Parmaklarımı ahşap renkli kitaplığın yeni tozlanmış kenarından süzerek, bir üst raftaki kitaplara ulaşıp, boynumu hafif sola yatırarak gözlerimi kıstım. Yüzlerce kitabın arasında kaybolmak; işte bu benim için gerçek bir tutkuydu.
Dikey, bazıları da hafif yatay şekilde dizilmiş olan kitapların isimlerini okumaya çalışıyordum. Sert bir soluk verdiğimde gözlüğüm buğulandı. Çerçevesinden tutup çıkararak, elimi cebime attım ve gözlüğün özel siyah bezini çıkarıp, camlarında ki buğuyu sildim. Bezi cebime atıp, gözlüğü iki elimle tutarak sabırdan uzak bir tavırla gözlerime takıp, tekrar kitaplara göz gezdirdim.
Yana eğdiğim boynum artık acımaya başlarken, arayış içinde olan parmaklarım, bir kitabın üzerinde durdu. Boynumu düzeltip, işaret parmağımı yukarıya doğru kaydırarak kitabın üst kısmından kavradım ve kendime doğru çekip, diğer kitapların arasından çıkardım.
Dışarıda yağan sağanak yağmurun, dükkanın üzerindeki metal çatıya çarptığında çıkardığı tok sesler, tamamen sessiz olan ortamdaki sessizliği bozan tek ses değildi. Şimdi o sese, yıllardır açılmamış gibi gıcırtılı bir sesle açılan kitabın sesi de eşlik ediyordu.
Kalın, kahve renkli kitabın kapağında ve yan tarafında hiçbir yazı yoktu. Açıkçası eski bir defter, bir günlük olabileceğini düşündüğüm için dikkatimi çekti. İçinde ve etrafında toz yoktu, ancak yüz yıl öncesine ait gibi duruyordu.
İlk sayfasının tamamen boş olduğunu görüp, bir kaç sayfa daha çevirdim. Sayfalar küllü bir sarı tonunda, oldukça yıpranmış gözüküyordu. Ancak kâğıdının materyali fazlasıyla sağlamdı.
Birkaç sayfa çevirip, bir cümleye rastladım. Daha doğrusu bir paragraf. Garip şekilde on gözü andıran bu küçük paragraf, sayfanın tam ortasında duruyordu ve el yazısına benziyordu.
"Hangisi önemli sence? Görmek mi, hissetmek mi?"
Bu iki cümleyi en az beş kez okudum ve derin bir iç çektim. Aslında benim de sorunum bununla alakalı. Yani, birinin beni gördüğünde, beğenip de sevme olasılığı çok düşük: gözlüklü, sivilceli, kısa boylu ve kıvırcık saçlıyım.
Hafif dalgalı diyelim.
Görüntüye önem veren biriyle zaten olamam, lakin daha önce öyle birine de rastlamadım. Sanırım herkes, ne kadar böbürlenseler de görüntüye önem veriyorlar.
Ama anlamadıkları bir şey var, tuz ve şeker de birbirine benziyor. İkisi de beyaz, küçük taneli. Öyle değil mi? Yani, görüntü yanıltıcı olabilir.
Düşünceli şekilde sayfayı kaldırıp diğer tarafa yatırdım. Burada da tek bir paragraf vardı, el yazısıyla yazılmış ve sayfanın tam ortasında.
"Görüp de korkmayacağına söz verirsen, sana görünmek istiyorum..."
'Kitap benim için yazılmış galiba' dedim içinden. Yüzümde garip bir tebessümle, kitabı kapatıp başımı yukarıya kaldırdım. Tam bu anda kafama düşen kitap, küçük bir "Ahh!"nidası savurarak, tekrar başımı eğmeme neden oldu.
Gözlerimi açıp başımın üstünü ovarak yere düşen kitaba baktım. Kitap tam ortasından ikiye ayrılmış şekilde ayağımın yan tarafında duruyordu. Garip olan yanı şu ki, tam ortasında kurumuş bir çiçek vardı. Kurumuş kırmızı bir gül. Romantik biri tarafindan ödünç alınıp okunmuş belli ki.
