5. BÖLÜM (CEMRE)
İstemsizce koltuğun ucuna gelmiştim. Tedirginliğimi ve muhtemel bir panik atak krizimin eşiğinde olduğumu belli etmemeye çalışarak elimdeki kupayı yavaşça önümdeki sehpaya bıraktım. O da elindeki kupayı önündeki sehpaya bırakıp koltuğun ucuna gelmişti. Ses tonu oldukça sakindi.
‘’İşte bu yüzden şu an anlatmıyorum. Güvenmekten korktuğun biri olmak istemiyorum. Sen ne zaman bana gerçekten güvendiğini hissedersen, hikayeyi o zaman dinlemeye hazır olacaksın.’’
Belli belirsiz bir derin nefes alıp, sakinliğimi korumaya çalıştım. ‘’Hikayeyi anlatacak olan sensin. Senin bana güvenmen gerekmez mi?’’
Gülümsedi. Göz kenarlarındaki kırışıklıkları yine belli edecek kadar yorgun ve içten bir gülümsemeydi bu.
‘’Ben sana zaten güveniyorum. Sadece... senin yanımdayken kendini güvende hissetmeni istiyorum.’’
Kendimi toparlamak istercesine boğazımı temizleyip, sehpanın üzerinden elimi uzattım.
‘’Öyleyse ilk defa tanışıyormuş gibi yapalım. Merhaba, ben Cemre.’’
Uzun bir an için gözlerime bakıp gülümseyerek elimi sıktı.
‘’Merhaba Cemre, bende...’’ Hafifçe dudaklarını yalayıp kısa bir es vermişti. ‘’ Bende Mecaz Adam. Memnun oldum.’’
Dikkatle yüzüne baktım.
‘’Kendi ismin yerine mahlas kullanmak?’’
‘’Hikayeyi dinledikten sonra eğer beğenmezsen ithaf kısmında bana sövmediğinden emin olmak için,’’ diyerek gülümsedi.
Gülümsemesine karşılık vermek istesem de dudaklarım bunu reddediyordu.
‘’Oldukça garip birisin, biliyor musun?’’ Bunu söylerken gözlerimi gözlerinden ayırmamıştım.
Hafifçe gözlüğünü düzeltti. ‘’İyi anlamda mı, kötü anlamda mı?’’
Kafam karışık bir şekilde başımı salladım.
‘’Bilmiyorum, emin değilim. Ama bana hiç yardımcı olmadığın kesin,’’ diyerek iç geçirip tekrar kupamı avuçlayarak koltuğuma gömüldüm.
‘’Şu an hikayeyi duymayacağın halde hala kalmak istiyor musun?’’
‘’Evet, biraz daha kalacağım,’’ diye ciddiyetle yanıtladım. Kahvemden bir yudum daha alırken bakışlarım hala üzerindeydi. Derin nefes al, ver... Lütfen Cemre, gerçekten şu an değil. Şu an kriz geçirmek için hiç de iyi bir zaman değil.
Büyük bir sessizlik olduğunda, bende biraz daha dikkatle incelemeye başladım onu. Oldukça yapılı bir vücudu vardı. Saçları özensizce elle düzeltilmiş gibi dağınıktı. Elmacık kemikleri oldukça belirgindi. Gülümsediğinde ortaya çıkan gamzeleri yüzü soğuk bir ifade takındığında tüm sevimliliğini kaybediyor, ürkütücü bir hal alıyordu. Pembeden kırmızıya dönük, gülümsediğinde daha iri görünen dudakları zaman zaman bir şey fısıldamak istercesine açılıp kapanıyordu sessizce.
Gözlerinin rengini tam anlayamamıştım henüz gözlüklerinden dolayı. Bakışları şu an beni ürkütse de, bir o kadar da yakın geliyordu anlamsızca. Ondan korkmalı mı, yoksa güvenmeli miydim emin değildim.
