Mira
Adamın sert sesi bir kez daha yankılandı: "Maskeni çıkar. Kim olduğunu görmek istiyorum." Gözlerim o an istemsizce onun yüz hatlarına kaydı. Ne yaşlıydı ne de delikanlı sayılabilecek kadar genç. Otuz yaşını geçmemişti her halde, ama yüzündeki ifade çok daha yaş almış birine ait gibiydi. Gözleri koyu bir bilinmezi saklıyordu; sanki hem tehlikeli hem de güvende hissettiren garip bir karışım. Ama o kadar detayı düşünecek durumda değildim. Çünkü bu adam beni yakalamıştı ve maskemi çıkarmak için inatla uğraşıyordu.
Ellerinin hareketlerinden bile fark ediliyordu; sert biri olmasına rağmen bana zarar vermemek için dikkat ediyordu. Maskeyi çıkarmaya çalışırken bile zorlama yerine sabırla denemeye devam ediyordu. Ama ne fayda, elleri güçlüydü ve tüm çırpınışlarıma rağmen elinden kurtulamıyordum. Nefes alışlarım hızlanmış, vücudum gerilmişti. Sessiz kalmayı seçtim. Konuşmak ya da tepki göstermek beni daha da ele verirdi. Belki bırakırdı… Belki yanlış bir karar alıp beni serbest bırakacak kadar aptal olabilirdi.
Ama o an zihnimden geçen tek şey, "Keşke Semih abiyi dinleseydim," oldu. O kadar inat edip yalnız başıma gelmeye kalkışmasaydım, şimdi bu çıkmazda olmazdım. İnsan bir karar alırken her zaman mantıklı davranmalıydı; bunu acı bir şekilde öğreniyordum. Tıpkı insanlara tamamen güvenip tepetaklak olduğum gibi.
Adamın elleri maskeyi çekmeye çalışırken, tam da umudumu tamamen kaybettiğim an, bir şey oldu. Kolum bir anda serbest kaldı. Önümde duran adamın güçlü duruşu bir anda sarsıldı ve yere yığılmasını izlerken afallamıştım. "Ne oldu?" diye sormak için başımı kaldırdığımda, karşımdaki figürün kim olduğunu gördüm: Semih abi.
Gözlerimde biriken korku, onun yüzünü görmekle yerini şaşkınlığa ve rahatlamaya bırakmıştı. O kadar kızgındı ki, sesi bile titriyordu: "Sana yalnız gelme demedim mi?" Ne diyebilirdim ki? Haklıydı. Başımı yere eğip sustum.
Semih abinin sözleri beni tokat gibi sarsmıştı. "Hadi gidiyoruz. Polisleri başımıza toplayacaksın bu gidişle." Kafamı kaldırdım, ama hâlâ yerde yatan adama bakıyordum. Sokağı geçip yanmakta olan eve bile bakamıyordum artık. Gözüm, yerde hareketsiz yatan adamdaydı. "Ya bu adam?" dedim, sesim titrek çıkmıştı.
Karanlıkta yüz hatlarını seçmek zordu, ama sakalsız ve düzgün hatlı yüzü fark edebiliyordum. Yakından baktığımda, bu kadar karmaşık bir durumda bile aklımdan geçen düşünceyi durduramıyordum: Yakışıklı bir yüzü vardı.
Semih abi, benim bu ilgisiz anımı yakaladı ve sabırsızca homurdandı: "Turşusunu mu kuracaksın? Ne yapacaksın bu adamı? Hadi, gidiyoruz." Sesi bu kez daha sertti. Bu uyarıyla birlikte Semih abi, kolumdan tuttu ve beni sokaktan uzaklaştırmaya başladı. O anda, onun ne kadar haklı olduğunu kabul etmek zorundaydım.
Yavaşça arabasına bindik ve hızla o sokaktan uzaklaştık. Geriye sadece yanmakta olan evden yükselen duman ve itfaiye sirenlerinin yankıları kaldı. Beş dakika geçmişti ki, karşımızdan geçen itfaiye aracı bizi gerçeklere geri çekti. Onlar benim verdiğim zararı söndürmeye çalışacaklardı. Ama bu iş burada bitmeyecekti.
