ANAHTAR

1955 Words
6. BÖLÜM (CEMRE) ‘’Cam açık mı yattın bütün gece? Kızım delirdin mi sen!’’ Eylül’ün bir hışımla pencereyi kapatmasıyla sıçramıştım bilmem kaçıncı kez daldığım uykumdan. ‘’Sana da günaydın,’’ diyerek yorganı kafama kadar çektim. ‘’Kaldırır mısın şu yorganı Cemre, lütfen ama.’’ ‘’Uyuyorum ben, rahat bırakır mısın?’’ diye sızlandım. ‘’Elbette hayır!’’ diyerek yakalamama fırsat vermeden yorganı çekip atmıştı bu sefer. ‘’Daha fazla odaya kapatamazsın kendini küçük hanım. Hadi kalk konuşalım biraz. Hem kahvaltı da hazır.’’ İstemeyerek de olsa yatağımda doğrulduğumda kızarmış gözlerimi fark edip gözlerini devirdi. Onunla konuşmadan rahatlayamayacaktım ve bunu ikimiz de biliyorduk. ‘’Off Cemre, şu haline bir bak. Hemen elini yüzünü yıkayıp kendine geliyorsun. Ben çayları koyuyorum, üstüne bir şeyler al da gel hadi,’’ diyerek mutfağa geçti. Yataktan çıkıp, gardırobumdan elime ilk geçen tişört ve eşofman altını alıp hızla üzerimi değiştirdikten sonra kendime gelmek için banyoya yöneldim. Yüzüme birkaç kez çarptığım soğuk su biraz daha kendime gelmemi sağlamıştı. Yüzümü kurularken aynadaki yansımama gözüm takıldı. Saçlarım dağılmış, gözlerim şişmiş... Bok gibiydim resmen. Akşam eve gelir gelmez aldığım ilaçlarım iyice sakinleştirmişti beni. Neyse ki büyük bir kriz yaşamadan atlatabilmiştim akşamı. Eylül’ün sesiyle kendime gelip mutfağa geçtim. Masada bir kuş sütü eksikti sanki. Yerime oturur oturmaz önümdeki tabağa her şeyden doldurmaya başladı. ‘’Birkaç gün üzerine düşmedim, hemen süzüldün baksana şu haline.’’ ‘’Eylül, iştahım yok, doldurma bu kadar lütfen.’’ ‘’Hayır efendim, yiyeceksin. Güçten düşmeni istemiyorum.’’ ‘’Eylül...’’ ‘’Bak sana krep ve pankek de yaptım. Hangisini istersen. Omletten de al bak, tok tutar seni...’’ ‘’Eylül!’’ Sesimin yükselmesi bir an için sıçratmıştı onu. ‘’Eylül ben... Ben çok özür dilerim, bağırmak istememiştim.’’ Sıkıntılı bir iç çekip ellerimle yüzümü kapattım. Nazikçe elimi tuttu. ‘’Haklısın, bazen biraz fazla darlıyorum seni. N’apayım elimde değil. Kendini böyle koyvermenden nefret ediyorum.’’ ‘’Eylül ben sadece seninle konuşmak istiyorum. Şu an tek ihtiyacım olan bu.’’ Hafif bir iç çekti. ‘’İyi o zaman, çaylarımızı alıp köşemize geçelim.’’ Kupalarımızı alıp evimizin belki de en huzurlu köşesi olan balkondaki sallanan sandalyelerimize kurulduk. Çayından bir yudum alıp lafa girdi. ‘’Evet kuzum, seni dinliyorum. Dökül bakalım.’’ “2 gün önce... Deniz’i ziyarete gittim.” “Yalnız? Cemre sen... Niye böyle bir şey yaptın? Neden bana söylemedin? Ben yanında olurdum. Neden tek başına gittin?” “Eylül yıldönümüydü ve ben... Baş başa olmak istedim onunla. Yalnız konuşmak istedim. O gittiğinden beri ilk defa yanına gidebildim zaten. Onunla...” Hafifçe burnumu çekip gözlerimi kırpıştırdım. “Konuşmak istediğim şeyler vardı. O yüzden haber vermedim sana. Bir de... Biliyorum, daha çok kızacaksın bana ama... Deniz’in evine de gittim.’’ Gergin nefesini bıraktı. ‘’Cemre...’’ ‘’Önce dinle. Biliyorum, bu yüzleşmeleri yalnız başına yapmamı istemiyorsun, tekrar kötü olacağımı düşünüp korkuyorsun. Ama bunu denemeden bilemezdim, bunu sen de biliyorsun.’’ Sıkıntıyla yüzüme baktı. ‘’Orası öyle tabii. Ne oldu peki? Ne hissettirdi sana orada olmak?’’ ‘’Hala boşluklar var Eylül. Tamamlayamadığım parçalar var.’’ ‘’Kendini zorlama lütfen. Tedavin biteli ne kadar oldu ki zaten. Kendine biraz zaman ver.’’ Derin bir iç çekip arkama yaslandım. ‘’Bilmiyorum. O boşluklar hiç tamamlanmayacakmış gibi geliyor.’’ ‘’Saçmalama şapşal, tabii ki de öyle bir şey olmayacak. Yeniden toparlayacaksın anılarını, kendini. Dediğim gibi bir anda yüklenme sadece kendine. Biraz zamana bırak.’’ ‘’Haklısın. Belki de biraz fazla aceleci davranıyorum.’’ Çayımdan bir yudum aldım. ‘’Ee, anlat bakayım. Dünkü çocukla nasıl tanıştın peki?’’ ‘’Deniz’in evine gittiğimde kapıyı bir açtım, karşımda duştan çıkmış havluya sarınmış öyle... yarı çıplak. Şok oldum, nasıl utandım anlatamam. Ben ev boş sanıyordum. Hayır yani, anahtarı alırken Mine teyze de bir şey söylemedi ki bana. O da bir garip zaten.” “Nasıl... Bir garip?” “Ya insan evine kiracı alıp da unutur mu hiç Eylül ya? Gerçi kadın da haklı, onun da kafası yerinde değil ki. Kim bilir o neler yaşıyor kendi içinde.” Sıkıntıyla iç geçirdim. “Neyse işte. Öyle karşılaştık çocukla. Sonra bende tabii evin boş olmadığını anlayınca çıkacaktım tam. O sırada dergiden tanıdı beni. Uzun zamandır takip ediyormuş dergiyi. Öyle lafladık biraz işte. Sonra evi gezmek istedim, sağ olsun kırmadı. Çok durmadım zaten. Tam çıkarken çocuk benimle bir hikayesini paylaşmak istediğini söyledi işte.” ‘’Ne alaka? Niye kendi hikayesini kendi yazmıyormuş?’’ ‘’Bilmem. Biraz değişik birisi. Teklifini sırf merakımdan kabul ettim ne yalan söyleyeyim. Hem biraz kafa dağıtır, yoğunlaştığım şeylerden uzaklaşırım diye düşündüm.’’ ‘’Peki dükkana geldiğinizde neler oldu? Niye öyle ağlayarak çıktın oradan? Sana...’’ ‘’Hayır, hayır bana hiçbir şey yapmadı. Dokunmadı bile. Bana zarar verecek bir şey yapacağını sanmıyorum.’’ Kendimden bu kadar emin konuşmam onu endişelendirmiş gibiydi. ‘’Nasıl emin olabiliyorsun bundan?’’ Omuz silktim. ‘’Bilmem, sadece gözlerine baktığımda öyle hissettim. ‘’ ‘’Ona güveniyorsun yani?’’ İç çektim. Güvenmeli mi, yoksa iyiliğim için uzak mı durmalıydım bundan emin değildim işte. ‘’Cemre?’’ ‘’Bilmiyorum. Tek bildiğim şey kendisiyle ilgili çok fazla yalan söyledi bana. Hatta eminim anlatmadığı daha çok şey vardır.’’ ‘’Kendisiyle ilgili ne anlattı sana?’’ ‘’ Hiçbir şey. Daha adını bile bilmiyorum. Mahlas kullandı, şaka gibi. Daha bana adını bile söyleme cesareti yok onda, sen düşün, ‘’ deyip çayımdan bir yudum daha aldım. ‘’Cemre...’’ Derince yutkunup ellerimi avuçladı. ‘’Lütfen, ondan uzak dur. Sadece senin için endişeleniyorum ben.’’ ‘’Eylül ben... Evet dün gece korktum. Her şey çok hızlı gelişti. Tamam bana karşı fazla dürüst de değildi. Ama ben de ona karşı fazla suçlayıcı davrandım. Adamın kafasında bardak kırıyordum neredeyse.’’ Yalvarır gibi gözlerime baktı. ‘’Cemre, lütfen.’’ ‘’Eylül, eğer ben bugün gidip onunla konuşmazsam içim asla rahat etmeyecek. Dahası, bunu kafamdan silip atamayacağım. Hikayesini duymayı bir kenara bıraktım, bana neden bu kadar yalan söylediğini öğrenmek istiyorum. Benim için endişelendiğini biliyorum. Merak etme, sadece konuşmak için gideceğim. Fazla uzun sürmeyecek. Söz veriyorum.’’ Kollarını boynuma dolayıp sımsıkı sarıldı. Ne olduğunu anlayamamıştım. ‘’Her ne olursa olsun, her zaman senin yanında olduğumu bil, tamam mı?’ Sesi ağlamaklı çıkmıştı. ‘’Tamam da...’’ ‘’Ayrıca seni çok sevdiğimi de sakın unutma. Bu hayatta senin için ne yaptıysam, ne karar aldıysam sadece mutlu olman için. Bunu da unutma, olur mu?’’ Yavaşça ayrılıp yüzüne baktım. ‘’Eylül sen iyi misin? Nerden çıktı şimdi bunlar?’’ ‘’Bir yerden çıktığı yok. Söz ver bana. Dediklerimi asla unutmayacaksın.’’ Kafam karışmış vaziyette başımı salladım. ‘’Söz, kardeş sözü.’’ ***** Hava gerçekten bugün düne göre daha iyiydi. O yüzden bugün biraz daha rahat kıyafetler seçmiştim kendime. Tabii Eylül son dakika yine paltomu tutuşturmuştu elime. Kulaklığımı takıp müzik çaları başlattığımda direkt Kaan Boşnak çalmaya başlamıştı. Kapatmak için telefonun her yerine aynı anda defalarca dokununca kafayı yemiş ve kilitlemişti kendini. ‘’Siktir...’’ Gece boyu aynı şarkıyı tekrar ettiğim için olsa gerek, direkt şarkıyı başlatmıştı play list’im. Birkaç dakika şarkının tekrar tekrar çalmasını dinledim sabırla. Ekranım kendine geldiğinde şarkı durmuştu . ‘’Nihayet, ‘’ diyerek iç geçirdim. Spotify’a girip arama kısmına Cem Adrian yazdıktan sonra çıkan ilk şarkıya tıklayıp telefonumu cebime attım. Bugün yine yürüyecektim. Gidene kadar hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Gerçi şu an dinlediğim Tuz Kral’ın buna pek yardımcı olduğu söylenemezdi. Yine de beni sakinleştirdiği için şarkıyı değiştirmek istememişti. Nihayet İstiklal’e vardığımda biraz nefeslenmek için pasajların orada durdum. Gökyüzüne baktığımda küçükken annemle deniz kenarında konuştuğumuz günü hatırlatmıştım. Küçüklüğümde çok fazla hayal kuran bir çocuktum. Tabii hayallerim kadar hayal kırıklarım da çoktu. Bir gün bir şeye çok canım sıkılıp da anneme artık hayal kurmak istemediğimi söylediğimde bana gökyüzünde uçan kuşları gösterip şöyle demişti. ‘’Eğer sen nefes almaya devam ediyorsan ve kuşlar da hala uçabiliyorsa, umut hep var demektir.’’ O günden beri söylediği bu cümle benim için totem gibi bir şey olmuştu. Artık ne zaman bir şey için umut etsem gökyüzüne bakıyorum. Ama bugün pek şanslı olduğum söylenemezdi. Derin bir nefes alıp yürümeye devam ettim. 10 dakika sonra nihayet sokağa varmıştım. Daha ben sokağa girer girmez dükkanın önünde yatan Mika, kalkıp deli gibi bana doğru koşmaya başlamıştı. Gelir gelmez kucağıma atlayıp her yerimi yalama başladı. ‘’Dur, dur oğlum. Evet, ben geldim. Bende özledim seni, sakin ol. Gel hadi.’’ O ise eşikte oturmuş, öylece kıpırdamadan duruyordu. Yanına gidip birkaç saniye dikilmeme rağmen hiç hareket yoktu. Mika da gelip yüzünü gözünü yalıyor, patileriyle dürtüp duruyordu. Ama hala ses yoktu. Siktir... Yine başlıyoruz. Benim kalbim hiç normal ritminde atamayacak mı? Elimdeki poşeti yere bırakıp yüzünü avuçladım. Rengi oldukça solgundu. ‘’Hey, uyan! Cevap ver, iyi misin, bir şey söyle!’’ Bunca hırpalamama rağmen hala tepki yoktu. Gözüm bir an ayaklarının dibindeki izmarit yığınına kaydı. ‘’Kendine gel! Aç gözlerini, cevap ver lütfen! ‘’ Artık sesimin titremesine engel olamıyordum. Nihayet ağır ağır gözlerini aralamıştı. Endişeyle derin bir nefes verdim. ‘’Gelmişsin,’’ diye fısıldadı. 15 saniye evvel hayatından endişe etmiş ve ağlak bir hale girmiş olabilirdim. Ama hala ona karşı hissettiğim kızgınlığım geçmemişti. Boğazımı temizleyerek ondan uzaklaşıp, yerdeki poşeti alıp ayağa kalktım. ‘’Evet, geldim.’’ Gözleri kıpkırmızı, yüzü oldukça solgundu. Bir gece de onlarca yıl yaşlanmış gibiydi sanki. Acımak istemiyordum yine de. Göz temasını keserek başka yere bakmaya başladım. ‘’ Bugün hikayeyi anlatacağım . Hem de baştan sona. Mecaz Adam sözü, ‘’ diyerek yorgunca gülümsedi. Nereden mi biliyorum? Yere bakarken ufak bir göz teması kaçamağı yapmış olabilirim. İçeri geçmem için eliyle işaret etti. İçeri girdiğimde her şey aynıydı. Kırılan bardağın parçaları, duvarlara ve yere saçılan kahve... Hiçbir şeye dokunmamıştı. Yavaşça akşamki koltuğuma yöneldim. Hemen arkamdan ağır ağır yanıma geldi. ‘’Kahve?’’ diye fısıldadı. ‘’Olur.’’ Onu beklerken Mika gelmişti yanıma. Kuyruğunu sallayarak kendini sevdirdikten sonra ayaklarımın dibine kuruldu. Birkaç dakika sonra kahveler gelmişti. Kupalardan birini bana uzatıp yavaşça kendi koltuğuna oturdu. ‘’Teşekkür ederim.’’ Sadece belli belirsiz gülümsemişti. Akşamki halinden eser yoktu. Masaya koyduğum poşeti hatırladım. ‘’Ben... kek yapmıştım. Belki yeriz diye. Limonlu. Bilmem sever misin ama?’’ ‘’Hem de çok,’’ diye fısıldadı parlayan gözleriyle. ‘’Tabak getireyim,’’ diye ayaklanmak üzereyken durdurdum. ‘’Hayır, hayır sen dur. Ben getiririm.’’ Mutfağa gidip tabak ve çatal aldıktan sonra kekleri servis edip bir tabağı ona uzatıp yerime oturdum. Kahvemden büyükçe bir yudum aldım. Boğazımı temizleyip konuşmaya hazır olduğumda bardağımı yavaşça masaya bıraktım. ‘’Sen... iyi misin?’’ ‘’Evet, evet iyiyim.’’ ‘’Emin misin? Pek öyle görünmüyorsun.’’ ‘’Yo, iyiyim. Ben sadece... dün akşam için özür dilerim.’’ Ne demeliydim biliyorum. ‘’Sana bir şey sormak istiyorum. Dün akşam bana ‘’Beni korkutuyorsun,’’ demiştin. Gerçekten... seni korkutuyor muyum Cemre?’’ Dudaklarım açılıp kapanıyor ama bir cevap çıkmıyordu ağzımdan. Sabaha kadar onlarca, yüzlerce şey düşünmüştüm de, bu cümlenin özünü düşünmek aklıma gelmemişti. Ama şimdi o bir cevap duymak için gözlerimin içine bakıyordu ve benim ne diyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. ‘’Bak, kafam çok karışık. Gerçekten. Akşamdan beri düşünmekten kendimi alamıyorum. Bana çok fazla yalan söyledin. Bunu kabullenebilmek, affedebilmek gerçekten çok zor benim için.’’ ‘’Bunu evet olarak anlamalıyım sanırım,’’ derken bakışlarını yere eğdi. ‘’Bak. ‘’ Derin bir iç çektim. ‘’Onca yolu sadece seninle oturup kek yemek için gelmedim. Ama bunca yalandan sonra... Bilmiyorum.‘’ ‘’Bana hala güvenmiyorsan neden buradasın Cemre? Dün söylediğin gibi hiç tanışmamışız gibi yapıp çekip gidebilirdin.’’ Allah aşkına çalışmadığım yerden sormayı bıraksa gerçekten harika olacaktı. ‘’Ben... bilmiyorum.’’ ‘’Bence biliyorsun.’’ İç çektim. ‘’Kafamdaki soruları cevapsız bırakmak istemiyorum daha fazla. Artık hikaye her neyse onu da duymak istiyorum. Ve bana neden yalan söylediğini de. Duymak istediğim cevaplar var.’’ ‘’Peki,’’ diyerek önümdeki sehpanın üzerine elinde kim bilir ne zamandır tuttuğu bir anahtar bıraktı. ‘’Nedir bu?’’ ‘’Sandığın anahtarı. İstediğin zaman açabilirsin.’’ Dünden beri içimi kemirip duran sandık bilmecesinin cevabı tam önümde duruyordu. Yavaşça uzanıp avuçlarımın arasına aldım. İçinde ne olduğunu hala deli gibi merak etsem de, yine de onun dediği gibi yapıp hikayenin sonuna saklayacaktım açılışı. ‘’Bazen içinden geldiği gibi doyasıya küfretmek istersin ona. Kırılmışlıklarınla, parçalanmışlıklarını avuçlarının arasına terk edip gittiği için belki de. Kim bilir? Kokusunu, sen yanındayken bir kuş gibi çırpınan kalbinin sesini senden esirgediği için. Gözlerini unutamamışsındır belki. Dün gibi aklındadır yüreğinde o bakışlar. Kim bilir?’’ Derin bir iç çekip gözlüğünü katlayarak yavaşça masaya bırakıp, o hiç de yabancı gelmeyen gözlerini gözlerime odakladı. ‘’Hikayeni duymaya hazır mısın?’’
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD