-2-
İğrenç pislik geri çekilmeye çalışırken ayağına çelme takıp onu yanıma düşürdüm. Hızla kalktım. Arkadaşlarından bize yakın olanlar geri dönüyordu.
Benimle gelen çocuğun saklanmak yerine ortaya çıktığını fark edince başımı iki yana salladım. Olduğu yerde kalmalıydı ama şimdi önemli olan başka bir şeydi. Gürültünün kaynağı ve tanrının bile bana el uzatmayacağı yerdeki kurtuluşum yolun diğer tarafında duruyordu. "Biraz sessiz olmak çok mu zor?"
Ben şaşkınlıktan aralanmış dudaklarla az önce takip ettiğim kadına bakarken o silahı bana doğrulttu. "Hemen uzaklaş, tadımı daha fazla kaçırmak istemezsin." Hedefi ben değildim, bana yaklaşan zorbaydı.
"Demek aptal çaylak yalnız değilmiş ha? Tamam, çekildim." Elleri havada görebileceğim bir yere geçti ama arkadaşları çoktan yanımızda bitmişti.
"Bu da ne? Neler oluyor burada?"
"Çaylaklar biraz ilginç sanırım. Sık rastlanan bir durum değil." Kız yılışık bir tavır içindeydi. "Okay beybito, okay. Baha, şu şamatayı bitir artık. İşimize bakalım."
Baha dediği çocuk elini beline atamadan kadın kıza uzanıp bir kolunu boynuna dolayarak profesyonelce onu rehin aldı. Silahın ucuyla kızın alnından boynuna kadar okşar gibi geçerken hafif bir gülümsemeyle konuştu. "Kendimden hiç beklemezdim ama sana katılıyorum. Şu şamatayı bitirelim. Hemen ikileyin buradan. Yoksa bu sevimsiz yaratığa yazık olacak." Karşıma almak istemeyeceğim bir psikopata benziyordu.
Benimle beraber gelen çocuk diğerleriyle benim arama girdi. Kulağıma yaklaşıp fısıltıyla "gidelim buradan, lütfen" derken iki eliyle kolumu kavradı. "Şimdi beybitolar..." tiksinir gibi yüzü buruştu. "Burayı terk edin hemen."
Birbirlerine baktılar. Baha omuz silkti. "Uzatmayalım. Nasıl olsa yine kapana düşerler. Akif abilere yetişelim."
"Saçmalama. İndir şunu." Daha saldırgan olanın gözü dönmüştü. "Çelimsizin birinden mi korkacağız?" Burnunun etrafında dişlerimin izi çıkmıştı.
Rehin alınan kız ise gözlerinden ateş saçarak "sen saçmalama!" diye bağırdı. "Kafayı mı yedin? Bırak siktir olup gidelim."
Baha elini sırtına koyup onu yönlendirdi. Belli ki kızı o daha çok önemsiyordu. "Yürü Okan. Hiç sırası değil."
Burnundan soluyor da olsa Baha'nın sözü daha çok geçiyor olacak ki dönüp öfkeli adımlarla yürümeye başladı.
Diğer kızı yine çekiştireceklerken araya girdim. "O kalıyor."
Nasıl olsa rehin aldığını hâlâ bırakmamıştı ve tüm bu curcuna boşa gitmemeliydi. Okan işaret parmağını uyarırcasına kaldırdı. "Sen çok oldun ama." Tekrar saldırmaya niyetlense de Baha araya girdi.
"Duydunuz, biraz çabuk." Baha kızı omzundan ileri itti. Kız düşmek üzereyken yanımdaki çocuk onu tuttu. Kadın hepimizi arkasında bırakacak kadar yürüyüp rehin aldığı kızdan ellerini çekti ama silahını indirmedi ya da bize dönmedi. "Dönüp sadece baksanız bile yemin ederim sizi vururum."
Çelikten bir duvardan farksızdı. Duruşundan dâhi asalet akıyordu. Hepsi uzaklaşana dek bekledi. Bu sırada ben de yanımdaki çocuğun yardımıyla bağlı olan ve durmadan bize teşekkür eden kızın bağlarını çözdüm. Sonunda bize döndüğünde bile bir gözü onların gittiği yöndeydi. "Siz cidden aptal mısınız?" Kaşları çatıktı. Bana yürüyüp silahın ucuyla göğsüme vurdu. "Sen kahraman değilsin." Karşımda duran sanki o değil de iç sesimin dile geldiği bir aynaydı. "Hayatta kalmak istiyorsan bunu unutma. Böyle yaparsan burnun boktan çıkmaz."