O evdeki insanlar ölmeyecekti; ölümü onlara hediye etmek kolay olurdu. Ben onları yavaş yavaş, korkularıyla yüzleştirecek ve bu dünyadaki her pişmanlığı onlara yaşatacaktım. Nasıl ki onlar benim güvenimi kullanıp her şeyimi mahvetmişlerdi, ben de onların her zayıf noktasını bulup vuracaktım. Ve bu sefer izimi belli etmeyecektim. Karda yürüyüp iz bırakmayacaktım…
*****
"Televizyona baktın mı?" diye sordu Bahar, mutfak tezgahının önünde çayını yudumlarken. Sesinde bir tedirginlik vardı. Pazartesi olduğu için evdeydik; dışarıda insanları koşuşturan bir şehir vardı, ama biz burada kendi küçük dünyamızda sessiz bir sabaha uyanmıştık. Henüz uyanmış, mutfağa yarı uykulu adımlarla girmiştim. Elbette televizyona bakmamıştım; dünkü geceden sonra tek istediğim uyuyabilmekti. Yaşadığım heyecan beni tüketmişti. Eve döndüğümde Semih abi önce azarlamış, ardından sinirle çekip gitmişti. O gece zihnimde hala dönüp duruyordu.
"Tabii ki hayır," dedim, kahve makinesine yönelerek. "Daha yeni uyandım, Bahar."
Bahar gözlerini benden ayırmadan masaya dirseklerini dayadı. "O zaman telefona bak," dedi sakin ama endişeli bir sesle. "Az önce haberlerde seni gösteriyorlardı."
O anda kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Ellerim istemsizce kahve makinesinin üzerinde durakladı. "Nasıl yani?" dedim, ağzımdan dökülen kelimeler titrek bir heyecanın izlerini taşıyordu.
"Bak," dedi ve telefonunu bana uzattı. Gözlerim ekrana odaklandığında gördüklerim beni önce donup kalmaya, sonra da yüzümde zafer dolu bir gülümsemenin oluşmasına neden oldu. Beni göstermiyorlardı, ama benim yaptığım şeyi gösteriyorlardı. Alevler, evin içine yayılan dumanlar... Dün gece o heyecanla fark etmediğim yangın manzarası, ekranda çok daha etkileyici görünüyordu. Rüzgar ve Farah'ın pijamalarıyla panik içinde kaçışlarını, yüzlerindeki korkuyu görmek içimde tarifsiz bir ferahlık oluşturmuştu. O an anladım ki bu sadece başlangıçtı. Onların hayatlarını yavaş yavaş yıkacaktım.
"İpucu bulamamışlar," dedi Bahar, rahat bir nefes alarak. "Polis, yangının elektrik kaçağından kaynaklandığını düşünüyor."
"Biliyordum," dedim, sesimde kendime duyduğum güvenin yankısıyla. Semih abinin becerilerine güveniyordum. O, her zaman işini kusursuz yapardı.
Bahar dikkatlice bana baktı. "Şimdiki plan ne?" diye sordu.
"Önce onların durumlarını öğrenmem gerek," dedim, ekrandaki görüntülere bir kez daha bakarak. "Sonra bir sonraki adımı planlarım."
Bahar başını hafifçe salladı. "Tamam, ama dikkatli ol. Eğer yakalanırsan bu işin sonu hiç iyi olmaz."
"Tamam, tamam," dedim, biraz alaycı bir gülümsemeyle. "Sen de epey korkak çıktın."
"Ben de seni bu kadar cesur bilmiyordum," diye karşılık verdi. Haksız değildi. Ben aslında cesur biri değildim. Ama kaybedecek bir şeyim kalmadığı için, hayat beni cesur olmaya zorluyordu. Çocuğuma verdiğim sözü tutmak için cesur olmak zorundaydım.
Derin bir nefes aldım, yüzümü yıkayıp dünkü düşünceleri aklımdan atmaya çalıştım. "Neyse, Bahar," dedim, eski konuları konuşmaktan kaçınarak. "Akşama kutlama yapıyor muyuz? Söz vermiştin."
