabalaştı.
Aylin annem ve Kenan babamın akrabalarından bir kaç kişi de gelince salon bayağı dolmuştu. Uzun süredir böyle kalabalık bir ortamda olmadığım için tedirgin oldum. Yine de çocukların doğum gününü mahvetmemek için sessiz kalıp sürekli tebessüm ettim.
Bir süre oradan buradan sohbet edildikten sonra çocuklar uyumadan doğum gününü kutlayalım diyen Aylin annemle herkes ayağa kalktı. Çocuklarımın ilk doğum günü pastası bana da sürpriz olacağı için merakla masaya geldim. Oğlumu kucağıma alıp masanın diğer tarafına geçtim. Kızımı da Efe kucağında tutuyordu. Tüm aile masanın arkasında fotoğraf ve video çekimi için dururken bir kaç fotoğraf çekildi. Oğlumun yanına kızımı da diğer tarafa alıp bir kaç fotoğrafta öyle çekildik.
Mavi ve pembenin bir kaç tonunun olduğu kocaman iki katlı pastayı yeni farkettiğimde sadece oğlum kucağımdaydı. Pastanın üst tarafında benim, Kerim'in yan yana olduğu en sevdiğimiz fotoğraflardan biri vardı. Bir farkla; onun kucağında kızımız benim kucağımda ise oğlumuz oturuyordu.
Gözlerime inanamadım. Bu!.. Bu çok güzeldi. Biz şuan böyle olabilirdik. Onun gülen yüzüne dokunmak için elimi uzattığımda kolumu tutan birini hissettim ama kolumu kurtarmaya çalıştığım halde kurtaramadım.
Aynı anda kucağım birden boşaldı. Ben ne olduğunu anlamadan biri beni tutup kendine çekti. Omuzlarımdan tutup beni sarstı. Kim olduğunu idrak edemediğim kişinin elinden kurtulup Kerim'in yüzüne dokunmak istesem de buna izin vermedi. Çok sinirlendim. O an kendimi başka bir aleme geçmiş gibi hissetsem de bir an gözümün önünde Kerim belirdi. Bana üzgün bakıyordu. Ben onu öyle görünce sevinç çığlığı atıp ona koşmak istedim. Yine beni bırakmayan bir engel var gibiydi.
"Kerim! Bırakın beni! Ona gideceğim." diye bağırdım.
O zaman da beni bırakmadıkları için öfkeden deli gibi çarpan kalbim daha fazla dayanamadı. Nefesimin kesildiğini ve bilincimin kapandığını hissettim. Gerisi karanlık.
Gizem
Kerim eniştem öldüğü günden beri yaşamayan sadece nefes alan bir ablam vardı. Onu anlayabiliyordum. Efe'ye birşey olsa ben kafayı yerdim, belki de ama ablam çok farklı davranıyordu.
Şimdi de onlardan birine şahitlik ediyorduk. Canlarım, benim değerlilerim olan yeğenlerimin ilk doğum gününde en azından kendini toparlar diye düşünmüştük. Onları almak için Efe ile eve gittiğimizde annemin söyledikleri ile durumunun aksine kötüye gittiğini anladık.
Buraya geldiğimizden beri sahte bir tebessümle herkese selam verip hep sessiz kalmıştı ama çocukların doğum günü pastası kırılma noktası olmuştu.
Ablam kucağında Kerim Ege ile pastadaki mumları söndürmek için eğildiğinde pastanın üzerindeki baskı fotoğrafı gördü. O fotoğrafı gören herkesin gözleri dolmuştu. Sanırım Aylin hanım sürpriz yapmak istemişti ama bunun ters tepeceğini nereden bilebilirdi.
Ablam önce yanan mumlara rağmen pastaya dokunmak istedi. Bunu farkettiğimde bileğinden son anda tutmuştum ama bana dirayet gösterdi. Kerim Ege'yi nerede ise düşürecekken Aylin anne onu elinden çekip aldı. Benim onu zaptemeyeceğimi anlayan Efe, Ayperi'yi anneme verip onu tutup oradan götürmeye çalıştı. Herkes şaşkınlıkla bize bakıyordu.
Ablam hala pastaya dokunmaya çalışsa da Efe onu oradan uzaklaştırıp kendine gelmesi için omzundan tutup sarstı:
"Feraye! Feraye, kendine gel, canım. " dedi Efe, endişeyle.
O ise her an düşüp bayılacak gibi sık nefesler alıp gözlerini Efe'nin arkasında kalan duvara dikti. Orada ne görüyorsa önce şaşırıp sonra sevinç çığlığı atıp o tarafa koşmaya çalıştı. Efe onun garip davrandığını farkedip ona engel oldu.
"Kerim! Bırakın beni! Ona gideceğim." diye bağırıp nefes alamadığını ve bilincinin kapandığını hissettik. Bilinci kapanıp yere düşmek üzere iken Efe onu kucağına alıp koltuğa götürdü.
"Anne! Anne, ilacı nerede?" dedim telaşla.
"Ambulans çağırın!" diye bağırdı, Efe.
Kenan bey hemen 112'yi arayıp ambulans istedi. Ben annemin gösterdiği yerdeki ablamın çantasından astım ilacını alıp elim titreye titreye iki kez ağzına sıktım. Efe onu düz yatırmadı. Sırtını kendi göğsüne yaslayıp nefes almasını sağlamaya çalıştı. Bu sırada yeğenlerim de hissetmiş gibi 'ANNE' diye ağlamaya başladılar. Herkesin endişeli bakışları eşliğinde kendisine gelmesini bekledik.
Ambulans geldiğinde ablamı kendi hastanelerine götürmek için ambulansa bindirdiklerinde yanına binmek istedim. Şuan herkes endişe ile ağlarken Efe ambulansın ön tarafına binerken ben onun yanına binip ellerinden tuttum. Ona oksijen maskesi takıp ardından serum yeri açıp serum taktılar.
Aklını yitirdiğini düşünüp bundan delicesine korkuyordum. Psikiyatriste gidiyordu ama hiç işe yaradığını düşünmüyordum. Ablamın bunu atlatması zor gibi gözüküyordu.
Bir zamanlar onların aşkı tüm Türkiye'nin dilindeydi. Karşılarına çıkan hiç bir engel onların aşkından birşey eksiltemezken tam tersi aşkları her geçen gün büyüyordu. Ben bile Efe ile evlenmeden önce Kerim eniştem gibi biri ile evlenmek istiyordum. Efe bu lafıma çok içerlemişti, o zamanlar ama oda biliyordu. Kerim eniştemin aşkı gibi bir aşkla kimse sevemezdi.
Hastahaneye yetiştiğimizde gelenin kim olduğunu bilen doktorlar hemen onu içeriye aldılar. İlk müdahale yapıldıktan sonra hepimiz endişe ile acil müdahale odasının önünde beklerken doktorlar hep birlikte dışarıya çıktı. Hepimiz korka korka da olsa doktorların karşısına geçtik. Hepimiz iyi bir haber beklerken eniştem öldüğünden beri onlarca astım ve sinir krizinden sonra ona müdahale eden alanında uzman olan Asım bey:
"Kenan bey, Feraye hanım ciddi bir astım krizi geçirmiş yine. Bunun yanında anlattığınız durumda eklenince artık kaçışın olmadığını üzülerek söylemem lazım. Feraye hanımı psikolojik tedavi için hastaneye yaptırmanız lazım. Bu şekilde devam ederse aklını yitirebilir. Zaten şuan bunun eşiğinde gibi duruyor. Üzgünüm. " dedi, gerçekten çok üzgün olduğu belli olurken.
Hepimiz elimiz ağzımızda gözlerimiz yaşlı ne olacağını düşünürken annem hangi ara öne atılıp doktorun yakasını tuttu anlayamadık:
"Sen ne dersin ha? Benim kızıma deli damgası mı vurmaya çalışıyorsunuz? Sizi boğarım! İyi edeceksiniz, benim kızımı! Benim kızım deli değil! Deli değil!" diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
Etraftan gelip geçen sağlık personelleri ve acile gelen insanlar bize bakarken Efe annemin ellerini doktorun yakasından zorla çekip ona sarıldı.
"Anne sakin ol! Feraye, deli değil! Kimse ona deli demiyor! O acısından delirmeden tedavi olması gerektiğini söylüyor, doktor. Gel sakin ol! Otur şöyle, anneciğim. " diyen Efe'nin de gözleri akmak üzereydi.
"Benim kızım deli değil! İzin vermem! O acısından ne yaptığını bilmiyor! Hepsi geçecek! Onun çocukları var! Onlar için yaşamak zorunda. Deli değil, o!" diye sayıklıyordu, annem.
Efe annemi kenardaki üçlü hastahane koltuğuna oturtunca Ebru annemin yanına geçti, onu sakinleştirmek için. Efe ile göz göze geldik. Biz ne mutlu insanlardık oysa bir yıl önce. Şimdi hepimizin gözlerinde acı ve özlem vardı.
Ablam sakinleştirici aldığı için bir süre uyudu. Hepimiz Kerim Ege ve Ayperi'nin doğum günü olan bu günde tıpkı geçen yıl bu vakitlerde olduğu gibi yine hastahane korudorlarındaydık. Kaderimizi değiştirebilseydik, keşke!
Geçen yıl bugün 15 Eylül tarihinda ablamın doğumu başladığında ablam evde tekken Kerim eniştemi aramış. Kerim eniştem o gün hastahane ile ilgili bir iş için gittiği yerde telaşla çıkıp ablamı hastahaneye yetiştirmek için hızla araç sürerken karşıdan gelen araçla kafa kafaya çarpışmış.
Eniştem araçta sıkışıp ağır yaralıyken bile babası Kenan beyi arayıp:
"Baba Feraye doğuruyor. Ben yetişemeyeceğim. Lütfen onu hastahaneye götür. Onlara birşey olmasına izin verme, baba! Onlar sana emanet! Hakkını helal et." deyip bir daha gözlerini açmamak üzere tam 2 ay boyunca yoğun bakımda kalmıştı.
O gün Kenan bey, ablamı evladı kaza yapmasına rağmen hastahaneye yetiştirmiş ama kendi evladına bir ambulans gönderip kendi hastahanelerine getirtmişti. Biz haberi aldığımızda Efe ile hastaneye koştuk ama gördüklerimiz ve duyduklarımızla yıkıldık.
Ablam ilk hamileliğinde olduğu gibi sorunlu bir hamilelik geçiriyordu. Bu yüzden hepimiz teyakkuzdaydık ama doğum bizi gafil avladı. Belki ben ablamın yanından yarım saat önce ayrılmasam enişteme bile duyurmadan hastaneye yetiştirebilirdim.
Doğum sırasında oluşan komplikasyon yüzünden nefessiz kalıp 2 hafta makinelere bağlı kalan ablam, bu sürede küvezde kalan yeğenlerim ve en önemlisi de yoğun bakımda yatan Kerim eniştem... Biz hangisine yanacağımızı şaşırmıştık.
Bir değil iki bebek birden doğdu ama ikisine de sevinemedik. Bu kadar özlem ve umutla beklenen hangi doğum insanın felaketi olurdu ki? Olmuştu. Bu doğum Kerim eniştem ile ablamın felaketi hatta kıyameti olmuştu. Yeğenlerimin aslında babası ölmüştü ama o gün ikisi de hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Ne acı!
Ablam kendine geldiğinde hepimiz onu, acil müdahale odasından çıkardıkları zaman aldıkları özel odanın önünde bekliyorduk. Kerim Ege ve Ayperi uyuduğu için onları Ebru ve İpek'le eve gönderdik. Ne kadar biz gitmeyeceğiz deseler de çocuklar için gitmek zorunda kalmışlardı.
Ablam kendine geldiğinde öncelikle içeriye doktoru ve hemşireler girdi. 5 dakika sonra doktor bizleri de içeriye aldı. Ablamın boş boş bakmaları hepimizi daha derinden üzse de sesimizi çıkaramadık. Annem bir yanına Aylin anne bir yanına geçip ona şefkatle yaklaşırken o gözünü doktora dikmişti.
"Feraye hanıma sakinleştirici ilaçlar verildiği için şuan sakin. Ona size anlattığım her şeyi söyledim. Sizleri çağırmamızı istedi." dedi doktor, gözlerindeki hüzünle.
"Söyle kızım. Ne istiyorsan hemen getirtelim." dedi annem, bir umut ablama acısını unutturmak için ama ablam duydukları ile o kadar duygusuz bir şekilde anneme gözünü dikti ki:
"Ne istersem mi? O zaman Kerim'i, Kerim'le geçirdiğimiz mutlu günlerimizi istiyorum. Bana onları getirebilir misin anne?" dedi, sakin sakin.
Bu isteği ile hepimizin boğazına aynı kekremsi acı hücum etti. O istediği şeyin imkansız olduğunu bile bile istiyordu. Çaresiz olduğumuzu, önüne dünyaları da sersek ona Kerim eniştemi geri veremeyeceğimizi bile bile söylüyordu, bunu.
"Kızım... Biliyorsun olmuşa ve ölmüşe çare yok. O yüzden çocuklarına sarılıp yaşamalısın. Biz varız. Hep senin yanındayız. Lütfen kendini topla artık." dedi annem, ablamın aklı başına gelsin dercesine eski sert yıkılmaz görüntüsü ile.
"Ben... Ben onsuz nasıl yaşanır bilmiyorum, anne. Ben çocuklarıma iyi bir anne olamam. Onlara sen bak. Aylin annem de var hem. Ben ölmek istiyorum. Çocuklarıma bakarsanız, ben ona gitmek istiyorum. " deyince hepimiz buz kestik.
Ne demek ölmek! Çaresizlik, acı, şaşkınlıkla ve öfke ile yutkunduk. Kimse ne diyeceğini bilmeden bir ona bir doktora baktı. Doktorun bile söylediği şeyle şaşkınlıklığı belli olurken Kenan bey, ablamın yanındaki sol taraftaki koltuğa oturup çaresizlikle onun ellerini ellerinin arasına alıp ona baktı:
"Bak kızım. Bu acı hepimizin acısı. Oğlum o gün seni bana emanet etti. 'Lütfen onu hastahaneye götür. Onlara birşey olmasına izin verme, baba!' dedi, oğlum bana. O oğlumsa sen de kızımsın. Ben bir evladımı kaybettim. Senin acını da mı yaşayalım! Ne ben ne de buradaki hiç kimse buna dayanamaz. Hele çocukların babasız kalmışken onları bir de annesiz mi bırakacaksın!?" diyen Kenan beyin sol gözünden bir damla yaş düştü.
Bu yaşananlar hepimize ağırken hepimizin göz yaşları dökülür olmuştu. Ayakta duracak dermanı kendimde bulamayınca Efe'ye daha çok yaklaştım. Anlamış gibi belimden tutup kendine çekti.
"Senden ilk defa birşey istiyorum kızım. Bana Kerim'e verdiğim sözü bozdurma. Beni bu yükle yaşatma. Sana birşey olursa oğlumun iki eli yakamda olur, diğer tarafta. Senden Asım beyin dediklerini dinleyip tedavi olmanı istiyoruz. Lütfen kızım. Kerim için. Kerim'in sana olan aşkı için." dedi Kenan bey, elini tutup öperken.
Ablam önce ona baktı, durmayan gözünün yaşı ile. Sonra tek tek bizlere baktı. İçinde birşeyin muhakemesini yapıyor gibi bir süre sessizleşti. Sonra Anneme ve Aylin hanıma hitaben onlara bakıp:
"Anne çocuklarımız size emanet. Tamam baba. Kerim için, çocuklarım için. Kabul ediyorum, tedaviyi. Bir an önce başlasınlar. Bu acı beni öldürmeden ne yapacaklarsa yapsınlar. " dedi ablam, hepimizi sevindiren bir karar alarak.
Annem, Aylin hanım, Kenan bey ve ben tek tek sarıldık ona. Onu destekleyen sözler söyledik. Halsiz olduğu için uyumasının iyi olacağını düşünüp onu yalnız bıraktık. Hepimiz dışarıya çıkıp o uyurken doktoru ile konuştuk.
Bize bu tedavi sürecinin en az 3 ay en fazla 1 yıl sürebileceğini, ilk zamanlar ziyaret yasağı olacağını daha sonrasında ise sevdiği herkesin desteğine ihtiyacı olacağı için ziyaretlerin önemli olduğunu falan söyledi. Bu yüzden yarın herkesin vadalaşmasını istedi.
Hepimiz bu duruma ne kadar seviniyor olsakta onun bu durumda olmasını da kendimize yediremiyorduk. Akif abim bile kaç kez aradı durumunu sormak için. Tedavi olacağını söyleyince yarın ilk uçakla geliyoruz deyip kapattı.
Gece ısrarlarımıza rağmen annem ben kalacağım yanında deyip hepimizi eve gönderdi. Zaten hastahane Kenan beylerin yani eniştemin olduğu için ablam kendisinin olan hastahanede tedavi olacağı için evlerimize gittik.
Sabah erken hepimiz ablamın yanındaydık. Öğlen ise çocuklarını getirdiler. Abimin belki de ilk defa ağladığını gördüm. Belki de ablamın bu kadar kendinden geçmesinde onunda geçmişte yaptıklarının payının olduğunu düşünüyor olmalıydı.
Ablam, Kenan beyden tedavi başlamadan Kerim eniştemin mezarına gitmek istediğini söylediği için öğlen 2 gibi Kenan bey ve Aylin hanımla birlikte bir şirket araçlarından birine binip gittiler. 1 saatten fazla süre sonra geri döndüklerinde ablamın gözleri kıpkırmızı olmuştu. Kimse birşey sormadı, zaten o da hiç konuşmadı.
Daha sonra oğlunu ve kızını öpüp sardıktan sonra bizlerle de vedalaştıp doktor Asım bey ve hemşireler aracılığı ile tedavi olacağı kliniğe doğru götürülürken bile yalandan gülümsemeye çalışıyordu.
Doktorlar ablamı içeri aldığında annem bu acıya daha fazla dayanamadı sanırım, olduğu yere yığıldı. Hepimizin yüreğine ağır gelen yük, ablamın delirmesine nasıl sebep olmasın.
6 ay sürecek tedavi böylece başlamış oldu. Tek dileğimiz ablamın oradan eskiden tanıdığım mücadeleci ve cesur kadın olarak çıkıp hayata tutunmasıydı. Göz yaşları ve dualarla hepimiz birden oradan ayrıldık.