Yine de atladığı bir nokta vardı. "Sen de geçip gitmedin."
Güldü. Böyle bile fazlasıyla ciddi görünüyordu. "Benim elimde bir silah ve onu kullanabilecek bilgiyle cesaret var. Bu aynı şey değil." Silahını bana gösterip beline yerleştirdi. "Soldaki yoldan devam edin. Bölgeden çıkın."
"A-ama orası Kartal bölgesi, bizi gördükleri an vururlar."
Kadın az önce kurtardığımız kıza baktı. "Meydan'a onların peşine gitmeyi mi tercih edersin?"
Kız başını iki yana salladı. Hâlâ çok korkuyordu. "İstemiyorum." Bir yandan beline bağladığı hırkasını çözdü.
"Güzel, o zaman burayı da bildiğine göre onları buradan çıkar."
"Sen?" diye sordum. Onunla gitmek çok daha güvenli olurdu. "Sen gelmeyecek misin?"
Birkaç adım geri attı. "Benim yolum başka. Hadi, oyalanmayın. Gün aydınlanmadan buradan çıkın." Elindeki hırkayı kıza atıp arkasını döndü ve kısa sürede gölgeler içinde kayboldu.
O uzaklaşırken biz de söylediği yola girdik. Kız zorlanıyordu, dengesiz nefes seslerini duyuyordum ama elinden geleni yapıyordu da. En azından artık daha az üşüyor olmalıydı. Elinin tersiyle dudağının kenarından akan kanı silerken yüzünü buruşturdu. Gözleri ağlamaktan şişmiş kan çanağına dönmüştü. Yine de el yordamıyla yüzünü gözünü toparlayabildiği kadar toparladı. "Adınız ne?" diye sordu. "Ben Çiçek."
Önden gidiyor ve bize yolu gösteriyordu. Çocuk ellerini ceplerine soktu. "Naim ben de."
Yol üstünde sokak ortasında işeyen birini de, kafası güzel birini de görmek mümkündü ve bu rahatsız edici olsa da en azından hiçbiri bize bakmadı ya da az önceki gibi bir tatsızlık yaşamadık. "Kartal bölgesi ne demek? Bölgeler neye göre ayrılıyor?" Maksimum bilgiye ulaşmalı, bizi neyin beklediğine dair fikir edinmeliydim. "Sen neden veya nasıl o pisliklerin eline düştün?"
Kız biraz duraksadı. Bunlardan bahsetmek canını sıkıyor olmalıydı ya da kafasında ne kadarını anlatacağını tartıyordu. "Aykırı şehrin yaşanabilir yerleri bölgelere ayrılmıştır. Bir güvenlik mekanizması aslında… Polis, hukuk, devlet olmayınca insanlar böyle kendini koruyor." Çenesiyle gittiğimiz yönü gösterdi. "Orası Kartal bölgesi. Aramızda üyelerinden biri yok ve bu yüzden daha giremeden bizi öldürebilirler ama şanslıysak geçiş izni alır ve Yılan bölgesine ulaşırız. Neva bizi korur."
Naim aniden olduğu yerde durdu. "Ne demek bizi öldürebilirler? Ve Aykırı Şehir de ne? Neva kim?" Geldiğimiz yönü gösterdi. "Dönüp diğerlerini bulalım. Sonuçta hepimiz aynı durumdayız. Kalabalık olursak güçlü oluruz."
Ölüm ihtimali onu çılgına çeviriyordu. Soğukkanlılığını çabuk kaybediyor, fevri kararlar alıyordu. "Dönemeyiz, bir an önce çıkmalıyız. Vahşiler, tüccarlar ya da yeterince şanslılarsa gözcüler onları çoktan bulmuştur. Panik olmuş bir kalabalık güç değil kaos getirir. Ve çaylaklar genelde hep panik olur."
İkisi de bana döndü. Bu küçük grubun karar mercii olarak beni seçmişlerdi. Çok ilerlemiştik ve önümüzde belirsizlikle ölüm ihtimali bizi beklese de geride neredeyse kesin bir hiçlik olduğunu biliyorduk. "Devam edelim. O ceset dolu yere dönmektense Çiçek'i dinleyelim. Burayı bizden iyi biliyor."