Bahar gözlerini devirdi ama yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. "Tamam, ama Semih de gelecek," dedi.
"Nedenmiş?" dedim, kaşlarımı kaldırarak.
"Yalnız bırakmam dedi," diye yanıtladı Bahar, omuzlarını silkerken.
"Tamam, tamam. Belki de haklıdır. Dün geceden sonra abim ne derse odur," diyerek teslim oldum. Karşımda soğumaya başlayan kahvemden bir yudum aldım. Kahvenin tadı berbattı. Zamanında alınmayan intikam gibi. Ama artık zamanın benim için nasıl geçtiği umurumda değildi. Onlara gün yüzü göstermeyecektim. Aklımda bir tek şey vardı: sabırla plan yapıp, onların hayatını parça parça yerle bir etmek. Ama bir yandan da düşüncelerim başka birine kayıyordu; dün gece gördüğüm o adam. Gözümün önünden gitmeyen yüz hatları... Konu onun yakışıklılığı değildi elbette, ama gözlerindeki anlam beni rahatsız ediyordu. İlk başta beni yakalayan ellerinin sertliği, sonra bir anda yumuşayan tutumu... Kafamın içinde durmadan aynı sahneyi tekrar tekrar yaşar gibi oluyordum.
Acaba iyi midir? Ona bir şey olmuş mudur? Bilmiyordum ve bu bilinmezlik içimi kemiriyordu. Evet, o benim düşmanlarımla hiçbir bağlantısı olmayan, tamamen tesadüfen orada bulunan biriydi. Suçsuz birinin hayatını mahvetme fikri, tüm planlarımın arasında bile beni huzursuz ediyordu. Bu, ne kadar güçlü hissetmeye çalışırsam çalışayım, içimde hâlâ var olan bir vicdan kırıntısı mıydı? Yoksa onun gözlerindeki o ifadeyle bağlantılı bir şey mi? Bilmiyordum.
Derin bir nefes alıp Bahar’a bakarken yüzümdeki gerginliği fark etmiş olmalıydı. "Ne oldu?" diye sordu, kaşlarını çatıp dikkatle beni izlerken.
"Bir şey yok," dedim çabucak. Ama aslında vardı. Hem de büyük bir şey.
Beynimin bir köşesinde, ilk kez tanıdığım bir adama karşı hissettiğim bu tuhaf kıpırtılar bana yabancıydı. Bu kıvılcım, korkunun içinde saklanmış bir merak olabilir miydi? Bunu kendime bile itiraf edemiyordum, çünkü düşünecek daha önemli işlerim vardı. Ama o adamın yavaş yavaş yere yığıldığı sahne, gözümün önünden gitmiyordu. Yüz hatları ince ve belirgindi, ama en çok gözleri aklımda kalmıştı; sanki beni okumaya çalışan ama aynı anda kendini saklayan bir bakış.
*****
"Neresiymiş bu mekân?" diye sordu Semih abi, her zamanki ciddiyetiyle. Akşama doğru Bahar çağırınca eve gelmişti. Yeni açılan bir yermiş, pek bir bilgim yoktu ama adını duyduğum anda ilgimi çekmişti.
"Yeşil İnci," dedim, sakin bir sesle. "Yeni açılmış. Hem eve de yakın."
Semih abi iyiydi, çok iyiydi, ama bazen fazla sahiplenici oluyordu. Bahar'la bu konuda mükemmel bir ikiliydiler aslında. Tencere kapak misali... Benim tencere kapağım mı? O başka bir tencereye gitmiş, hatta komşuya gidip de geri dönmeyen eşya gibi kaybolmuştu. Ya da döndüğünde bir tarafı kırık döküktü.
"Peki, gideriz," dedi, biraz düşünerek. "Ama fazla kalamam. Yarın işlerim çok. Bahar’ın işi, senin de okulun var. Yani benimle siz de eve geleceksiniz," diye ekledi ciddiyetle. 26 yaşındaydı ama bazen 60 yaşında bir dede gibi konuşuyordu. Yanındayken, başımda ebeveyn varmış gibi hissediyordum. Yine de varlığı insana güven veriyordu. Rüzgar denen o itle nasıl arkadaş olmuştu, hâlâ anlamıyordum. Ama en azından hatasını fark edip bağlarını koparmıştı. Ziyanın neresinden dönülse kârdı.
"O zaman biz hazırlanıyoruz," dedi Bahar, bana bakıp göz kırparak. "Sen biraz dinlen aşkım." Semih abi başını sallayıp oturma odasına geçerken, Bahar beni kolumdan tutup odasına sürükledi.
"Giyimine de karışıyor mu?" diye sordum alayla. Bu arkadaş ortamı, ağır geçen günlerin ardından iyi geliyordu. Acılarımı kısa süreliğine de olsa unutturuyordu. Adana'da geçirdiğim bir yıl hapisten farksızdı. Bana kötü davranmamışlardı ama ben kendime kötü davranıyordum. Şimdi ise geçmişi geride bırakma zamanıydı. Yeniden başlamak istiyordum.
"Aman Mira, tanımıyormuş gibi konuşma. Karışsaydı bunları alır mıydım?" dedi, elindeki iki mini eteği göstererek. Gözlerim yuvarlandı. Hayatımda bu kadar kısa bir şey giymemiştim. Külotla gezsem aynı şeydi herhalde.
"Yürü git. Giymem ben bunları. Götüm donar."
"Eylül ayında ne donması kızım?" dedi kahkahalarla.
"Donarım işte. Giymem."
"Bu şort etek, fazla açık değil yani," dediğinde, eteği elime aldım. Haklıydı, ama yine de alışkanlıklarımı zorlayan bir uzunluktu. Kısalık demem gerekiyordu her halde.
"Yine de giymem," dedim inatla.
"Zincirlerini kırmak istemiyor muydun?"
"İstiyorum."
"Al şunu giy ve kır o zaman," dedi, yatağa fırlattığım eteği yeniden elime tutuşturarak.
"Etekle zincir mi kırılır?" dedim gözlerimi devirmeden edemeyerek. Bana göre bir giysi insanı değiştirmezdi. Yenilik düşüncede başlardı.
"Etek kırmaz, haklısın. Ama düşünce yapını değiştirirsen zincirlerin kırılır. Hem bunun üstüne uzun ceket giyersin. Zaten birini senin için aldım," dedi, gözlerime bakarak.
Derin bir nefes aldım ve gülümseyerek, "Tamam, tamam. Kafamı ütüledin resmen. Bakalım, giyelim şu eteği," dedim. Bahar sevinçle el çırparken, ben içimdeki tereddütle mücadele ediyordum. Ama o haklıydı. Küçük bir değişim, büyük bir başlangıç olabilirdi.
*****
Mekânın önüne geldiğimizde parlak yeşil ışıklı tabelası hemen dikkat çekti. "Yeşil İnci" yazısı, zarif bir şekilde tasarlanmış ve içeride bizi bekleyen atmosferin ilk ipucunu verir gibiydi. Bahar kollarımı çekiştirip hızla kapıya yönelirken, Semih abi arkadan adım adım ağırbaşlılığıyla bizi takip ediyordu.
İçeriye adım attığımızda buranın bir gece kulübünden beklediğim her şeyi fazlasıyla karşıladığını fark ettim. Yüksek bir ritimde yankılanan müzik, içeride dolup taşan kalabalığın hareketleriyle daha da büyüyen bir enerjiye dönüşüyordu. Renkli ışıklar tavan boyunca dalgalanıyor, her köşeye hareketli bir atmosfer yayıyordu. Barın önünde dizilmiş sıralar ve dans pistinde kıpır kıpır dans eden insanları gördüğümde içimde tuhaf bir huzursuzluk hissettim. Alışkın olmadığım bir ortam olsa da Bahar'ın coşkulu hali beni bir şekilde rahatlatıyordu.
"Harika bir yer değil mi?" diye bağırdı Bahar, müziğin gürültüsünü aşabilmek için kulağıma doğru eğilerek.