‘’Ne düşünüyorsun?’’
Sorusuyla iç sesimden sıyrılıp kendime gelmiştim. ‘’Özür dilerim, dalmışım. Sana bir şey sormak istiyorum. Burası dışında başka bir işle ilgileniyor musun?’’
‘’Hayır, şu an yalnızca burasıyla ilgileniyorum. Dün evde söylediğim gibi. Daha önce farklı işlerle ilgilendim ama şu an tek işim bu. Başka bir işim yok.’’
‘’Garip. Tek işin burası olmasına rağmen pek de fazla ilgilenemiyormuş gibisin burayla. Üstelik sanki daha dün kullanılmaya başlamış gibi bir havası var.’’
Belli belirsiz yutkunduğunu görebilmiştim. Gülümsemek için kendini zorlar gibi bir hali vardı. Ama yine önce her zamanki gibi gözlüğünü düzeltti. Stres altında olduğunda bunu yapmayı sıklaştırıyordu. Artık ezberlemiştim.
‘’Nasıl yani, anlamadım?’’
Bakışlarımı direkt gözlerine odaklamıştım. Kalp atışlarının hızlandığını anlayabiliyordum vücudunun seğirmesinden. ‘’Her yer oldukça tozlu. Koltuklar, masa, sandık, kitaplık...’’
‘’Bir süredir...’’
‘’Hatta koliler bile.’’
‘’Bir süredir... rahatsızdım. O yüzden pek fazla ilgilenemedim burayla, doğru. ‘’
Sakin kalmaya çalışarak gözlüğünü düzeltti tekrar. Kısa bir sessizlik olmuştu yeniden.
‘’Kolilerin üzerindeki bilmem kaç parmak kalınlığındaki toz tabakasını görmemek için aptal olmak gerek. Ve geldiğimiz zaman kitaplıkta bulunan her bir kitabın da. Dükkana girdiğimde o tozlu havanın ciğerimi nasıl yaktığını söylemiyorum bile.’’
Yüzümdeki ifadesizlik onu oldukça germişti, farkındaydım. Dakikalardır elinde tuttuğu kupasından tek bir yudum bile almamıştı. Sesiyle bakışlarım yine gözlerine döndü.
‘’Kahve?’’
‘’Hayır.’’ Oldukça net ve soğuk bir hayırdı bu.
Gözlerini hafifçe kırpıştırdı. ‘’İyi misin Cemre?’’
‘’Sen söylemek ister misin bunu, Mecaz Adam? Nasıl hissetmem gerek şu an?’’
Bardağını yavaşça önündeki sehpaya bırakıp ayağa kalktı. ‘’Cemre, gerçekten iyi misin sen?’’
Dişlerimi sıkıp durması için elimle işaret ettim. ‘’Sakın... yaklaşma bana.’’
Afallamıştı. ‘’Ne?’’
‘’Sakın bana yaklaşma dedim.’’
Ortamın gerginliğini hisseden köpek üzgün bakışlarını bana çevirip, bir patisini bacağıma koymuştu.
‘’Tamam, sakin ol. Sorun yok,‘’ diyerek beni ürkütmemek için olduğu yerde kaldı. Ben ise titreyen sesime hakim olmaya çalışıyordum.
‘’Ne saklıyorsun benden? Söylesene.’’
Beni sakinleştirmek için tekrar bir adım attı. ‘’Bak, açıklayabilirim... ‘’
‘’Olduğun yerde kal tamam mı? Bir adım daha atayım deme sakın. Daha ne kadar yalan söyleyecektin bana ha?’’
Endişeli gözlerle bir adım attığında ‘’Yaklaşma!’’ diye bağırıp elimdeki kupayı ona doğru savurdum. Yüzünü koruyarak kenara çekildiğinde kupa duvara çarpıp tuzla buz olmuştu. Korkuyla bir adım geriye çekildi.
‘’Tamam, tamam yaklaşmıyorum! Sadece beni dinle, lütfen!’’
‘’Neyi dinlememi istiyorsun? Bana söyleyecek daha ne kadar yalanın var!’’
‘’Bak, ben sadece... ‘’
‘’Sadece ne? Beni aptal mı sandın? Hiçbir şeyin farkında olmadığımı mı?’’
Hızla eşyalarımı toparlamaya çalışırken ellerimin titremesine engel olamıyordum artık.
‘’Sana nasıl güvenebilirim ki? Daha bana adını bile söyleyemiyorsun ya, adını! Hiçbir şey anlatmıyorsun bana kendinle ilgili! Peki benim sana nasıl güvenmemi bekliyorsun, söylesene!’’
Küçük adımlarla bana doğru ilerledi.
‘’Bak, lütfen dinle. Tamam, haklısın, evet söylemediğim çok şey var sana ama inan bana anlatacaktım her şeyi. Lütfen gitme Cemre, konuşmamız gerek.’’
Gitmemi engellemek istercesine hafifçe kolumu tuttuğunda, yine elektrik çarpmış gibi irkilmemle başıma saplanan ağrıya karşı acıyla gözlerimi yumdum.
Derin nefes al, ver...
Deli gibi çarpan kalbim...
‘’Yanındayım, artık güvendesin, merak etme. Her şey yoluna girecek, söz veriyorum.’’
Gözlerim aniden açılmıştı. Kolumu elinden kurtardım.
“Değilsin! Yanımda falan değilsin! Hiçbir şey de yoluna falan girmeyecek işte anlasana!”
“Cemre ben... anlamıyorum.”
‘’Benden uzak dur!’’ diye boğazım yırtılırcasına bağırdım. ‘’Beni... Beni korkutuyorsun!’’ derken saklamaya çalıştığım gözyaşlarımın akmasına engel olamamıştım bu sefer.
Olduğu yere çakılıvermişti sanki. Acı dolu bakışlarıyla ıslak gözlerime baktı.
‘‘Seni... gerçekten korkutuyor muyum Cemre?’’
‘’Burada olmam hataydı! Hiç gelmemem gerekirdi! Keşke seninle hiç karşılaşmamış olsaydım! Neden karşıma çıktın ki? Kendi halimde, kendi kabuğumda bir şekilde yaşamaya çalışıyordum bu hayatı, neden yoluma çıktın ki sen? Her şeyi yoluna koymaya başlamışken neden kafamı karıştırıyorsun? Neden kendi hikayeni teklif ettin bana? Söylesene, neden?! Şimdi... Şimdi buradan çıkıp gidiyorum ve sen peşimden gelmiyorsun! Sakın bir daha yoluma çıkma!’’ Paltomu elime aldığım gibi kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda Eylül’le yüz yüze gelmiştik.
‘’Cemre?’’
Hemen arkamdan o belirmişti kapıda. Eylül’ün şaşkınlıktan açılmış gözleri ona yönelmiş, bir şey söylemek istercesine ağzı açılıp kapanıyordu. Kendine gelip sıkı sıkıya beni kucaklamıştı.
‘’Neler oluyor burada? Cemre sen iyi misin? Neden ağlıyorsun, ne oluyor?’’
Ağlayarak başımı sallayabilmiştim sadece.
‘’Gidelim buradan lütfen. Hemen gitmek istiyorum,’’ diye fısıldadım.
‘’Tamam, tamam kuzum sakin ol. Hemen gidiyoruz buradan,’’ diyerek yürümeme yardımcı oldu.
Biz ağır adımlarla uzaklaşırken arkamızdan onun git gide azalan sesini duyabiliyordum hala.
‘’Cemre, dur lütfen! Cemre! Lütfen... Anlatmama izin ver... Lütfen...’’
Sokağı dönerken ise Mika’nın acı dolu sesi yankılanmıştı karanlığın içinde.