-3-
Kartal Bölgesi ayrıldığımız bölgeye karanlık aurası dışında hiçbir yönüyle benzemiyordu. Ucu bucağı yokmuşçasına sıralanan dağların ev sahipliği yaptığı bu yerde içerisine bindirildiğimiz araçları çeken atlar tepeye doğru giden yolu kolayca buluyordu. Sarsıntılı yolculuğumuz boyunca dağın görüş alanıma giren tarafının eteklerinde kırmızı, turuncu, yeşil upuzun ağaçlar öbek öbek toplanmıştı. Güneş doğmuştu ama çöken sis etrafı görmeyi zorlaştırıyordu. Sonunda sanki hiçliğe ulaşacakmışız izlenimi veren bu ıssız yer insan dokunuşuyla gelen yapaylıktan arındırılmıştı.
Tepenin diğer tarafından aşağı inmeye başladıktan bir süre sonra ise beni hayrete düşüren manzarayla karşılaştım. Dağların çevreleyip gizlediği kocaman bir şehir vardı burada. Üstelik öyle bir şehirdi ki cennetten kopmuş bir parçaya benziyordu. Yaşam alanı muntazam yerleşim düzeniyle kurulmuş, doğanın armağanı olan güzelliği bozmak bir yana adeta onunla bütünleşen bir uyum yakalamıştı. Burayı gören kimse Ayrı Şehir olduğuna inanmazdı.
Taş bir köprü önünde duran araçtan çekiştirilerek indirildikten sonra sürüklenircesine götürüldüğümüz, içinden geçtiğimiz şehirden ayrılan topraklara kurulmuş kocaman, ihtişamlı kaleyle birlikte beni bunun bir rüya ya da cennetten bir parça olmadığına ikna eden gerçekliğin içine yeniden düşmüştüm.
İtiş kakış getirildiğimiz, Şah Kalesi denilen yer bu çağda garip olsa da gerçekten içinde yaşam olan, büyük bir kaleydi fakat içindeki yaşamın aksine kapısında insanları ölüm karşılıyordu. Devasa kapının önünde başları kazıklara geçirilip sergilenen ölülerden bazıları muhtemelen daha uzun zamandır orada olduğundan çok çok daha iğrenç durumdaydı.
Ortaçağdan kalma görünen bu korkunç yerle ilgili daha tuhaf olan şey getirilirken gördüğümüz lüks sayılabilecek yaşam alanından kopukluğuydu. Aynı biçimde, planlı bir şekilde inşa edilmiş, bahçeli evler ve temiz sayılabilecek sokaklar geçmiş ve kaleye yakın çevrede de şaşırılacak derecede düzenli, aktif olarak işlendiği belli tarlalar görmüştüm. Köy, şehir, günümüz ve geçmiş birbirine karışmıştı adeta.
Nihayetinde kalenin bir salonunun orta yerinde beni arkaya bükülü, ağrısı dayanılmaz bir hâl alan kolumdan ve omzumla boynum arasında bir noktadan tutarak kontrol eden adam bacaklarımın arkasına vurarak beni diz çöktürdü. "Hayvan herif" diye acıyla haykırarak başımı kaldırdığımda başımı zorla eğen elin etkisiyle yüzüme düşen saçlarımın çoğunluğu geri savruldu. Fakat beni düşüren arkamdaki adama dönemedim çünkü tam karşımda birkaç basamağın ardına yerleştirilmiş altın rengi, işlemeli, ihtişamlı bir tahtta oturan adamla göz göze geldim. Bu aşağılarcasına tepeden bakışları taşıyan koyu yeşil gözlerde tüyler ürpertici bir şey saklıydı. Korku filmlerinin başında daha olaylar başlamamış olsa da kötü bir şeyler olacağını seyircinin bilincine yerleştiren o hissi tetikleyen şeyin tam olarak ne olduğunu çözemedim ama ensemden aşağı soğuk bir rüzgâr geçti.
Onu ve basamakların altında, kolonların yanında duran üç kişiden ikisini tanıyordum. Bertuğ Roma ve Laçin Karaca birkaç sene önce haftalarca gündemde kalmış, onlar dolandırıcılık suçlaması kesinleşip buraya gönderildiğinde bile mağdurlar paralarını alamadıkları gerekçesiyle eylemler gerçekleştirmişti ki bu eylemler görenleri hayret ettirecek kadar kalabalıktı.
Ve tahtından ayaklanıp bana doğru yürüyen adam Demir Karahan bir zamanlar ülkede bir kaosa sebebiyet vermiş, hatta dünya gündeminde bile yer edinmişti. Onunla ilgili göğsümün orta yerine soğuk bir boşluk bırakan şey belki de o zamanlar sürekli gördüğüm haberlerdi.
Üçü de fotoğraftaki hallerinden çok farklı ve bir o kadar da aynıydılar. Demir Karahan'ın gazetelere basılmış, televizyonda yayınlanan ve internette dolaşan fotoğrafları zihnime kazınmıştı. Yamuk, yarım ağız gülüşü, rahat tavırları, işlediği suçu bir gurur gibi kabullenmesi çok tartışılmıştı. O zamanki kısa saçları şimdi dalga dalga omuzlarına dökülüyordu, yüz hatları daha olgunlaşmıştı ama bakışlarındaki kibir ve tehlike apaçık aynıydı. Tam önümde durdu. Bir eli uzun, siyah, deri ceketini geri itmiş, siyah pantolonunun cebindeydi. Boşta salınan diğer elinin uzun parmaklarındaki ikisinde büyük metal yüzükler göze çarpıyordu.
Artık özgürdüm, beni tutan hiç kimse yoktu ama donup kalmıştım. Değil ayağa kalkmak başımı dâhi çeviremiyordum. Sanki hipnoz altındaydım. "Lütfen..." dedi kısık, inleme arası bir ses. "Bırakın yaşayalım."
Naim bu kadar yakınımda olmasa yakarışını duyamazdım ancak bu yalvarış iç dünyamın duvarlarına çarpıp yankılandı. Biz kaçıyorduk, kaçtıkça ölüm kovalıyordu. Ayak sesleri nabzımı hızlandırıyor bir yandan da beni çaresizliğe itiyordu. Yine de o an fark ettim ki yaşamayı hiç bu kadar istememiştim, ölümün etrafımda kol gezmesi yaşama heyecanımı arttırıyordu. "Ölecek miyiz?"
Susmasını istedim. O konuştukça ruhuma bir urgan dolanıyordu. Bir anda koluma tutundu sıkıca. "Biz kötü insanlar değiliz. Söyle onlara. Sen de söyle."
Yüzü bembeyazdı. Bedeni zangır zangır titriyor, aramızdaki kumaşa rağmen parmaklarının soğukluğu bana geçiyordu fakat aynı zamanda alnında boncuk boncuk ter birikmişti.
Demir ona eğildi. İkimize de çok yakındı ve ben boğuluyordum. "Emir verirsem ölürsünüz."
Egosunu besliyordu ve bundan alenen keyif alıyordu. Üstten konuşması ve teatral tavırları buradan bakınca sinir bozucuydu. Arkamda duran adamın beni tekrar itmesini göze alarak ayağa kalktım. Aptal oyununu oynamak istemiyordum. "Yaşayacak mıyız?" O kedi bizler de fare değildik.
Net bir cevap istediğimi anladığı halde alaycı ve burnu havada tavrını korudu. "İzin verirsem yaşarsınız."
Gözlerimi kıstım. Tam ağzımı açmak üzereyken arkamda duran adamlardan biri boğazını temizledi. Aramızdan sıyrılıp öne çıktığında onun bizi ilk karşılayan ellili yaşlardaki adam olduğunu gördüm. Ellerini önünde birleştirip Demir’i saygıyla selamladı. "Efendim." Başı ve vücudu öne eğilmişti. Tıpkı bir kral, padişah karşısında davranılması gereken şekilde davranıyordu. "Batı sınırındaydılar. Şu kız Yılan Bölgesinden, sanırım acemi bir avcı." Çiçek'i kastettiğini gösteren kısa bir bakış attı. Bunda bile sözlerindeki küçümsemeden bir parça barınıyordu. "Cehennem Bölgesinden kaçırdığı Çaylakları götürmek için izin istiyor. Neva'nın bu kadar beceriksiz bir avcıya bir şey ödeyeceğini sanmıyorum ama size getirdim."
Çiçek "avcı deği..." demişti ki arkasında duran adamlardan biri ayağıyla onu sırtından itip zaten diz çöktürülmüş bedenini yüz üstü yere yatırdı. "Konuşmana izin verildi mi?"