"Fena değil," dedim omuz silkip. Ama aslında bu kadar kalabalık ve gürültülü yerler beni hep tedirgin ederdi. Yine de bu gece geçmişi düşünmemek adına kendime bir şans vermek istiyordum.
*****
Birkaç içki alıp masamıza yerleştiğimizde, Bahar'ın mutluluğuna gölge düşüren hiçbir şey yoktu. Semih abi ise sorumluluk bilinciyle her zamanki gibi dikkatli davranıyordu. Alkol almaya niyetli değildi; sonuçta araç kullanacaktı. "Biraz eğlenelim, ama fazla abartmayın," diyerek yine koruyucu rolünü oynuyordu.
Ben ise azıcık içki alıp yavaş yavaş içiyordum. Hem kalabalığın hem de yüksek sesin arasında kaybolmak istiyordum. O sırada Bahar'ın içkileri biraz fazla kaçırdığı belliydi. Yüzü kızarmış, bakışları dalgınlaşmaya başlamıştı. Bir süre sonra, "Sanırım biraz kötü hissediyorum. Ay midem bulanıyor," dediğinde, Semih abi hemen durumu fark etti.
"Kalk bakalım. Seni tuvalete götüreyim," dedi ve Bahar'ı destekleyerek masadan kaldırdı. Onların ikisi uzaklaşırken, birden yalnız kalmıştım.
Kalabalığı izleyerek kendi hâlimde otururken, yan masadan biri dikkatimi çekti. Orta yaşlarda, bakışlarıyla rahatsız edici bir adamdı. Elinde içkisiyle doğruca benim masama doğru yöneldi. İçimde tuhaf bir rahatsızlık hissettim.
"Merhaba, yalnız mısın?" dedi, biraz yalpalayarak.
"Hayır," dedim soğuk bir şekilde. Ama o pek de vazgeçecek gibi görünmüyordu.
"Ben yalnızım ve gördüğüm kadarıyla sen de yalnızsın... Biraz sohbet etsek, hem belki gecemizi güzelleştiririz," dedi, alkolün verdiği cesaretle yüzsüzce sırıtıyordu. Yüzüne tüküresim gelmişti.
"Hayır, teşekkür ederim," dedim, sesimi daha sert bir tona yükselterek. Ama adamın hareketleri gitgide daha rahatsız edici bir hâl alıyordu.
"Gel biraz dans edelim," diyerek kolumu tutmaya kalkıştığında, kalbim hızla atmaya başladı. Kolumu hızla çekip, "Beni rahat bırak," diye uyardım. Ama adam iyice cüretkâr bir şekilde üzerime eğildi.
"Hadi ama, bu kadar utangaç olma. Gece yeni başladı ve birlikte çok daha eğlenceli olabilir," dediğinde, kolumu yeniden yakalamaya çalıştı. Artık korku ve öfke karışımı bir hisle adamı ittim. Ama bu kez kolumu daha sert tuttu ve beni kendine doğru çekmeye kalktı. Tam o anda, bir el adamın eline yapıştı.
"Onu bırak," dedi sert ve otoriter bir ses. Başımı kaldırdığımda, bir adamın hızla hareket ettiğini gördüm. O an her şey çok hızlı gelişti. Adamın suratına sert bir yumruk indi ve yere yığıldı. Çevredeki birkaç kişi hemen müdahale ederek yerdeki adamı sürükleyip götürdüler.
Ben ise şok içinde olayları izlerken, yardım eden adamın yüzüne baktım. Kalbim bir anda hızla çarpmaya başladı. Bu... Bu dün beni yakalamaya çalışan adamdı! Göz göze geldiğimizde yüzündeki kararlı ifade beni altüst etti. Yavaşça eğildi ve, "İyi misin?" diye sordu. Ama ben ne cevap vereceğimi bilemeden donup kalmıştım.
"Hanımefendi?" diye tekrar sordu. Sesinde sabırlı ama bir o kadar da otoriter bir ton vardı. Beni takip mi etmişti? Buraya kadar izimi sürmüş olamazdı, değil mi? Ama ya gerçekten bu kadar kararlıysa? Kafamdaki sorular giderek büyürken, yüzümdeki şaşkınlığı gizleyememiştim.
