Mira
“Hayır…” diye fısıldadım, ama kelimeler boğazımdan çıkarken beni dahi ikna edemiyordu. Duvara yaslanmış, duyduklarımı hazmetmeye çalışıyordum. Fakat böyle bir şeyi nasıl hazmedebilirdim ki? Aklım almıyordu. Gerçeklik, üzerime bir dalga gibi çöküyordu; nefes almak her geçen saniye daha da zorlaşıyordu.
"Şaka değil mi" dedim, titreyen bir sesle. "Bu, kötü bir şaka, Bahar? Kamera nerede?" Gözlerimle etrafı taradım, sanki bu anlamsız kâbusun bir oyun olduğunu kanıtlayacak bir şey arıyordum. Ama hiçbir şey yoktu. Tek gerçek, Bahar’ın az önce söylediği o korkunç cümleydi.
Zihnim, kendimi koruma altına almak istercesine beni gerçeklikten uzaklaştırmaya çalıştı. Hayal kurmaya başladım. O hayalde Rüzgar ve Farah bu ihaneti yapmazdı. Onlar böyle bir şeyi asla yapmazdı, yapamazdı. Ama hayalim, acımasız gerçek karşısında darmadağın oldu. Rüzgar… Beni yaralayan, bebeğimizi elimden alan adam… Şimdi benim “canım arkadaşım” dediğim Farah’la evleniyordu.
“Hayır, bu mümkün değil!” dedim kendi kendime, içimde yükselen öfke ve acıyı bastırmaya çalışsam da daha da harlanıyor gibiydi. Ve her “hayır” dediğimde, gerçeğin ağırlığı biraz daha çöküyordu üzerime. Göğsüm daraldı, merdivenler üzerime üzerime geliyordu. Nefes almak imkânsızlaşmıştı.
“Nefes alamıyorum…” diye inledim, ellerimle boğazımı tutarak.
Bahar yanımdaydı. “Mira, hadi kalk. Eve gidelim,” dedi panikle. Koluma girip beni ayağa kaldırmaya çalıştı. Ayaklarım istemsizce sürüklendi, zihnim hala duyduklarımın şokundaydı.
Eve vardığımızda Bahar beni doğruca banyoya götürdü. Yüzüme ve boynuma soğuk su serpti. Ellerimi, kollarımı yıkadı. Suyun serinliği tenimde dolaştıkça, alamadığım nefesler yavaş yavaş geri dönmeye başladı.
“Gel, otur buraya,” dedi Bahar, beni yatak odama götürerek. Aylar önce yattığım rahat yatağa oturduğumda, altımdaki yatak mı sertti, yoksa duyduklarım mı yüreğime taş gibi oturmuştu, idrak edecek durumda değildim.
“Mira’m, nasılsın?” diye sordu Bahar, yüzünde derin bir endişeyle.
“Nasılsın mı?” diye tekrarladım alaycı bir şekilde, ama sesim derin bir acıyla çatlıyordu. “Sence nasılım Bahar? Nasıl olabilirim?”
“Affet beni…” dedi Bahar, başını eğerek. “Sana söylememeliydim. Ama saklayamadım da… Bunu bilmen gerektiğini düşündüm.”
Ellerimi yüzüme kapattım, başımı bacaklarımın arasına eğdim. Dik duracak kadar gücüm, gururum kalmamıştı. Sırtımdan bıçaklanmış gibiydim; belki de bu yüzden doğrulamıyordum. Rüzgar… Farah… İkisi de birden, hayatımı yerle bir etmişti.
Neden? Neden hep “iyi ki varsın” dediklerim, “iyi ki yoksun” listesine ekleniyordu? Neden en sevdiklerim tarafından ihanete uğruyordum? Bunu hak edecek ne yapmıştım?
Gözlerimden dökülen yaşlara engel olamıyordum artık. Sessizce ağlarken, içimdeki acı büyüyor, bütün bedenimi ele geçiriyordu. Hayatımın bir parçası olan herkes, adım adım beni terk ediyordu. Artık geriye kalan tek şey, derin bir boşluktu.