"Ölmek istemiyorum." Kollarını göğsünde birleştirdi. "İstemiyorum."
"Geri dönmek seni kurtarmayacak." Kız kıpkırmızı boynunu gösterdi. "Sana daha azını mı yaparlar sanıyorsun? Biz de ölmek istemiyoruz ama ben istedim. Beni kurtarmasaydınız ölmüş olmayı dilerdim. O yüzden devam edelim. Geçiş iznini alabilirsek gerisi kolay."
Yolumuza devam ederken biraz merakıma yenik düşmekten biraz da tedbirli olabilmek için az önce cevabını alamadığım soruyu tekrar ettim. "Onlar kimdi, sana bunu neden yapıyorlardı?" Soğukkanlı kalmak çok zordu ama sanırım hayatta kalma içgüdüsü sayesinde en azından güvenli bir yer bulana dek zihinlerimiz ve bedenlerimizi duruma adapte olmuştu. Gerçi Naim çok tedirgindi ve her an ağlayacak gibi duran haliyle, kollarını göğsüne bağlamış korkak adımlarla yürürken bir yandan da elleriyle ovuşturarak ısınmaya çalışıyordu.
Onlara yaklaşmadan önce duyduğum konuşmaları anımsadım. "Şef diye birinden bahsettiler. Biz şu an ondan kaçmaya mı çalışıyoruz?"
Çiçek, Naim’le benim aramıza girip bana yaklaştı. "O buraya gelmez, hatta güvenli alanından çıkmaz." Yere oturup sırtını ağaca yaslamış, üstü kusmuk içinde, bacaklarının arasına koyduğu şişeden pantolonuna bira dökülen bir adamı gösterdi. "Burada sadece evsizler olur." Evsiz dediği insanlardan şu ana kadar çok fazla görmüştük. Kendine hayrı olmayan maddeyle ya da alkolle kendinden geçmiş tiplerdi.
"Ama bugün nakil günü…" Yani geleceğimizi biliyorlardı. Bu biraz şaşırtıcıydı çünkü dışlanmışlarla buraya atılmadan önce bile pek de kimse iletişim kurmazdı. Ayrıca dışarıdakilerin buraya bilgi verecek sistemleri olduğunu da sanmıyordum. "Yani gözcüler ve avcılar yenileri aramak için çıktılar. Gördüğünüz grup da onlardan."
Uzaktan duyulan bir silah patlama sesiyle Naim ve ben irkilip duraksadık. Çiçek ise hiç oralı olmadı. Peşi sıra silahlar patlamaya devam ederken kuşlar yine korkunç şekilde bağırıyordu. Naim sekteye uğrayan adımlarıyla sesin tam ne taraftan geldiğini çözmeye çalışırken "bir şeyler oluyor" dedi. Meydana göre daha az olsa da hâlâ ortalıkta cesetler görmek silah gürültüsüyle benim gerginliğimi de yine zirvelere tırmandırmıştı.
"Hep bir şeyler olur." Bu bizi rahatlatmalı mıydı emin olamasam da Çiçek'i yavaşlatan tek şey bizim duraksamamızdı. "Gün doğuyor. Sınıra yaklaştık." Uzun zamandır yürüyorduk. Her yer birbirine benziyordu. Sadece artık iğrenç kokuyu almıyordum. Yüksek ihtimalle burnum alışmıştı. "Bakın, benim başıma bunlar geldi çünkü Okan'la daha önce birkaç kez ters düştük ve beni kendi bölgelerinde yakaladı. Ve meydana gidiyorlardı çünkü sizi arıyorlardı. Bizi onlar ya da başka bir grup bulmadan devam etmeliyiz."
Ruh hâli çok değişkendi. Belki böyle çıkarımların yeri değildi ama bunu garipsedim. Arada kırılgan ve çekimser davransa da yerine göre ipleri eline alıyordu ve çıt kırıldım görüntüsü bu anlarda sertleşen bakışları ve mimikleriyle ciddi oranda değişiyordu.
Bir gerginlik metre olsa Naim için her an ölçünün yükseleceğine emindim. Ben de çok korkuyordum ama o açıkça sağduyusunu kaybedecek seviyeye yaklaşıyordu. Hızlanan nefeslerinin sesi kuvvetlenmiş, göğsünün iniş kalkışı şiddetlenmişti. Kolunun dirseğine yakın bir noktasına dokundum. "Hadi". En azından yalnız olmadığını hatırlamanın ona yardımcı olabileceğini düşündüm çünkü bana oluyordu.
Arkası belli aralıklarla sıralanmış, her biri güçlü ve göz alıcı ışıklar saçan sokak lambalarıyla dolu dikenli demir çitler görüş alanımıza girdiğinde yürümek için birbirimizden destek almak zorunda kalacak kadar güçsüz düşmüştük. Dilim damağım o kadar kurulmuştu ki yutkunurken boğazım ağrıyordu. Çiçek çitleri gösterdi. "İşte, orası."
Gökyüzü maviye çalan bir griye bulanmıştı. Hâlâ konuşurken dudaklarımızdan buhar çıkacak kadar soğuktu. "Şimdi ne yapacağız?"
Omuz silkti. "Şansımızın yaver gitmesini umacağız. İyi haber, nişancıları bize ateş etmedi."
Naim dehşetle geri adım atmaya çalışırken yere düştü. "Siktir." Yere değen avuçlarını birbirine vurarak temizlemeye çalıştı. "Lanet olası bok çukuru."
"İyi misin?" Kalkmasına destek olmak için elimi uzattım.
"İyi miyim mi? Nasıl iyi olabilirim ki? Az önce çoktan ölmüş olabilirmişiz, hâlâ atış alanındayız yüksek ihtimalle ve bunu şu an öğreniyoruz. Neden bizi öldürebileceklerini bile bilmiyorum." Elimi tutmak yerine kendisi kalktı. Sesi gittikçe yükseliyordu. "Sadece zengin bir piçin arabasını çaldım ve bu yüzden birkaç saat içinde hayatımda hiç göremeyeceğim kadar ceset gördüm. Sırf daha güvende hissedebilmek için adını bile bilmediğim bir kadının peşine takıldım. Korkudan altıma yapmak üzereyim. Sence nasıl iyi olabilirim?" Konuşurken üstüme yürüdüğünden tam önümde duruyordu. Kapkara irislerini delilik ve korku ele geçirmişti. Çiçek "bitti mi?" diye araya girmek üzereyken bileğini tutarak ona engel oldum. Sakin kalmak zorundaydık. "Alara." İsmimi özellikle saklamıyordum, sadece aklımı kurcalayan soruların önceliğinden sıra gelmemişti. Ve Naim'i bu noktaya getiren şey bilinmezliğin korkusu olduğundan en azından ona bunun cevabını verebilirdim. "Ben Alara Kozan ve inan ben de aklımı kaçırmak üzereyim. Hiçbir şey anlamıyorum." Çocukluğumdan beri hiç problemlere söylenen biri olmamıştım. Takdir edilen ve biraz da şaşırılası bir sabrım vardı. Fakat baş etmem gereken şeylerin hiçbiri içinde bulunduğum durumun yakınından geçemezdi. "Aç, susuz, yorgun ve üşümüş halde hiç tanımadığım bir çocukla birlikte hiç tanımadığım bir kızın peşine takıldım. Bir sürü ceset gördüm, tacize uğradım ve ölümle burun buruna geldim." Midem bir kez daha ağzıma geldi. Konuştukça kısacık zamanda yaşadığım kâbusun gerçekliği kafama dank ediyordu. "Ama başka ne çaremiz var ki?" Ellerimi iki yana açtım, etrafına bir bakıp nerede olduğumuzu iyice kavramalıydı. "Üç gün önce sabah odamda, sıcak yatağında gözlerimi açtığım ana dönebilmeyi ben de isterdim ama şu an gerçekliğimiz bu." Kilit altında tutulduğum dün sabah bile şimdi bir asır kadar eski geliyordu. "Ne için mücadele ettiğimiz belli olmayan ve yaşanmaya değerliği sorgulanır bu yer... Çünkü artık dönemeyiz."
İçim yana yana dillendirdiğim bu üç kelime ikimize de tokat gibi çarptı. Burnunu çekti, çatılı kaşları hüzünle düştü ve yenilgiyi kabullendi. "Özür dilerim."
Çitlerin demir, kilitli bir kapıyla kesildiği noktaya kadar hiçbirimiz konuşmadık. Kapının ardında iki yanı yine dikenli çitle sarılı, sonunda kapalı bir turnike yer alan küçük bir yol daha vardı. Kapının iki yanında kanatları açık, yükselen bir kartal sembolü olan koyu yeşil iki kırlangıç flama rüzgârla dalgalanıyordu.
İleride yüksek binaları görebiliyordum ve bu mesafeden net bir analiz olmasa da normalde yaşadığımız şehirlere benziyordu. Biz daha ne olduğunu anlayamadan nereden çıktıklarını göremediğim bir grup turnikeleri geçip kapının diğer tarafından karşımıza dikildi. Ellili yaşlarında, uzun sakallarının arasına beyazlar karışmış, belirgin kas kütlelerine sahip, uzun boylu bir adam liderleri gibi en öndeydi ve diğerleri arkasına nizami bir şekilde sıralanmışlardı. Hepsi tek tip giyinmişti ve dimdik duruşları, ciddiyetleri onlara asker havası veriyordu. "Ne istiyorsunuz?"
Çiçek sözcümüz olarak öne çıktı. "Yılan bölgesine geçiş izni." Üstündeki hırkanın yakasını ve parçalanmış tişörtünün boyun kısmını sağ omzuna doğru çekerek köprücük kemiklerinin biraz altına kadar açığa çıkardı. Bunu yaparken kafasını da hafif sola yatırmıştı. Göğsünden köprücük kemiğine ve hatta başı omzuna dek uzanan büyüleyici bir yılan dövmesiydi gösterdiği şey ve açıkçası bir yılanın böyle etkileyici resmedilebileceğini hiç düşünmezdim.
Adam çenesiyle bizi işaret etti. "Avlarını bizim topraklarımız üzerinden geçirmene neden izin verelim tatlı kız?" Sonunda sadece ses tonu değil bakışları da aşağılar gibiydi.
Çiçek'in bir avcı olabileceğine ve bize zarar vereceğine o ana kadar ihtimal vermemiştim çünkü avcı ya da gözcü diye bahsettiği grubun gördüğümüz tek örneğine benzemiyordu. Ayrıca onu kurtarmamış olsaydık ölmeyi dileyeceğini söyleyen kendisiydi. Yine de bize bir oyun oynuyor, bizi kendi ayaklarımızla tuzağa götürüyor olabilir miydi? Veya ben paranoyaya kapılıyordum.
Naim'le göz göze geldiğimiz sırada Çiçek "onlar arkadaşlarım" dedi. İlişkimiz böyle tanımlanabilir bir seviyede olmasa da av olarak anılmaktan iyiydi. "Zor durumdayız. Geçişimize izin verirseniz Neva buna cömert bir karşılık verecektir."
Adam Çiçek'i baştan aşağı süzdü. Ağzının kenarıyla bir "cık" sesi çıkardı. "Neva için o kadar önemli bir şeye benzemiyorsun. Kimse bir böceğe servet ödemez." Memnuniyetsiz bakışları bu kez beni ve sonra Naim'i buldu. "Ama..." duraksadı. Kapıya biraz daha yaklaşıp sağ elini havaya kaldırdı. Hiç duruşunu bozmadan işaret parmağıyla iki kez 'gel' işareti yaptı. İçlerinden biri öne çıktığında da kapıyı gösterdi. "Şu çöpü bir kurcalayalım bakalım. Bakarsın bir elmas çıkar."
Yutkundum. Kötü bir şey geliyordu. Bunu biliyor ve buna rağmen bekliyordum. Büyük kapı açıldığı an gruptan ikişer kişi yanımıza geldi. Biri kolumu geri büktüğünde acıyla bağırdım. "Ne yapıyorsunuz? Bırak!"
Naim'in de benim de ne söylediğimizin bir önemi yoktu. Çiçek bizim aksimize sesini hiç çıkarmıyordu. Bizi çekiştirerek içeri aldılar, kapı arkamızdan kapandı. Turnikeleri geçerken hâlâ çırpınıyordum ama hem beni tutanlar çok güçlüydü hem de çok dezavantajlı bir konumdaydım. "Bunları Şah kalesine götürün. Kaderlerine Demir karar versin."