Demir işaret parmağıyla adamın ayağını işaret edip sonra iki parmağını sertçe yukarı kıvırana dek adam Çiçek'i öyle tuttu. Ve bir işaretle ayağını saniyesinde çekip diğerleri gibi ellerini önünde birleştirerek saygı duruşuna geçti.
Dalga mı geçiyorlardı? Bu adama böyle biat ediyorlarsa bu saçmalıktan ibaretti. İçerideki herkes onun ağzından çıkacak bir söze bakıyordu.
İki adım atıp tepeden bakışlarını ağlamaktan salya ümük içinde kalmış Naim'e dikti. "Öğrenci miydin? Bir meziyetin falan var mı?"
Cevabını çok da umursar görünmüyordu aslında. Naim ise hayatının sınavını verircesine bir heyecanla kekeleyerek "ö-öğrenciyim" dedi. Peşi sıra ekledi. "Öğrenciydim." Demir onu duruşuyla, mimikleriyle dâhi eziyor, psikolojik üstünlüğüyle hâlâ dizleri üstündeki Naim'i sindiriyordu.
Geldiğimizden beri hiç konuşmayan, kolonun yanındaki adını bilmediğim tek adam ellerini ceplerinden çıkarıp sırtını yaslandığı yerden ayırarak rahat duruşunu bozdu. "Bana müsaade."
Laçin yüzünü buruşturdu. "Çer çöp gördün ya kaçarsın tabii." Bahsettiği çer çöp bizdik ve o da alaylı yarım gülüşüyle arkamızda kalan çıkışa giderken kadını doğruluyordu.”Umurumda değilsiniz.”
Demir ise oralı olmadan bana döndü yeniden. "Ya sen?"
Karşımda buzdan bir duvar misali duruyor olsa da soğuk ifadesini delip geçen keskin bakışları insanın derinlerine iniyor, içini ürpertiyordu. Bu bakışlar avına bakan bir avcıyı andırıyordu. Güçlü bir geri adım atma isteği uyandırmasına karşın ruhum meydan okumakta diretiyordu. Kendimde hiç bilmediğim bir özü keşfetmiştim. Birini bıçaklamak karanlığımda gizlenmiş bir duyguyu açığa çıkarmıştı. Ona tutunarak gözlerimi gözlerinden ayırmadan, sesim titremeden cevapladım. "İntörndüm."
Kaşları çatıldı, irislerinde ufak bir parıltıya kısa bir an şehit oldum. Diğerlerinin, hatta Çiçek'in bile dikkatini çekmiştim. Az önce gördüğü şiddete rağmen herhalde kendini tutamayarak "doktor musun?" dedi. Sorudan çok şaşkınlık nidasına benziyordu.
Demir’in dolgun dudaklarında bir gülümseme belirdi. Dönüp tahtına yürürken kimseden çıt çıkmıyor, adım sesleri yankılanıyordu. Kaskatı kesilmiştim ve aklım ince bir çizgide deliliğe meylediyordu. Tahtına uzun bacaklarını açmış, dirseklerini kolçaklara yaslayarak rahat bir biçimde oturmuştu. Bir süre işaret parmağındaki yüzükle oynayıp ardından Laçin'e döndü. "Kız için Neva ile görüş. Bakalım ederi neymiş."
"Nasıl istersen."
Bu kez Bertuğ'a çevrildi bakışları. "Görüşme boyunca ortalıkta dolanmasın."
"Anlaşıldı."
"Çocuk işimize yaramaz, infaz. Doktora da el koyuyorum." Benden bir eşya gibi bahsetmesinden daha önemli bir sorun vardı ki zaten Naim çoktan bağırarak ağlamaya, yalvarmaya başlamıştı. "Hayır, ne isterseniz yaparım. Hayır! Öldürmeyin beni..." Onun can havliyle çırpınışına hepsi tamamen duyarsızdı. "Daha çok gencim."
"Doktoru kaledeki odalardan birine yerleştirin."
O hiç yokmuş, kendini paralamıyormuş gibi konuşmasını sürdürmesine dayanamayarak "sen tanrı değilsin" dedim.
