bc

Aşiretin Kızı Şehrin Kadını ( ücretsiz)

book_age18+
1.9K
FOLLOW
19.0K
READ
love-triangle
family
opposites attract
friends to lovers
heir/heiress
drama
sweet
lighthearted
kicking
city
office/work place
small town
lies
like
intro-logo
Blurb

“Buyur dede, çorba hazır,” deyip tencereyi masanın bir ucuna bıraktım. Elime aldığım kasesinin içine kepçeyle yavaş ve sakince çorbayı doldurdum.Bu bir tören gibiydi.Bu çorbanın kıvamı ve lezzeti bence harikaydı.Dedem beğenmemiş olacak ki yüzünü buruşturdu. “Kız, evlilik yaşına geldin, hâlâ bir çorba pişiremiyorsun!”Tüm hevesim kursağımda kaldı.Evde kalmıştım. Bir çorbayla evlenmeye ehil olmadığım anlaşılmıştı.**Babamı bir tarlanın sınır taşını çekiştirmek meselesi yüzünden vurdular. Üç kurşun. Yere düştü ve bir daha kalkmadı. Ufak bir mesele, basit bir arazi kavgası. Ama oraları bilirsiniz, basit bir meselede ölmek tavuk kesmekten daha kolaydır. Değeriniz bir tavuk kadar bile değildir. İnsan hayatının ağırlığı yoktur oralarda. Bu yüzden kimseye anlatamazsınız bunun ne kadar saçma olduğunu. Aşiret ağaları her zaman haklıdır. Kadınlar mı? Onlar zaten çoktan razı olmuştur kaderine.**Altay Arwen’in son model arabasıyla Seher’e çarpmasının ardından tüm dikkatler üzerine çevrilmişti. Altay’ın kollarında, kanlar içinde yatan genç kızın kanı pahalı elbiselerine bulaşmıştı. Çevredekiler flaşları patlatırken bazıları Arwen Holding’in CEO’su Altay’a, bazıları ise lüks arabasına odaklanmıştı. Seher’le ilgilenen ise ya çok az kişi vardı ya da hiç yoktu. O sadece yanlış yerde, yanlış zamanda oradaydı.**En azından burada yakışıklı bir bakıcım, sıcak bir yatağım ve yedi gün, yirmi dört saat emrimde olan hemşireler ve doktorlar var. Dışarıda ne vardı? Tahmin etmek zor değil…