"Uzan istersen biraz."
"İstemiyorum." Sesim titremişti ama içinde taşıdığı öfkeyi gizlemiyordu.
"Peki… Ne istiyorsan söyle, onu yapayım."
"Söz yapar mısın?" dedim, başımı kaldırmadan.
"Elbette yaparım. Ne istersen."
"Anlat o zaman."
"Neyi, Mira’m?"
"Bana yapılan bu ihaneti anlat!" dedim, gözlerimi ona dikerek. "Nasıl olduğunu, nasıl arkamdan gülüp eğlendiklerini anlat! Daha dün konuştuğum arkadaşımın, bugün beni terk eden adamla nasıl olur da üç ay içinde nişanlanacak raddeye geldiğini anlat! Ne biliyorsan anlat işte! Duymak istiyorum, Bahar! Aptallığımı duymak istiyorum!"
"Mira..." diye fısıldadı Bahar, yüzüme bakarken gözleri dolmuştu.
"Söz verdin, Bahar! Anlat!" Sesim her kelimede biraz daha yükselmişti. İçimdeki acı, öfkeye dönüşüyor ve her kelimemle bir yanımı daha yakıyordu.
Bahar, çaresiz bir şekilde derin bir nefes aldı. Az önce yatak kenarında yere çömelen halinden doğrulup yanıma oturdu. Gözlerimi dik durmaya çalışarak ona çevirdim, ama ne kadar başarılı olduğumdan emin değildim. Gururum yerle bir olmuştu, ama ayakta kalmaya mecburdum.
"Sakin kalman şartıyla anlatıyorum," dedi Bahar sonunda. "Ben de her şeyi bilmiyorum, ama Farah’ın bizim ortak kız grubunda anlattıkları kadarını biliyorum."
"Anlat, Bahar. Lütfen..." dedim, sabırsız ve acıyla dolu bir sesle.
Bahar, gözlerini benden kaçırarak konuşmaya başladı: "Geçen yaz tatilinde görüşmeye başlamışlar. Sen tatil için İzmir’e gittiğinde… Ortak arkadaşların olduğu mekânlarda karşılaşmışlar ve gizli gizli görüşmeye başlamışlar. Ama Farah, senin hamile olduğunu öğrenince ilişkiyi bitirmek istemiş. Fakat Rüzgar… O, Farah’tan ayrılamayacağını, onsuz yapamayacağını söylemiş." Bahar’ın sesi çatlamıştı, ama devam etti. "Bebeği de istemediğini, sadece bir hata sonucu senin hamile kaldığını söyleyip Farah’a evlenme teklifi etmiş."
Her kelime, yüreğime bir bıçak gibi saplanıyordu. Derin bir nefes alarak, "Demek çocuğumun yaranma sebebi bile bir ‘hata’ymış. Orospu çocuğu..." diye mırıldandım, ama sesimdeki nefret Bahar’ı irkiltmişti.
"Söylemeye devam et," dedim. "Bana daha fazla anlat."
"Biz bunları sen gittikten bir ay sonra öğrenmiştik. Duyanların bazıları bunu normal karşıladı, bazıları ise sana haksızlık yapıldığını düşünüp Farah’la ilişkisini kesti. Mira’m, inan bana, bunları duymak seni daha fazla yaralayacak, ama sen istedin diye söylüyorum."
"Güzel," dedim acı bir kahkaha atarak. "Bir de insanlar ikiye ayrılmış, öyle mi? Çocuğumu kaybettiğim için sevinmişler midir ki?"
"Mira! Yeter artık! Daha fazla anlatmayacağım."
"Anlat!" diye bağırdım, gözlerimden yaşlar süzülürken. Bahar’ın yüzündeki suçluluk ifadesi içimdeki yangını daha da alevlendirmişti.