Gülümseyerek yavaşça eğilip kitabın ortasındaki çiçeği aldım. Burnuma götürüp kokladıktan sonra, diğer aldığım el yazması kitabın arasına bıraktım. Daha sonra yerdeki kitabı kapatıp elime alarak, raftaki küçük boşluğa tıkıştırdım.
Eğildiğimde açılan bel kısmımdan pantolonun kemer yerini iki parmağımla kavrayıp yukarıya çekerek, hızlı adımlarla kitapçı amcanın yanına yaklaştım. Tüm mobilyaları gibi kahve renginde olan ahşap masasının arkasında, bej rengi eskimiş koltuğuna oturmuş, ara sıra gözlüklerini tıpkı benim gibi silerek önündeki gazeteyi okuyordu.
Önünde durduğumda başını kaldırıp, yorgun gözleriyle gözlerime baktı. Saçlarının üst kısmı tamamen dökülmüş, sadece yan ve arka taraflarında beyaz tutanları duruyordu. Yanaklarındaki kırışıklıklar aşağıya doğru sarkmış, ona çok tonton bir görüntü kazandırmıştı.
Cebimdeki yirmiliği çıkarıp masanın üzerine koyduktan sonra kitabı gösterdim.
"Belki değeri fazladır, o yüzden kiralamak istiyorum. Bitirince getirip bıraksam, süre koymasanız. Olur mu?"dedim sevecen bir sesle.
Her zaman buradan kitap alıyor, çoğu zaman da kiralıyordum, ancak bu kitabın değeri çok fazla gibi geliyordu.
Gözlerindeki ela tonlama gerçekten gençliğinde fazlasıyla can yaktığını belirtiyordu. Ela gözleri seviyordum. Hatta biraz kehribara çalan bir tonlama olunca, saatlerce bakılsa doyulamayacak bir görüntü sergiliyordu.
"Senin olsun kızım,"dedi yorgun fakat sevecen bir sesle. Gülümseyip, gözlüğünü burun kemerinde biraz daha aşağıya düşürdü. "Zaten alan yok,"diyerek eliyle rafı gösterdi. "Yıllardır şu rafta duruyor. Alanı yok."deyip tekrar önündeki gazeteye döndü.
Çok garip. Okul çıkışında buraya neredeyse her gün geliyordum ancak bu kitaba daha önce rastlamamıştım. Belki de yerini değişmiş, ve ya gözümden kaçmıştı. Ancak daha önce görmediğime emindim. Bu konuda hafızama güveniyordum.
"Teşekkür ederim."dedim içten şekilde gülümseyerek. "Kolay gelsin." Deyip arkamı dönerek cam kapıya doğru yürüdüm. Hava yağmurlu olduğu için, oldukça kasvetliydi. Aralık ayındaydık. Tam olarak ortaları. Lakin henüz kar yağmamıştı ve bu havaya kasvet yüklüyordu.
Büyük cam kapıyı bir elimle güçlükle açarak, omzumla yaslandım ve kendimi güç bela dışarıya attım. Ah şu ağır kapılar...
Bıraktığım kapı o sevdiğim tok sesi çıkarırken, dükkanın küçük çatısının altına sığınarak başımı kaldırıp sağanak hâline yağan yağmura baktım. Başımı önüme eğip montumun önünü açtıktan sonra, aldığım kitabı midemin üzerine yaslayıp, fermuarımı boğazıma kadar çektim. Saçlarımı montumun içine toplayıp, kapüşonlumu kafama çevirdikten sonra, hızla eve doğru koşmaya başladım.
Eve yaklaşırken, sokağın başında durdum ve nefes nefese yürümeye başladım. Soğuk hava ciğerlerime dolmuş, göğüs kafesime acı bir işkence uyguluyordu. Bu histen nefret ediyordum ama soğukta koşmaya da devam ediyordum işte.
Gecekondumuzun önüne vardığımda cebimdeki anahtarı çıkarıp kapıya taktım. İki kez çevirdikten sonra, kapının kulpunu yavaşça çevirip açtım. Anahtarı kilitten çıkarıp montumun cebine attıktan sonra, içeriye girip kapıyı usulca kapattım.
Kapüşonumu çıkardıktan hemen sonra montumun fermuarını açıp, kendime hediye ettiğim kitabı yokladım. Kuru kaldığını gördüğümde gülümseyerek ayakkabılarımı ve montumu çıkarıp odama doğru yöneldim.
Yarısı bulanık camla kaplı olan beyaz kapıyı açıp odama girdikten sonra, kapıyı yavaşça kapatıp gözlüğümü ve kitabı yatağımın yanındaki komodinin üzerine bıraktım. Saçlarımı tepeden dağınık ev topuzu yapıp, üzerime gri renk eşofman altını ve aynı renk tişörtümü geçirdim.
Annemler işteydi ve şu an evde yalnızdım. Aslında buna alışmam gerekiyordu ama yalnız kaldığımda, bazı garip şeyler yüzünden tedirgin oluyordum. Bu yüzden evde yalnız şekilde ve karanlıkta kalmaktan çocukluktan beri hiç hoşlanmıyordum.
Odamdan çıkıp doğrudan banyoya geçerek elimi, yüzümü yıkayıp, tekrar odama döndüm. Biraz ortalığı toparladıktan sonra yatağıma geçip, sırtımı yatak başlığına yaslayarak, gözlüğümü takıp kitabı elime aldım. Henüz konusunu pek bilmiyordum, muhtemelen romantizmdi. Ancak bilinmezlikleri seviyordum. Garip ve antika şeyleri de öyle.
Kitabın okuduğum sayfalardan sonraki sayfasını açtığımda, nihayet uzun satırlarla karşılaştığım için derin bir nefes alıp verdim.
O; kendini çirkin sanan ufak bir kız çocuğuydu. Ben ise; onu gizliden gizliye izleyen, fakat yaklaşmaya korkan kocaman bir adam...
Gülümsedim ve biraz daha aşağıya kayıp, yerimi rahatladım.
Aslında sevmek; kıyamamaktı. O ise, sevmeyi dokunmak, öpmek, koklamak sanıyordu.
Alt dudağımı ısırdım. Sevmeyi, sevgiyi gerçekten bilmiyordum. Küçük hoşlantıları aşk ve ya sevgi diye adlandırırız ama değil işte.
Şu an onu izliyorum. Öyle tatlı görünüyor ki, kelimelerim kifayetsiz kalıyor. Gitsem mi yanına?
"Git!"dedim sabırsızca. Bu romanı resmen yaşayarak okuyacağım gibi geliyordu. "Git sen, git. Ne biliyorsun? Belki o da senden hoşlanacak..."diye mırıldandım.
Korkar mı benden? Güzel çünkü, hem de çok güzel. Hem kalbi, hem yüzü, hem de tavırları. Hayranolunası.
"Yok be! Kitaplarda ancak böyle seven adamlar!"diye sitem ederek gözlerimi devirdim. "Ancak kitaptan okuruz böyle aşkı, bize denk gelmez ki..."deyip tekrar okumaya devam ettim.
Bir gün çıkacağım karşısına, "ben buyum" diyeceğim. "İşine gelirse kızım!"diyeceğim. Ama sopayı da yiyeceğim...
Kıkırdadım.
Çok güzel gülüyor. Öyle ki; o gülünce Kasım- Mayıs'a, kışım- yaza, gecem- gündüze dönüyor...
Ben de gülüyorum da, "hayvan gibi gülme lan" diyorlar. Şans işte, olacak insanda. Yok yani, bende yok.
Hemen sağ tarafındayım,
Nedensizce sadece harelerimi kırpırdatarak sağa baktım.
Belki de solunda.
Yine sadece harelerimi kırpırdatarak sola baktım. Boğazımı temizledikten sonra tekrar kitaba baktım.
Şimdi yukarıya, en yukarıya bak. Belki de ben oradayım...
Başımı arkaya yatırarak yukarıya baktım. Gri renge çalan, eskimiş tavanla bir süre bakıştım. Daha sonra başımı iki yana sallayıp, sert bir soluk vererek tekrar kitaba döndüm.
Aslında, ben görmek istediğin her yerdeyim...