chap-preview
Free preview
Köyden Şehire
Hiç gözlerinizi kapatıp açtığınızda her şeyin değişmiş olduğunu hayal ettiniz mi? Ben ettim. Hem de defalarca. Gözlerimi her kapatıp açmam on-on beş saniye sürüyor. Tabii bu arada burnumdan nefes alıp ağzımdan veriyorum. Her nefes alıp vermem birkaç saniye sürüyor. İşte yine gözlerimi kapatıp birinci nefesimi alıp verdim. Biraz rahatlamış gibi oldum. Sıra ikincisine geldi. Nefesi alıp… veremedim… Tam o esnada salonda oturan dedemin, “Aslı, yemek hazır mı?” dediğini duydum. Allah’ın cezası, şimdi sırası mıydı? “Neredeyse hazır, dede.” Ona karşı içimden geçenlerle ağzımdan dökülenler arasında fark var, biliyorum. Siz de fark ettiniz zaten. Neden böyle davrandığımı birazdan açıklayacağım. Ama şimdi Ağa Dedemi daha fazla bekletmeden ocakta kaynayan çorbayı sofraya götürme zamanı. “Buyur dede, çorba hazır,” deyip tencereyi masanın bir ucuna bıraktım. Elime aldığım kasesinin içine kepçeyle yavaş ve sakince çorbayı doldurdum. Bu bir tören gibiydi. Bu çorbanın kıvamı ve lezzeti bence harikaydı. Dedem beğenmemiş olacak ki yüzünü buruşturdu. “Kız, evlilik yaşına geldin, hâlâ bir çorba pişiremiyorsun!” Tüm hevesim kursağımda kaldı. Evde kalmıştım. Bir çorbayla evlenmeye ehil olmadığım anlaşılmıştı. Şimdi bu dede sevilir mi? Sevilmez. Buna bakarak böyle bir yargıya varmadım. Çorbamı beğenmemesi en basit hakaretiydi çünkü. Babamı bir tarlanın sınır taşını çekiştirmek meselesi yüzünden vurdular. Üç kurşun. Yere düştü ve bir daha kalkmadı. Ufak bir mesele, basit bir arazi kavgası. Ama oraları bilirsiniz, basit bir meselede ölmek tavuk kesmekten daha kolaydır. Değeriniz bir tavuk kadar bile değildir. İnsan hayatının ağırlığı yoktur oralarda. Bu yüzden kimseye anlatamazsınız bunun ne kadar saçma olduğunu. Aşiret ağaları her zaman haklıdır. Kadınlar mı? Onlar zaten çoktan razı olmuştur kaderine. Beni seversiniz, değil mi? Çok konuşuyorum, farkındayım. Ama susarsam boğulacak gibi oluyorum. Neyse, nerede kalmıştık? Babam vurulup öldükten sonra annemi kapı dışarı ettiler. Tek bir laf etmeden. Ben mi? Beni sahiplenmiş gibi yaptılar. “Gururumuza yedirmeyiz,” dediler. Ama bunu neden yaptıklarını biliyordum. Ben bir pazarlık malıydım artık. Aşiretin pis işlerini örtmek için ya berdel olacak, ya diyet, ya da kan parasına gidecektim. Adetler ve töreler. Saçma sapan, baskıcı, ağır… Babamı öldürenlerin ailesine berdel edilmiştim. Bizim aşiret kan davası diyerek onlardan birkaç kişiyi fazladan öldürünce hadlerini aşmışlardı. Karşı aşiret “Bunun bir bedeli olmalı,” diyerek ortalığı ayağa kaldırdı. Ağa Dedem zaten turşuluk biber olarak beni saklamamıştı. Şimdi benim üzerimden aştıkları hadlerini kapatmaları gerekiyordu. “Evleneceksin Seher.” “Ben mi, dede?” “Ulan, bu evde başka Seher mi var?” Şaşırmam gayet normaldi. Babam ölürken bile benimle konuşmamıştı. Karşı çıkabilir miydim? Köşeli kasketinin üzerinden kırmızı poşusu sarkıyordu; dize kadar bol, dizden aşağısı baldırlarına yapışık şalvarı olan, tütün içmekten pos bıyıkları sararmış olan Hasan Ağa’ya… Kim karşı çıkabilirdi ki? Ben de çıkmadım zaten. Başımı sünepe sünepe eğip, “Sen nasıl istersen, Dede Ağa,” dedim. “Dede Ağa”yı alaycı söyledim tabii. Kiminle evleneceğimi bile soramazdım. Kabul ettin mi diye sormayın. Çünkü bana da sorulmadı. Orada satılık olan sadece bedenleriniz ve ruhunuz değil. İradeniz de satılık. Soracağınız soru şu olmalı: “Ne yaptın?” Kaçtım. Kaçmak için bekledim ama. Aylarca bekledim. Düğün günü geldiğinde herkes beni düğün salonunda bekliyordu. Ben ise İstanbul’a giden şehirler arası korsan bir dolmuşta, camdan dışarıya bakıyordum. Şimdi orada birbirlerine kurşun sıkıyorlardır. Herkes bu işi “şeref meselesi” diye adlandırır. Üzülenin… Boş verin. Ağzım biraz bozuk olabilir. Ama içim de öyle. Şerefleri batsın. Kemiğine tüküreyim… *** Şehirler arası yolcu taşıyan korsan bir dolmuşa, Diyarbakır’ın hemen çıkışında bir kadın elini kaldırdı. Kına gecesinde kaçmış olmalı… Üstünde kırmızı renk bir bindallı vardı. Bindallı yerden sürünürken Diyarbakır’ın sarı toprağını ve çamurunu süpürmüş gibiydi. Ayaklarında yürümekten aşınmış, toza ve çamura bulanmış beyaz bir spor ayakkabı… Sırtında bir çanta. Dolmuş şoförü, kadını son anda fark etmiş gibi direksiyonu kırdı. Kadın, can havliyle kendini yolun ortasına atmıştı. Ağzından öfkeli bir küfür savuran şoför, camdan başını dışarı çıkararak bağırdı, “Eceline mi susadın kadın? Ölmek istiyorsan başka birini bul!” Sonra arabayı durdurdu. Kadın, sakin ama çaresiz bir sesle karşılık verdi, “Nasıl olsa öleceğim. Ya kurşunlarla ya da arabanın altında kalarak. Ne fark eder nasıl öldüğüm?” Şoför, bu sözlere pek aldırmadı. Çünkü bu tür hikâyeler burada her gün yaşanırdı. Omuz silkti. “Nasıl öldüğün umrumda değil. Yeter ki benim başımı belaya sokma.” Kadın, dolmuşun yanına yürüdü ve şoförün olduğu cama yaklaştı. Sırt çantasından bir altın bilezik çıkarıp salladı. “Bu umurunda mı?” Adamın gözleri birden parladı. Dudaklarında kurnaz bir gülümsemeyle, “İşte şimdi dikkatimi çektin,” dedi, ağzı kulaklarına vararak. Kadın, kararlı bir sesle yanıt verdi, “Aç kapıyı o zaman.” Şoför, kıkırdayarak kapıyı açtı, “Gel bacım, yolumuz uzun.” Kadın dolmuşa bindi. Bindallısının eteği arabanın paspasına süründü, spor ayakkabıları çamuru yaydı. Dolmuş harekete geçti. İçeride sessizlik vardı. Kimse konuşmadı. Camdan dışarı bakarken kadın, nereye gittiğini bilmiyordu. Belki de artık bir yere gitmek gerekmiyordu. *** Beni yolun kenarına bırakan dolmuş uzaklaşırken arkasından uzun uzun baktım. Aylardır kaçmayı planlıyordum ama buraya kadardı. Sonrası için bir planım yoktu. Yanımda sadece bir sırt çantası vardı. Ayağımda spor bir ayakkabı, üzerimde bindallı, başımda siyah bir şapka. Kombinim kötüydü, farkındayım. Ama kimse beni yargılayamaz. Siz de peşinizde iki aşiret olsa ne giyeceğinize bakmazdınız. Yolun kenarında bekleyen bir sürü insan gördüm. Neden acaba? Bana tuhaf gelmişti. Biz köyde ancak hayvanların geçtiği esnada dururduk. O da onların altında ezilmemek için. Hatta siz kenara çekilmezseniz Sarı Kız yol hakkını ihlal ettik diye ucu sivri boynuzuyla arkadan size yanaşır, bir yoklardı. Bu kadar insanın durmasına aldırmadım. Yolun ortasına doğru ilerlediğimde bir fren ve korna sesiyle olduğum yerde donup kaldım. Yüzüne fener tutulan bir tavşan gibiydim. Ellerimi kaldırıp sadece yüzümü koruyabildim. Bana doğru gelen şey Sarı Kız değildi ama onun kadar öfkeliydi. Çok geçmeden kendimi havada buldum. Gözlerimi kapatıp nefes egzersizimi yapmaya başladım. Burnumdan aldım, ağzımdan verirken soluduğum havayla birlikte yere çakıldım. Hissettiğim acı tarifsizdi. Halbuki Diyarbakır’dan kaçarken başka bir dolmuşun altında kalmamak için kurtulmuştum. Ama şimdi bilmediğim bir yerde, kanlar içinde uzanıyordum. Gözlerim kamaşıyor, etrafımdan geçen kelebekleri görebiliyordum. O ışık ve renk cümbüşü arasında güçlü kollarıyla beni kucaklayan bir melek gördüm. Sanırım beni cennete götürmek için gelmişti. Bedenim ağrıdan zonkluyordu ama yüzümde aptal bir gülümsemeyle beni kollarına alan erkek meleğe teslim oluyordum. “Al ruhumu, yakışıklı meleğim,” diye düşündüm. Ama dur bir dakika… Meleklerin cinsiyeti olmazdı ki. Gözlerimi kapatmadan önce başım yana düştü. Dudaklarımın kenarından akmaya başlayan kanın tatlılığı ve sıcaklığı iştahımı kabartmıştı. Yerde acı içinde kıvranan bendim ama etraftaki insanlar arabaya üzülüyordu. Patlayan flaşlar, benden çok beni kollarında tutan erkek cinsiyetli meleğime ilgi duyuyordu. Gözlerim kapanırken başka bir şey hatırlamıyordum. *** İki gün önce Arwen Holding’in çiçeği burnunda CEO’su Altay Bey’in, Burcu adında bir kızın çenesinden tutup onu duvara yapıştırdığı anın fotoğrafları, tüm magazin ve sosyal medyada boy boy sergilenmişti. Çıkan haberler, rakipler tarafından iyice allanıp pullanmış ve pazarlanmıştı. * Sadece iki gün içinde şirketin hisseleri yüzde on düşmüştü. Bu oran size az görünebilir, ama söz konusu olan para öyle bir miktardı ki çoğu insan hayal bile edemez. Üstelik babam beni daha yeni holdingin başına geçirmişken çıkan bu haberler resmen ağzıma sıçmıştı. Onun için önemli olan sadece kârdı; nereden geldiği ya da nasıl olduğu hiç umurunda değildi. Türkiye’de tek olan, son model arabamla yolda ilerlerken kaç kez ağzı dolu dolu küfür edip direksiyonu yumrukladığımı hatırlamıyorum. Babam duymadan, görmeden bu işi halletmem gerekiyordu. Yoksa canıma okur, kulağımdan tuttuğu gibi beni sokağa atardı. Başına geçtiğim şirket, babamın iş yerlerinden sadece biriydi. “Çok yoğun olmalı, yoksa şimdiye kadar fark etmemesi imkânsız,” diye düşünmemle telefonumun çalması bir oldu. Ekrana bakmadan bunun babam olduğunu anladım. Telefonun sesi bile adamın öfkesini yansıtıyordu. Ellerim titreyerek açmak zorunda kaldım. Ekranı açar açmaz telefonu kulağımdan uzak tuttum. Öfkeli sesinden çıkan tükürükleri yüzümde hissetmiş gibi yüzümü sildim. “Neler oluyor orada, Altay?” dedi babam. Sadece dört kelimelik bir cümleydi ama her harfin üstüne basa basa söylediği için ağır bir romanın en tahrik edici bölümünü okuyormuş gibi hissettim. Bilmemezlikten gelip zaman kazanmak istedim. Sesimi yumuşatarak, “Nerede baba, ne oldu ki?” dedim. Ama bu, onu daha da öfkelendirmişti; anlamam uzun sürmedi. “Lan geri zekalı, bir de benimle dalga mı geçiyorsun?” Babam dindar biri değildi ama ekran karşısında Allah, Kur’an demeyi severdi. “Estağfirullah baba, size hiç öyle saygısızlık yapar mıyım?” dedim. Belli ki ben de ondan bir iki numara öğrenmiştim. “Sus lan zibidi. Allah’ın adını da anıyor bir de!” Ticaret ahlakı olmayan birinin sözleriydi bunlar. Ama sesi hafifçe incelmişti. Yumuşuyor olabilir miydi? “Ne haltlar çevirdiğinden haberim var. Ya onu düzeltirsin ya da kendini sokakta bulursun!” diye devam etti. Beni severdi aslında. Yoksa benimle neredeyse aynı yaşta olan kardeşim Alper’e değil, holdingi bana teslim etmezdi. Sokağa atmakla ilgili tehditlerini hep duymuştum ama bu sefer gerçekten köşeye sıkışmıştım. Bu artık bir onur meselesiydi. O Burcu denilen şıllığı bulup hesabını sormam gerekiyordu. Hem de günahım kadar sevmediğim Alper’e buraları bırakacak değildim. Babamın beni anlamayacağını biliyordum ama yine de denemekte fayda vardı. “Baba, durum bildiğin gibi değil,” dediğimde belki bir açıklama fırsatım olur sanmıştım. “Bildiklerim, gördüklerim yeter bana. Ne yaptığın umurumda değil, nasıl yaptığın umurumda değil. Bir haftan var. Ya bunu düzeltirsin ya…” dediğinde, sözünü tamamladım, “Ya da kendimi sokakta bulurum, anladım baba.” “Bir hafta çok az, baba. Süreyi biraz uzatamaz mıyız?” dedim. İçimden pazarlık etmek geçmiyordu. Gerçekten Burcu’yu bulup hakkımda çıkan haberleri düzeltmek için bu süre yetmiyordu. Zaten iki gündür her yerde arıyordum. Sanki yer yarılmış, içine girmişti. “Bir de pazarlık yapıyor! Pezevenk! Eşek sıpası! Bu durumu nasıl bozduysan öyle düzelt!” dediğinde, daha ağzımı açamadan telefonu suratıma kapattı. Yaptığı ağır hakaretler gururuma dokundu. “Seni de, şirketini de…” diye mırıldandım. Ama Burcu’nun kumpasını ve Alper’in pis sırıtışını gözümde canlandırınca vazgeçtim. Bu işi halletmek zorundaydım. Verilen sürede bunu düzeltmek için bir mucize gerekiyordu. Kırmızı ışık, yolcular için yanıyordu. Akan trafikte ışığa takılmamak için gaza biraz daha bastım. Tam o anda yola, bindallı giymiş bir kadın atladı. Fren yapıp kornaya bastım ama artık çok geçti. “Allah kahretsin, tüm aksilikler beni buluyor zaten!” Arabanın içinde dona kaldım. İnip inmeme konusunda kararsızdım. Etraf kalabalıktı, üstelik bu arabayı herkes tanırdı. Kim tanımaz ki? “Türkiye’de tek” dedim ya. Mecburen arabadan indim. Yerde, ağzı yüzü kanlar içinde olan kadına baktım. Aptalca bir şekilde gülüyordu. Böylesine yaralıyken kim güler ki, lan?

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
541.6K
bc

AŞKLA BERDEL

read
89.6K
bc

HÜKÜM

read
228.8K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
83.1K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
54.1K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
34.3K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.5K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook