Günler birbiri ardına akarken sandığımın aksine çabuk alıştım. Selim beni yetiştirmekten gururlu bir hoca gibi her başarılı işimde beni övüp her baltaladığım işte ise memnuniyetsiz hareketler sergilerken Yalçın Bey bu durumu ancak benim yüzümden yalpaladığında fark ediyordu. İlk hafta tam üç kez kahve molasına çıkmamı istemişti ama bu iyi bir sayıydı. Selim daha beterdi öyle değil mi?
Yeni bir sabah daha onu evinin önünde beklerken kapı açıldı ve ceketini giyerek dışarı çıktı. Beni görünce gülümsedi ve selam verdi.
Onun için kapıyı açtığım sırada gözleri ayağıma takıldı.
Arabaya binmeden önce durup bana baktı.
"Yağmur, ne zaman normal ayakkabı giymeye başlarsın? Bence sana işe geçmeden önce spor ayakkabı alalım."
"Yalçın Bey! Hile yapıyorsunuz!"
Elim kapı kolunda tam arkamda duran Selim ile ona anlamayarak baktım. Aralarında benim bilmediğim bir durum olduğumu çok açıktı ama konunun benim ayakkabılarımla ilgili olma ihtimali de yüksek görünüyordu. Bu yüzden temkinli bir şekilde tekrar baktım her ikisine de.
"Konu nedir?"
"Ayakkabıların." dedi bana bakarak. Ciddi bir ifade takınması benim de ister istemez ayaklarıma bakmama sebep oldu.
"Neden? Yakışmamış mı?"
"Yalçın Bey!"
Selim'in sitemli uyarısı ile başımı bu defa ona çevirdim.
"Gücüm var Selim," dedi halinden memnun bir tavırla. "Çok büyük bir gücüm var, patron olmak gibi. Hep unutuyorsun."
"Sadece gücünüzü kullanmamanızı umut ediyorum."
Yalçın Bey halinden memnun bir şekilde bana döndü.
"Yakışmamış." dedi. "Hadi sana ayakkabı almaya gidelim."
"Bir dakika!" diyerek elimi kaldırdım ve sırtımı arabaya yaslayıp her ikisine de baktım. "İddiaya falan mı girdiniz? Ayakkabılarımın konuyla ne ilgisi var?"
Selim derin bir nefes aldı. "İşin ilk günü ayakkabıların üzerine iddiaya girdik. Yalçın Bey iki hafta içinde spor ayakkabılarla koşturmaya başlayacağını söyledi, bense bunları çıkarmayacağını."
Kaşlarım havalandı.
"Kazanan ne alacak?" diye sordum.
İkisi de birbirine baktı. Yalçın Bey derin bir nefes alarak Selim'e döndü. "Söylersen seni kovarım."
Selim kahkaha atarak bana döndü. "Emin ol senin için çok yararlı bir şey istedim."
Daha da meraklanmıştım.
"Eğer ben kazanırsam annesinin ayarladığı kızlarla görüşecek ve sen onları daha fazla iptal etmek zorunda kalmayacaksın."
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
"Bu iddia artık benim." dedim sessizce.
Yalçın Bey bana baktı. "Güç hala bende." dedi. "Eğer o ayakkabıları çıkarmazsan seni kovarım."
Telaşla "Yalçın Bey!" dediğim esnada Selim de bana katıldı. Moralim bozulmak üzereydi.
Tıpkı bir çocuk gibi omuz silkti. "İddiayı ben kazanırsam senin her türlü asistanım olarak kalmanı sağlarım Selim."
Selim'in işten çıkmadığını, sadece büyük patronun asistanı olmaya terfi ettiğini öğrendiğimde şaşırmıştım. Bu ikilinin arası gerçekten çok iyiydi. Evet hala profesyonellerdi ama bir tek iş ilişkileri yoktu. Gerçekten yeri geldiğinde dost gibi birbirlerine sataşıyorlardı, Yalçın Bey Selim'i dinliyordu ve fikirleri gerçekten onun için önemliydi.
Konu benim işe alınmam değildi, konu Yalçın Bey'in arkadaşını kaybetmesiydi.
"O halde bana zam yapmalıydınız." dedi arabanın etrafında dolaşıp şoför koltuğuna geçmeden hemen önce. "Çınar Bey sizden fazla veriyor."
Yalçın Bey gözlerini devirdi. "Ben, beni para için bırakamazsın sanmıştım."
"Bıraktım ama." dedi ve arabaya bindi. Onun ardından Yalçın Bey bana baktı ve işaret parmağını yüzüme doğru salladı.
"Seni kendime öyle bir bağlayacağım ki paradan daha değerli bir ilişkimiz olacak Yağmur. O zaman beni bırakıp gidemeyeceksin."
Derin bir nefes aldım.
"Sadece bu iddiayı Selim'in kazanmasına izin verin. Sonsuza dek size bağlı kalacağım."
Gülümsedi.
"Yemedim." dedi ve arabaya bindi. Peşinden kapıyı kapatıp ön koltuğa geçtim ve kemerimi bağladım.
Yol boyunca bugünün planını ona anlattım ve ekstra bir şey olup olmadığını teyid ettim. Gerçekten de yol üzerindeki bir ayakkabıcı dükkanında durduğumuzda ise neredeyse ağlayacaktım. Yalçın Bey bizzat kolumdan tutarak beni o dükkana soktu ve bir spor ayakkabıyı işaret ederek giymem için tepemde bekledi.
Elimden bir şey gelmedi, giydim ve biz bu savaşı kaybettik.
Dükkandan çıktığımızda ve arabaya bindiğimizde ise bıkkın bir nefes aldı.
"Cidden... Bundan sonra sana topuklu ayakkabıları yasaklıyorum." dedi aniden. Yaklaşık on iki gündür o topuklularla koşturmam zararsız değildi elbette. Maalesef bazı hasarlar bırakmıştı.
"Katılmak istemesem de Yalçın Bey haklı." dedi bana bana baktı. "Tüm ayağın yara bandı doluydu."
Boğazımı temizledim. "Yine de güzeller..."
"Acı veren bir şey güzel olamaz." dedi Yalçın Bey.
Sessiz kaldım. Acı verdiği halde hala deli gibi sevdiğim şeyleri bir bilse ne derdi acaba?
Şirkete geldiğimizde ve günün çoğunu yanımda Selim bile olmadan bitirdiğimde saat neredeyse yediydi. Odasından çıkan Yalçın Bey, ben masada son kez kontrol yaparken yanıma geldi ve bana baktı.
"Bugünlük paydos!"
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Tabii Yalçın Bey, eve mi?" diye sorduğumda cıkladı. Birlikte asansöre doğru ilerlerken "Abimle yemek yiyeceğiz." dedi. "Sende gelmek ister misin?"
"Ben mi?" diye sordum. Benim gelmemin nasıl bir mantığı olacaktı ki.
"Sadece..." dedi ve durdu. Bir süre bekledi ve devam etti. "Büyük patronla tanışmadın, gel işte."
"Siz abi kardeş olsanız daha iyi olmaz mı?"
Gelen asansöre bindiğimizde girişe basmak yerine otoparka dokundu. En azından otoparka kadar onu geçirip sonrasında çıkmaya karar verdim.
"Sıkıntılı bir tiptir." dedi bana bakarak. "Cidden! Bazen sadece bakarak birini boğabilir."
"Sanırım onunla tanışmaya hazır değilim ve şu an sebebi siz oldunuz."
Güldü ve arkadaş canlısı bir ifade ile omzumu dürttü. "Bence bu yükü benimle paylaşabilirsin."
"Paydos vermiştiniz."
"Ek mesai? Ücretini alacaksın dostum."
Omuzlarım düştü. "Ama ben narin bir kadınım." dedim sessizce. "Korkarım."
Güldü. "Bunu o yaralı bereli ayağıyla topuklu ayakkabı giymeye devam eden kadın mı söylüyor."
"Siz kötü bir iş verensiniz." dedim bıkkınlıkla.
"Sense bu kötü iş verenin her dediğini yapan masum ama güçlü çalışansın. Doğru anda beni kurtaracaksın eminim."
"Hava yastığı olmamı istiyorsunuz." dediğim sırada asansörden inmiş ve otoparka geçmiştik. Elimde ayakkabı çantamla onu bir adım arkasından takip ediyordum. Kaçamayacağımı artık öğrenmiştim. Bu adamın en kötü yanı da buydu işte. Patronluğun nimetlerinden yararlanmakta üstüne yoktu!
Arayı açtığında sessizce ön koltuğa bindim ve onun da binmesini bekledim.
"Sen benim küçük tatlı hava yastığımsın Yağmur."
Kemerimi bağladım.
"Ve belli ki bu akşam patlayacağım." dedim.
Hafifçe güldü. Radyoda bir şeyler açtı ve sessizlik içinde araba sürmeye başladı.