O kadar doğru ki... Biri burnunuzun dibinde olsa, size âşık olsa, yanıp tutuşsa bile, siz onunla ilgilenmiyorsanız onu göremezsiniz.
Kapı zilini duyduğumda, kitaptan sıyrılıp kendi odamın kapısına manasız bakışlar attım. Keşke düşünce gücüyle kapıyı açabilsek, o kadar da üşengeçim şu kapı açma konusunda.
"Hayır yani anahtarınız var ama, sırf bana eziyet olsun diye mi zile basıyorsunuz anlamıyorum ki..." Diye homurdanarak, yerimden fırlayıp odadan çıktım. Bıkkın adımlarla dar ve görüş alanımın net olmadığı koridordan geçip, kapıya yaklaştım.
Tek gözümü kapatarak kapı deliğinden baktığımda, görüş alanına giren hiç kimse yoktu. Geri çekilip diğer gözümü de açarak, kaşlarımı çattım. Ama ben zil duyduğuma emindim. Komşulardan birinin zilini duydum desem, bu da pek olasılığı yüksek bir şey de değil. Çünkü her gün basılan o zillerden, bir kez olsun ses duymadım. Hem zaten aradaki mesafeden duyulması imkânsız. Bizim zili duyduğuma emindim ama her neyse.
Bıkkın bir soluk verip arkamı dönerek odama doğru adımladım. Tabii doğum günümde yanlız kaldım ya, üzüntüden kafayı yemiş olmalıyım. On yedi yaşına bastım ama hâlâ çocuk gibi doğum günlerimde yanımda olsunlar istiyorum. Hiçbir zaman sürpriz partiler ve arkadaşlarımla kutlananan doğum günlerim olmadı. Daha doğrusu, uzun süreli bir arkadaşlığım olmadı. Beni aralarına almadılar. Tipik- görüntüyü her şey sanan yaratıklar işte!
Odamın kapısını açıp tam içeriye girecekken mutfaktan su sesi geldiğini duydum. Duraksayıp elimi kapının kulpundan çekmeden pürdikkat dinledim. Deliriyor muydum ben? Evde benden başka kimse yoktu ki.
Önemsemeyip odaya geçtim. Kapıyı kapatacağım anda bu sefer sesler banyodan geliyordu. Aralık kalan kapıyı tekrar açarak, elimi kapının pervazına koyup, başımı odadan çıkardım ve tam karşıdaki banyo kapısına baktım. Üst taraftan küçük bir kısmı cam olan kapı, evin diğer tüm kapıları gibi ucuz, beyaz boyayla boyanmıştı.
Bu sefer duştan çıkıyormuş gibi yüksek su sesleri geldiğinde iyice irkildim. Duymamıştım ama herhalde annem veya babam anahtarla eve girmiş olmalıydılar. Başka mantıklı açıklaması yoktu çünkü bu seslerin.
Yavaşça odadan çıkıp dar koridorun ışığını yaktım. Hava gündüz olmasına rağmen kapalıydı ve bu yüzden ev gündüzün ışığından nasiplenemiyordu. Bir elimi kapının hemen yanından duvara yaslayıp, diğer elimin iki parmağının üstüyle kapıya tıklattım.
"Anne... Sen misin?"
Su sesleri gelmeye devam ederken, başımı yukarıya kaldırıp, boyumu aşan yükseklikteki bir buçuk karışlık cama baktım. Sadece gölgeler vardı ve sesler de eklenince içeride biri olduğuna emin oldum.
"Baba? Sen misin?"diye sordum, yüksek bir sesle.
Bir süre bekleyip cevap alamadıktan sonra elimi kapının kulpuna indirip, yavaşça aşağıya eğerek açtım. Kapıyı usulca aralayıp içeriye baktığımda, duş başlığının yere düştüğünü ve açık kaldığını gördüm. Sıkıntılı bir soluk verip içeriye geçtim. Hızlı adımlarla duş başlığına yakalayıp tam elime alacakken, bir anda yan döndü ve şu tazyikli hâlini alarak üzerime sıçradı. Küçük bir çığlık attıktan sonra, musluğa uzanıp hemen kapattım. Daha sonra eğilip başlığı alarak yerine taktım.
Elimle yüzümdeki suyu sildikten sonra, gözlüğümü çıkarıp sırılsıklam olan tişörtüme bakarak yüzümü buruşturdum. Evde yalnız olduğumdan faydalanarak, üzerimdeki tişörtü çıkarıp kirli sepetine attım ve ince askılı beyaz atletimle kaldım. Gözlüğümü üzerime silip gözüme taktıktan sonra, havluyu alıp yüzümü ve ellerimi kuruladım. Havluyu yerine asıp hızlı şekilde banyodan çıktım.
Odama geçip kapıyı kapattıktan sonra, doğrudan dolabıma yöneldim. Elimi tam dolabın kapağına koyarken, birinin "Ebru..." diye fısıldadığını duydum. Evet, tam da arkamda; yatağımın orada. Genç bir kadın sesi. Annem olmadığına eminim ama kim?
Arkamı dönmeye korkarken, bunun sadece bir yanılgı olması için dua ettim.
"Bismillah."deyip yavaşça omzumun üzerinden geriye baktım. Tahmin ettiğim gibi arkamda, hatta odanın hiçbir yerinde benden başka kimse yoktu. Zaten evde yanlız olunca böyle yanılgıların olabileceğini hep söylerler. Bu yüzden çok üstünde durmayıp, önüme döndüm ve dolabımı açıp, başka bir tişört alarak üzerime giydim.
Karnım bayağı acıkmıştı. Acilen bir şeyler yemem lazımdı yoksa ölümüm açlıktan olabilirdi... Odamdan çıkıp doğrudan mutfağa geçtim. Ne garip değil mi? Doğum günüm ama evde bir kap yemek ve ya küçük bir pasta bile yok. Annem ile babamın beni çok sevdiklerine hatta hayatta beni seven tek insanların onlar olduğuna eminim, ancak bu işlerinden dolayı benimle ilgilenmediklerini göz ardı edeceğim anlamına gelmiyor.
Pekâlâ daha anlayışlı bir kız olabilirim. Sonuçta ihtiyacımız var ve çalışmaları lazım. Ben onlar için büyüdüm. Artık bir genç kızım, ancak yine de içten içe istemeden de olsa küsüyorum ve buna bir türlü engel olamıyorum.
Mutfağa geçip kendime güzel bir sandviç yaptıktan sonra, bir bardak da şu alıp salona geçtim. Tabağı ve bardağı üçlü ve iki tekli koltuğun ortasında bulunan, koyu ahşap renkli yıllanmış sehpanın üzerine bıraktım. Daha sonra tekli koltuğun yanından sıyrılarak, sararmış izlenimi veren krem rengi perdelerle örtülmüş olan pencereye yaklaştım. Yağmuru görmek ve bir nebze daha salona ışık salmak maksadıyla perdeleri iki yana sertçe çektim.
Bakışlarım önce kara bulutlarla kaplı olan gökyüzünde gezindi. Başımı aşağıya indirip tam karşıya baktığımda, gözlerim karşı kaldırımda durup bana doğru bakan adama takıldı. Başına geçirdiği kapüşon yüzünü görmemi engelliyordu. Net, dik bir duruşa sahipti. Belki de burada bakmıyordu, sadece yağmurun altında duruyordu işte. Ama garip şekilde kıpırdamıyordu ve dakikalardır öylece durmaya devam ediyordu.
Aniden kapı tekrar çaldığında, omzumun üzerinden geriye bakıp gülümsedim.
"Nihayet geldiler..."diye söylendim kendi kendime. Önüme dönüp tekrar camdan dışarıya baktığımda, adam yerinde yoktu. Zilin ısrarla çalmasına rağmen, şaşkınlıkla cama biraz daha yaklaşıp kaldırımın iki tarafına da baktım. Bu kadar çabuk gitmesi imkânsızdı.
Zilin çıkardığı sinirbozucu sesi takip ederek, bıkkın soluklar eşliğinde kapıya yöneldim. Bu sefer delikten bakmadan kapının kulpunu kavrayıp hızla açtım ve tam karşıya baktım...