"İki hafta önce nişanlanacakları haberini aldık," dedi Bahar, derin bir nefes alarak. "Ben aslında ne Farah’la ne de Rüzgar’la o zamandan beri konuşuyorum. Sadece Semih istiyor diye nişana gitmeyi düşünüyordum. Ama sen buradaysan, asla gitmem. Semih’e söylerim, o zaman ısrar edemez."
"Hayır, Bahar. Gideceksin."
"Ama Mira..."
"Dinle beni! Ben de seninle geleceğim."
"Mira’m, yapma!" dedi Bahar, endişeyle yüzüme bakarak. "Zaten duydukların bu kadar ağırken, bir de onları görmeye nasıl katlanacaksın? Kendine eziyet etme."
"Sen beni boş ver," dedim, gözlerim kararlı bir şekilde Bahar’a odaklanmıştı. "Görmek istiyorum. Kendi gözlerimle, beni bu hale getirdiklerine değmiş mi, görmek istiyorum. Zaten fazla kalamam. Gördükten sonra eve dönerim."
Bahar’ın omuzları çöktü, gözleri suçluluk ve çaresizlikle doluydu. "Peki, Mira’m… Eğer bu kadar kararlıysan, birlikte gideriz ve eve de birlikte döneriz. Ama ne olur, kendine zarar verecek bir şey yapma."
"Tamam," dedim kısık bir sesle. İçimdeki yangını bastırmaya çalışıyordum, ama alevler giderek büyüyordu. Onları görmek, bu acının kaynağıyla yüzleşmek zorundaydım. Belki o zaman içimdeki bu boğucu his, biraz olsun dinerdi. Belki…
*****
Mira ve Bahar, sanki bir ömür gibi geçen yarım saatin ardından nihayet taksiye binip yola çıktılar. Aslında Semih gelip onları alacaktı, ama Bahar Mira ile geleceğini söylediğinde Semih suskun kalmıştı. İçten içe suçluluk duygusu içinde kıvranıyordu. Mira’ya yapılanları onaylamıyor, ama Rüzgar’la olan uzun arkadaşlığını da tamamen bitiremiyordu. Çünkü onları tanıştıran bizzat kendisiydi. Mira bir fotoğrafçı aradığını söylediğinde, Rüzgar’ı öneren oydu. Başlangıçta masum gibi görünen bu yönlendirme, Mira’nın hayatını altüst eden ihanete zemin hazırlamıştı. Şimdi, Semih bu ihaneti görmezden gelmeye çalışsa da vicdanı her gün biraz daha ağırlaşıyordu.
"Sakin olacaksın, tamam mı?" diye fısıldadı Bahar, Mira’nın elini sıkıca tutarak.
Mira, boş bir gülümsemeyle başını salladı:
"Merak etme, iyiyim ben."
Yalan… Her şeyden çok bu kelimeyi söylemek yalandı. Mira, üç aydır bu iki kelimeye sığınıyordu: “İyiyim.” Oysa içinde kopan fırtınaları, boğazına oturan düğümü, kalbinde yankılanan hayal kırıklığını kimse bilmiyordu. İyiyim demek, yaşadığı çaresizliğin üstüne çektiği bir örtüydü yalnızca.
"Fazla ortalarda gözükmeyeceğim," diye devam etti Mira, taksiden inerken. Gözlüklerini taktı, uzun bakır kahve saçlarını yüzünün önüne savurdu. Otelin önünde bir an durdu, sanki bir adım daha atarsa her şey gerçek olacakmış gibi hissediyordu. Ayakları yere mıhlanmıştı.
Kapının hemen yanında büyük bir levha dikkatini çekti:
“Farah ve Rüzgar’ın Nişan Törenine Hoş Geldiniz.”
Mira, yazıya dik dik baktı. Yetmezmiş gibi bir de ikisinin kocaman bir fotoğrafını bastırmışlardı. Fotoğrafta gülümseyen yüzleri adeta Mira’ya meydan okuyordu. İçindeki öfke ve acı birbirine karıştı. Sanki boğazında bir yumru büyüyor, nefes almasını engelliyordu.
"Gidelim mi, Mira’m?" diye sordu Bahar, Mira’nın koluna girerek. Mira, hala dekorları inceliyor, hiçbir detayı kaçırmamaya çalışıyordu. Her şey ne kadar da özenli görünüyordu. Gözleri, pırıltılarla süslenmiş salonun her köşesine ilişiyordu. Rüzgar’la hayalini kurduğu törenin bir kopyasıydı bu. Tek fark, başrolde Mira’nın olmamasıydı. Hayallerini çalmışlardı. Ve şimdi, Mira’nın önünde bu çalıntı hayali sergiliyorlardı.
Kalbi sıkışıyor, nefesi daralıyordu. En çok da Farah’ın, bir zamanlar “kardeşim” dediği kişinin, gözleri önünde bu ihaneti kutlaması canını yakıyordu. Bağırmak, isyan etmek, her şeyi yakıp yıkmak istiyordu. Ama yapamazdı. Sinirlerine hâkim olmalıydı. Çünkü kendini onların gözünde küçük düşürmek istemiyordu.
Salona adım attığında gözleri doğrudan Rüzgar’a takıldı. Oradaydı, tam karşısında. Onu en değerli adamı sanmıştı. Babasından sonra güvendiği tek insandı. Şimdi ise o güvenin ne kadar yanlış olduğunu biliyordu.
Salona girmekte geç kalmışlardı. Yüzüklerin takıldığı ana denk gelmişlerdi. Rüzgar ve Farah’ın yüzündeki gülüşler Mira’nın kalbine bıçak gibi saplandı. Aile büyüklerinin ellerini öpmeye başladıklarında, Mira artık buna daha fazla dayanamayacağını hissetti. Gözleri doldu, ama kimsenin görmesine izin vermedi. Hızla arkasını döndü ve salondan çıkmaya karar verdi.
"Nereye, Mira?" diye sordu Bahar.
"Lavaboya… Geliyorum," dedi Mira, gözlerini yere dikerek.
"Seninle geleyim mi?"
"Hayır, erken dönerim."
Mira, salonun kalabalığından uzaklaştı. Ama lavaboya gitmek yerine dışarı çıktı. Açık havaya adım atar atmaz derin bir nefes almaya çalıştı, ama başaramadı. Nefes almak bile zor geliyordu. Ellerini göğsüne bastırdı, kalbindeki ağırlığı hafifletmeye çalıştı.
Ama bilmediği bir şey vardı: Rüzgar, onun dışarı çıktığını görmüştü. Peşinden gitmekten kendini alamadı.
"Mira," dedi tanıdık bir ses, onun arkasından.
Mira, duyduğu sesle irkilerek döndü. Karşısında onu görmeyi beklemiyordu. Gözleri büyüdü, ama bir şey diyemedi. Karşısındaki, geçmişte güvenle baktığı, ama şimdi bakmaya bile dayanamadığı adamdan başkası değildi.
*****
Mira, nefesini düzenlemeye çalışırken tanıdık bir ses arkasından ona seslendi:
"Mira."
Donakaldı. Ses, geçmişin yaralarını bir kez daha hatırlatıyordu. Yavaşça döndü ve karşısında Rüzgar’ı gördü. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi, ardından bu duygu yerini hızla öfkeye bıraktı. Çenesini sıkarak konuştu:
"Ne cüretle peşimden geliyorsun? Senin burada işin ne?"
Rüzgar derin bir nefes aldı. Mira’nın gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığını görebiliyordu. Ama artık kendini savunacak bir yanı yoktu.
"Seni görünce buraya geldim. Konuşmamız lazım," dedi sakin bir sesle.
Mira alaycı bir kahkaha attı.
"Konuşmamız mı lazım? Sen benimle konuşmayı hak etmiyorsun. Sen beni kandırdın, beni kullandın! Şerefsiz piç. Sana güvendim, hayatımı paylaştım, ama sen... sen Farah’la arkamdan işler çevirdin! Yetmedi mi? Daha neyin peşindesin?!"
Rüzgar, Mira’nın öfkesiyle yüzleşmekten kaçmadı.
"Mira, beni dinle. Ben artık seni sevmiyorum. Farah’ı seviyorum. Bizim ilişkimizi de yanlış yola sokan buydu."
Mira bir adım öne çıktı, parmağını Rüzgar’ın göğsüne doğrultarak bağırdı:
"Beni sevmediğin halde beni kandırdın. Çocuğumu benden aldın, Rüzgar! Bunu nasıl yaptın?! O çocuğu asla doğuramayacağımı söyledin. Neden? Çünkü senin için hiçbir şey ifade etmiyordu! Ama o benim hayatımdı, benim canımdı! Sen sadece bir yalancı değil, bir canisin de! Katil!"
Bu sözler Rüzgar’ın yüzüne bir tokat gibi indi. Ama daha ağırını hak ediyordu.
"Eee yeter artık. Mira, o çocuğun doğmasına izin vermedim çünkü... çünkü artık başka bir hayata adım atmıştım."
Mira bu sözleri duyunca çığlık atarcasına konuştu:
"Sen bir canavarsın! O çocuğu öldürdün ve şimdi utanmadan Farah ahlaksızına aşık olduğunu söylüyorsun. Ama merak etme, Rüzgar. Bu yaptıklarınızın bedelini ödeyeceksiniz. Yemin ederim, ahımı yerde bırakmayacağım!"
Rüzgar tam bir şey söyleyecekti ki, arkadan bir ses duyuldu:
"Mira, burada ne yapıyorsun? Seni iyi gördüm. Umarım daha iyisindir."
Farah, pişkin bir tavırla Mira’ya doğru yaklaştı. Mira’nın gözleri öfkeyle parladı. Farah’ın her kelimesi onun sabrını biraz daha zorluyordu.
"Kes sesini. Aşağılık. Bir de durumumu soruyor. Guya benim en yakın arkadaşımmış? Geberip gidersin umarım," dedi Mira, sesi buz gibiydi.
Farah alaycı bir gülümsemeyle devam etti:
"Bak, Mira. Senin için üzgünüm. Ama gerçek şu ki, sen Rüzgar için hiçbir zaman doğru kişi değildin. O bana ait. Sen onun yanında fazla vasat kalıyordun. Ve evet, sahip olamadığı çocuğu da ben vereceğim ona. Senin yapamadığın her şeyi ben yapacağım."
Mira, Farah’ın bu sözlerine dayanamadı. Öfkeyle bağırdı:
"Senin gibi bir yılanın söyledikleri benim umurumda bile değil! Ama unutma, Farah. Rüzgar’la birlikte bana yaptıklarınızın bedelini çok ağır ödeyeceksiniz!"
Farah tam karşılık vermek için ağzını açmıştı ki Mira, bir anda öfkeyle elini kaldırdı. Tokat, Farah’ın yanağına çarptı ve onun sendeleyerek Rüzgar’a doğru düşmesine neden oldu. Tokadın yankısı, o anı daha da sertleştirdi.
Rüzgar, Farah’ı tutmak için harekete geçti. Ama Mira bir adım geri çekilip onlara tiksintiyle baktı.
"Bu son olacak. Beni küçük düşürdüğünüz her anın, çaldığınız her hayalin hesabını tek tek soracağım. Söz veriyorum!"
Mira, arkasını dönüp hızla uzaklaşırken Farah, Rüzgar’ın kollarında hala şaşkınlık içindeydi. Hep sakin karakterli görünen Mira ilk defa onlarle böyle haddini bildirir gibi konuşmuştu.