"İyi misin?" dedi bir kez daha, bu kez daha yumuşak bir ses tonuyla. Gözlerindeki endişe bakışlarıyla üzerime yükleniyordu. Kaçacak bir yerim yoktu.
"İyiyim," diye zar zor cevap verebildim. Ama içim kıpır kıpırdı. Bu adamın burada olması bir tesadüf müydü yoksa planlı bir hareket mi? Neden hâlâ burada? Gitmiyor diye düşünüyordum ki, masadaki su şişesini alıp bana uzattı.
"Biraz su iç," dedi. Sesi sakin ama kararlıydı. Az önce Bahar’ın oturduğu tarafta şimdi o vardı ve neredeyse diz dize oturuyorduk. Bu yakınlık beni bir nebze huzursuz etse de aynı zamanda garip bir güven hissi uyandırıyordu.
"Teşekkür ederim," dedim suyu alırken. Kana kana içtim, ama bu sadece susuzluğumu gidermek değil, aynı zamanda biraz zaman kazanmak içindi. Ama bu zamanı kazanıp ne yapacağımı da bilmiyordum. Kafam karmakarışıktı.
"Rahatsız etmedim umarım," diye sordu, bakışlarını yüzüme dikerek.
"Hayır, rahatsızlık değil. Yardımınız için teşekkür ederim," dedim sonunda. Birine teşekkür etmeyi unuttuğumu fark etmem utanç vericiydi.
"Rica ederim. Geçerken rahatsız olduğunuzu gördüm ve müdahale etmek istedim. Böyle durumlarda sessiz kalamam," dedi, sesinde bir ciddiyet vardı. Bu adamın tavrı, o kadar net ve kendinden emindi ki, birkaç saniyeliğine içimdeki tedirginliği tamamen unutmuştum.
"Anladım. Sağ olun," diye tekrar teşekkür ettim. Söyleyecek başka bir şey bulamıyordum. O ise sanki benimle konuşmaya devam etmeye kararlı gibiydi.
"Yalnız mısın?" diye sordu.
"Hayır," dedim hızlıca. "Arkadaşlarım tuvalete gittiler, birazdan dönerler." Açıklama gereği duymuştum.
"Onlar gelene kadar sana eşlik edebilirim," dedi, omuz silkip. Bu kadar kendinden emin bir tavır sergilemesi beni şaşırtıyordu. Ama nedense varlığı beni rahatsız etmiyordu. Belki de az önceki rahatsızlık veren adamdan beni korumuş olması iyi hissettiriyordu.
"Rahatsızlık vermeyeyim?" diye sordum.
"Asıl ben sana rahatsızlık vermek istemem," dedi samimi bir ifadeyle. Hafifçe gülümsedim. Bu adamla daha fazla konuşmak istemiyordum aslında, ama bir yandan da garip bir şekilde sohbeti bırakmak istemiyordum.
"Tanışalım mı?" dedi bir anda, bir şey hissetmiş gibi. Sorusuyla beni hazırlıksız yakalamıştı. Bir an için duraksadım. Az önceki adamdan farkı ne? diye geçirdim içimden. Ama sonra fark ettim ki o adam beni korkuttuğu halde bu adam ise bana güven vermişti. Fakat yine de dün Semih abinin vurduğu adamla şimdi karşı karşıya sohbet etmek düşüncesi bana iyi bir fikirmiş gibi gelmiyordu.
"Bilmem," dedim, biraz meydan okuyarak. "Her adama ismimi söylemem."
O an gülümsedi. Alaycı ama bir o kadar da içten bir gülümsemeydi. "Ben de her kadına ismimi söylemem," dedi, bakışlarını gözlerime kilitleyerek. Aslında gözlerim açık kahve renkti ama bu gece fıstık yeşili lens takmıştım. Her halde ondan böyle dikkatle gözlerime bakıyordu. "Ama seninle tanışmak istiyorum. Benim adım Mahir."
Bir anlığına afalladım. "Ben de Mira," dedim. Ve o anda kendi aptallığıma kızdım. Salak kafam. Az önce isim söylemem diyen ben değildim sanki.
"Uyumluymuş," dedi aniden.
"Ne?" dedim, müziğin gürültüsü arasında söylediklerini anlamamıştım.
"İsimlerimiz," diye tekrarladı. "Mira ve Mahir. Bence uyumlu."
"Uyup yakalayıp ne yapacaksın?" dedim alaycı bir ses tonuyla.
Bir kaşını kaldırarak, "Henüz karar vermedim," dedi. Cevabı o kadar rahattı ki, istemsizce gülümsedim. Bu gece, hiç beklemediğim şekilde gelişiyordu ve nereye varacağı konusunda hiç bir fikrim yoktu.
"Arkadaşların gelmedi sanırım," dedi Mahir, arkasını dönerek. Bakışları dikkatlice ortamı tarıyordu. Sanırsın bakınca onları tanıyacaktı.
"Gelirler," diye cevap verdim. Sanki onu sakinleştirmek istiyordum ama sesim oldukça gergindi. Bakışlarımı onun baktığı yöne çevirdiğimde, sonunda Semih abiyle Bahar'ı gördüm. Bahar, Semih abinin koluna girmişti ve sendeleyerek yürüyordu. Geldiklerini gördüğüm için içime bir rahatlama yayıldı, ama aynı zamanda mahcubiyetle karışık bir endişe de hissettim.
Onları gördüğüm anda ayağa kalkmak istedim ama ani bir hareketle ayağım yan masanın ayağına takıldı. İnce bir acı tüm bacağıma yayılırken istemsizce yüzümü buruşturdum. Hep bu beceriksizliğim! Daha ne olduğunu anlamadan Mahir refleksle hareket etti. Masayı kenara doğru itip, hiç tereddüt etmeden dizlerinin üzerine çöktü ve ayağımı eline aldı.
"Ne yapıyorsun?" dedim, sesim alçak ama şaşkındı. Kıpırdanmaya çalıştım, ama Mahir’in eli ayağımın üzerindeydi. Eliyle nazikçe acıyan yeri sıvazlamaya başlamıştı.
"Dur, Mira," dedi sakin ama kararlı bir ses tonuyla. "Çıkık var belki, emin olmam lazım."
"Yapma!" dedim tekrardan, sesim fazla çıkmamış biri gibi. Ama sesim o kadar tiz çıkmıştı ki, çevredeki birkaç kişi bize bakmaya başladı. Ancak Mahir umursamadı. Elini hâlâ acıyan yerimde tutuyordu ve bu beni daha da huzursuz ediyordu.
Gözlerim bir anda Mahir'in havaya kalkmasına takıldı. Semih abiye döndüğünde, çoktan Mahir’in yakasına yapışmış ve onu sert bir şekilde ayağa kaldırmıştı. Mahir şaşkın bir şekilde dengesini toplamaya çalışırken, Semih abinin yumruğu suratına inivermişti. İki dev adam savaşa girmiş gibiydi.
"Abi yapma!" diye bir anda yükselen bir sesle irkildim. "Ne yapıyorsun?!" diye tekrar bağırdım, aralarına girmeye çalışarak. Ama Semih abinin öfkesi dinmiyordu. "Semih abi, yeter artık!" diye tekrarladım. Onu kanepeye yatırıp bir yumruk daha savurdu.
Tam o sırada, Semih abinin bakışları Mahir’in yüzünde kilitlendi ve eli havada kaldı. Gözlerindeki şok ifadesi tüm vücuduna yayıldı. Yumruğu havada asılı kalmıştı.
"Sen..." dedi alçak bir tonda, nefesi kesilmiş gibi.
Mahir yavaşça ayağa kalkarken, Semih abinin bir adım geri çekildiğini gördüm. Bu anı hiç unutmayacaktım; öfkesi yerini şaşkınlığa bırakıyordu.
"Sen, o adamsın," diye mırıldandı Semih abi. Sesi neredeyse fısıltı gibiydi. Mahir ayağa kalktığı gibi bu defa Mahir yakasından yapıştı.
"Kimmişim ben?" dedi öfkeyle.