Yol boyunca kısa sohbetlerimiz haricinde pek konuşmadık. Belli ki ne kadar şaka yaparsa yapsın abisiyle görüşmekten endişe ediyordu. Nedenini söylemeyeceğinden neredeyse emindim, bu yüzden sormaya bile yeltenmedim. Nasıl olsa birazdan bizzat tanışma şansım olacaktı.
Araba durduğunda bakışlarım geldiğimiz yere döndü. Görür görmez tanıdım.
O akşam yemek yediğim yerdi burası.
"Burası..."
Gelen vale kapısını açmadan hemen önce konuştu. "Aslan, beni inine çağırdı. Burası abimin oteli. Yine de çekilir tek yanı lezzetli yemekleri."
Sessizce arabadan indim. Önden geçmem için nazikçe yol verdiğinde yavaşça merdivenleri çıktım. Bizim için kapıyı açan adama tebessüm ederek içeri girdiğimde aynı huzursuzluk doldu içime. Elim istemsizce boynumda asılı olan zincire gitti. Gömleğimin altından gözükmüyordu ama ben varlığını hissediyordum.
"Hoş geldiniz Yalçın Bey. Çınar Bey sizi salonda bekliyor."
Belime dokunup beni yönlendirirken "Geçelim." dedi.
Onu takip ettim. Bizi restoranın görece sakin ve kalabalıktan arınmış bir köşesine yönlendirdiler. Tamamen rezerve olmasa da masaların boş oluşu bu buluşmanın beni daha da germesine sebep oldu. Bu gizlilik nedendi?
Bize sırtı dönük adam geldiğimizin haberini almış olacak ki ayağa kalktı ve arkasını döndü.
Bakışlarım tanıdık gelen ayakkabılarında takılı kaldı.
Yalçın Bey, "Abi!" diyerek ona sarılırken gözlerim sakince yukarı tırmandı.
Günün geç saatlerinde olmasına rağmen ütüsü bozulmamış siyah bir pantolon, boğazlı bir kazak üzerine pantolonuyla uyumlu bir ceket giymişti. Adam hem özenli hem rahat duruyordu. Kolunda pahalı bir saat vardı. Tüm bu zengin değil şık olmaya çalışıyorum imajını bozan saatten bakışlarımı alıp kafamı kaldırdığım an ise garip bir elektriğe tutuldum.
İlk birkaç saniye dondum fakat sonra sanki tüm kaslarım o birkaç saniyede kasılmak için tüm eforunu sarf etmişler gibi boşaldılar. Parmaklarım asılı çantamı serbest bıraktı ve yutkunamadım. Aslında nefes bile alamadım.
Gözlerim ağlayamayacak kadar kurudu ve Çınar, kardeşinden aldığı ilgisini bana verir vermez sendeledim.
Geriye doğru attığım savruk bir adım arkamda kalan masaya çarptığı esnada Yalçın Bey, bana baktı.
"Yağmur, iyi misin? Ne oldu?"
Uzanıp kolumu tuttu. Adamsa sakince bize bakıyordu.
Zihnimin bana artık oyun oynadığını düşünmeye başladım. Ona olan özlemim yüzünden yeniden halisünasyonlar mı görmeye başlıyordum? Ben onu kaybettikten sonra iyileşmek için çok çabalamıştım. Evet, onu hala özlüyordum ama bu kabullendiğim bir duyguydu. Onun yokluğu ile kabullenmiştim. Ya da edememiş miydim?
"Yağmur?"
Yalçın Bey'e baktım ve başımı salladım. "Ben... Lavaboya gitmem gerekiyor. İzninizle."
"Tamam, sana eşlik etmemi ister misin?" diye sordu. Benim için gerçekten endişelenmiş görünüyordu.
"Hayır." dedim. "Kendim halledebilirim."
"Peki, birinin seni yönlendirmesini isteyeceğim." dediğinde onun koluna dokundum ve bana dönmesini sağladım. O birine seslenemedi.
"Daha önce buraya geldim. Biliyorum."
"Ah, peki..." dedi ve vazgeçti.
Onları geride bırakıp neredeyse koşarak çıktım.
Lavaboya girip önce elimi yüzümü yıkadım ve kendime geldim. Hayır, ben yeniden delirmiyordum. Hepsi gerçekti, o tamamen gerçekti. Vardı, orada durmuş bana bakmıştı.
Tek farkla... Kocam değildi.
İnsan insana nasıl bu kadar benzeyebilirdi?
Her şey gerçekti.
"Kendine gel Yağmur." dedim aynaya bakarak. "Orada oturan adam Çınar Çağlar. Senin Toprak'ın değil."