Şaşırmıştı. Doktor olduğumu öğrendiğinden daha açık bir şaşkınlık ifadesi vardı yüzünde ama bana müdahale etmek isteyen adamlarından birini durdurdu. Çıkışımla buz kesen salonda Naim'in bile sesi kısılmıştı.
Kimin nerede yaşayacağına, kimin öleceğine böyle kolayca hüküm veremezdi. "Ben bir iddiada bulunmadım." Sözleriyle bulunmasa da ses tonu, emirleri, duruşu, mimikleri ve hatta şimdi bile sırf bunu söylendim diye okşandığı belli egosuyla dikleşen omuzları gayet öyle diyordu. "Ama sen öyle gördüysen ne diyebilirim ki?"
Umarsız inadıma tutunup çenemi kaldırdım. "Olmadığını biliyorum." Ben zaten düşüp duruyordum. Ve elbet çakılacaktım.
Gözlerini kısıp çenesini kaşıyarak beni baştan ayağa süzdü. "Önünde diz çöktüğün birine karşı sence de fazla dik konuşmuyor musun? Şu an ayakta duruyorsan ben müsaade ettiğimden." Küçük dağları kendisinin yarattığını sanıyor olmalıydı.
Bu şehre adım attığımdan beri ilk kez güldüm. Dalga geçiyor olmalıydı, öyle değilse sahiden bir tanrı kompleksindeydi. "Ben diz çökmedim."
"Yaa..." dedi uzatarak. Tek kaşını kaldırdı. "Hiç öyle görünmüyordu." Resmen dalga geçiyordu.
Daha fazla diklenerek bir yere varamayacaktım, şayet öfkelenmiyordu bile. Ya da iyi saklıyordu. Sezgilerim onun alaycılığı altından sızan karanlığı algılıyordu. "İzin ver yaşasın." Onun sözlerini kullanmayı deniyordum. "Eminim bir işine yarayacaktır."
Kendim için denemediğim pazarlığı onun için yapıyordum ve o an nedenini sorgulamıyordum, bu sanki bir refleksti. Gerçi durum benim zaten hayatta kalacağımı gösteriyordu ve bunun nerede olduğunun şu an bir önemi yoktu. Yılan Bölgesi ya da başka bir yer benim için daha kötü de olabilirdi.
"Çelimsiz, korkak bir çocuk benim ne işime yarayacak? Burada gıda gökten düşmüyor doktor kız. Kaynaklarımız sınırlı." Kendilerince bir sınıf sistemi kurmuşlardı ve alta koyduklarına layık gördükleri şey ölümdü.
Onu burada yaşatmak için inat edemezdim çünkü bu konuda çoktan kararını vermişti ama en azından bir şansı olsun istiyordum. "Tamam, Çiçek'le gitsin. Orada yaşamasına izin verirler belki." Neva her kimse Demir’den insaflı olacağını umuyordum.
Bir süre düşündü. "Senin gibi bir asinin isteğini yerine getirmek için sebep bulamadım." Belinden eski tip bir silah çıkarıp Naim'e doğrulttu.
"Yapma!" Aynı anda bağırmıştık. "Ne istiyorsun? Diz çökmemi mi? Yalvarmamı mı? Ne istiyorsun?" Mantıklı yanım sesini dışarı duyuramasa da ve bedenime söz geçiremese de çılgınca ne yaptığımı sorguluyordu.
Silahın ucunu çenesine yasladı. Onun öylece ölmesine seyirci kalamıyordum ve kafamda sürekli bizi kurtaran kızın sesi yankılanıyordu. "Sen kahraman değilsin."
"Madem onun hayatta kalması için bir bedel ödemeye bu kadar heveslisin, tamam. Neva ile anlaşırsak onu da göndereceğim." Silahın ucunu bana çevirdi. "Sen ise bana borçlanacaksın. Kabul mü?"
Ben bir melek ya da kahraman değildim ama kurtarılabilecek bir cana sırt dönemeyecek kadar aptaldım. Perişan haldeki Naim'e baktım. Kendisinin de dediği gibi çok gençti. Dudakları kıpırdandı. "Lütfen!" Gözlerimi bir kez usulca kapatıp açtım.
"Kabul."
Dişlerini göstererek buna pişman olacağımı belli eden gülümsemesiyle "güzel" dedi. Silahını yerine koydu. "Gözüm üstünde olacak. Aptalca işlere kalkışmasan iyi edersin."