*****
Mira, arkasında bıraktığı tartışmanın ağırlığıyla nefes almakta zorlanıyordu. Gözlerinde biriken yaşları tutmak için çenesini sıktı, dudaklarını ısırdı. Ağlamak, yenilmek demekti; ama içinde kopan fırtınalar, bedenini kontrol etmekte zorlanmasına neden oluyordu. Kalbi göğsüne sığmıyor, nefesleri düzensizleşiyordu. Farah’ın pişkin yüzü, Rüzgar’ın söyledikleri ve geçmişteki ihanetin yıkımı, Mira’nın zihninde yankılanıyordu.
Kaldırımda hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ayak sesleri, gece yarısının sessizliğinde yankılanıyordu. “Ne yapacağım? Bundan sonra nasıl yaşayacağım?” diye düşünüyordu. Her şey üst üste binmişti. Kalbindeki acı, bir uçurumun kıyısında gibi hissetmesine neden oluyordu.
Bir an durdu, karşıdındaki yolu fark etti. Karşıya geçmek için sabırsızdı. Ama o an bile düşünceleri zihnini fazla meşgul ediyordu. “Buradan gitmek istiyorum. Artık hiçbir şey duymak istemiyorum,” diye mırıldandı.
Mira, köşeyi dönmesi gerektğinde bildiğinde adımını attı. Gözleri yaşlarla dolmuş, zihni bulanmıştı. Ve o anda, karşıdan hızla gelen bir araç onu fark etmedi. Fren sesiyle birlikte, Mira bir çığlık bile atamadan aracın çarpmasıyla havaya savruldu. Gökyüzüne doğru yükseldiği an, hayatındaki tüm kırık anılar film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Ardından asfaltla sert bir şekilde buluştu.
Gece sessizdi, etrafta kimseler yoktu. Mira yerde hareketsiz yatarken, arabanın sürücüsü panik içinde aracını durdurdu ve hızla dışarı çıktı. Şoför, Mira’nın yerde kanlar içinde yattığını gördüğünde, nefesi kesilmiş gibiydi. “Ne yaptım ben?” diye mırıldandı ve diz çökerek Mira’ya doğru eğildi.
Mira’nın yüzü solgun kanlar içinde ve hareketsizdi. Saçları kanla karışmış, ince beyaz elbisesi yolun gri karanlığında bir hayalet gibi görünüyordu. Şoför, titreyen elleriyle Mira’nın boynundaki nabzı kontrol etti. Hala hayattaydı, ama çok zayıf bir şekilde.
Panikle Mira’yı kollarına aldı ve arabasına taşıdı. Kendi kalp atışlarını kulaklarında duyuyordu. İçindeki korku, Mira’nın kırılgan bedenini daha da özenle tutmasına neden oldu. Aracına binerken, bir yandan yardım çağırmayı düşündü, ama o an sadece hızla bir hastaneye gitmeyi düşündü.
Mira’nın bilinci tamamen kapanmıştı. Göz kapakları titremiyor, nefesi derin ve yavaş bir şekilde alınıp veriliyordu. Şoför, arabanın içinde bir an başını çevirip ona baktı. Bu genç kadının kim olduğunu ya da neler yaşadığını bilmiyordu. Am adam sarhoş olduğundan kontrollü kullanmadığını biliyordu.
*****
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gazete manşetleri ve televizyon haberleri, şehrin gündemine bomba gibi düşen bir olayla çalkalanıyordu:
"Gece Yarısı Dehşeti: Kimliği Belirsiz Bir Araç Genç Kadına Çarptı!"
Haberde yer alan detaylar, olayın gizemini daha da artırıyordu. "Gece yarısı, genç bir kadın kimliği belirsiz bir araç tarafından vuruldu ve ağır yaralı halde hastane önüne bırakıldı. Genç kadına çarpan ve onu hastaneye getiren kişinin kimliği henüz belirlenemedi. Polis, olayla ilgili kapsamlı bir soruşturma başlattı."