Sesim gittikçe kısıldı. Bu gerçeklik göğsümü sıkıştırdı ama daha fazla burada kalamayacağımı bilerek çıktım lavabodan. Sakince ve ilk şoku atlatmış bir şekilde restorana geri döndüm. Boğazım kupkuruydu ve midem bulanıyordu. Rezil olmamak ve en azından biraz durmam gerektiğini biliyordum. İçten içe onu izlemek istiyordum.
Toprak gideli altı sene oluyordu.
Yeniden geldiğimde ve Yalçın Bey'in yanına oturduğumda kısa bir an ilgi ben oldum.
"İyi misin?" diye sordu.
Gülümsemek için kendimi zorladım. "İyiyim. Teşekkürler." dedim.
Yalçın Bey, bu defa abisine döndü. "Sizi tanıştırmadım, abi yeni asistanım Yağmur. Yağmur bu da abim Çınar."
Sakince başımı eğdim.
"Asistanının üzerine çok mu gidiyorsun yoksa?" diye sordu. Bana bakmadan direkt Yalçın Bey'e bakıyordu. "Hasta görünüyor."
"Öyle mi?"
Bana döndü ve elini uzanıp alnıma yasladı. Gözlerimi bir türlü ondan çeviremediğimden bana baktığı an göz göze geldik.
Bakarken yakalandım ama çekemedim gözlerimi. Yüzünün her santimini izlemeye aklıma kazımaya çabaladım. Tüm fotoğraflarımızda gülen o gözleri şimdi soğuktu, hatta biraz boştu. Belki inatla ona baktığım için şaşkın...
Onun Toprak olmadığını biliyordum. Bu histi. O Toprak olsa bin metre öteden anlardım.
"Ateşin yok gibi... Ama kötüysen seni hastaneye götürebilirim Yağmur."
Başımı iki yana salladım. Onunla bir daha nasıl karşılaşacaktım ki? Nerede görecektim? Şimdi karşımdayken tek istediğim bakmaktı.
"Gayet iyiyim. Lütfen."
"Peki..." dedi.
Yemeğin geri kalanı onların konuşması, benimse sessizce Çınar'ı izlememle geçti. Getirilen yemekleri mide bulantımdan yiyemedim ama buna rağmen onu seyretmek iyi geldi.
Tüm yaralarımı sardı sanki. Beni ölümden çekip aldı.
Halbuki onu karşımda görene kadar ölümün kıyısında olma hissi hiç de böyle gelmemişti.
Biliyordum ki o Toprak değildi. Ama yanımda olsa aynı böyle görünürdü, böyle konuşurdu. Böyle bakmazdı ama yine de bakardı.
Kalbime bir sancı saplanır gibi olunca bakışlarımı önüme indirdim. Parmaklarım usulca yüzüğümü bulduğunda güvende hissettim. Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım.
Yemek bittiğinde sessizce iki kardeşi arkalarından takip ettim. Tıpkı o günkü gibi görevliden benim için bir taksi çağırmasını istemeye karar verdim. Sadece bedenen değil ruhen de o kadar yorgundum ki otobüslerde sürünmek istemiyordum.
Yalçın Bey, bana döndüğünde bir şey söylediğini fark ettim. Bakışlarım kısa bir an Çınar'a takıldı.
"Anlamadım Yalçın Bey?"
"Yıldızlarda oturuyordun değil mi?" diye sordu. "Seni bırakabilirim."
"Çok ters kalır." dedim. "Buradan bir taksiye bineceğim. Benim için bir tane çağıracaklarından eminim."
Yalçın Bey itiraz edecek gibi oldu ama onun sözünü Çınar kesti. "Ben ilgilenirim Yalçın. Sen eve dön."
Yalçın Bey kaşlarını kaldırdı ve önce bana sonra abisine baktı. Kim bilir aklından neler geçiyordu... Ama şu an o düşüncelerle savaşacak kadar iyi değildim. Yalçın Bey gittikten sonra Çınar'ı da ekip kendim gidebilirdim.
"Peki, öyle olsun." dedi abisine. Ardından bana döndü. "Yarın görüşürüz."
Başımı salladım. "Görüşürüz. İyi geceler Yalçın Bey."
O gelen arabasına binip giderken tüm gece onu seyretsem de şimdi gözlerine bakacak gücü bulamadım kendimde. Şimdi yalnızdık. Uzanıp sarılmama ağlamama engel kim vardı?
Çınar vardı. O Toprak değildi.
Yine de tıpkı benim kocam gibiydi...