-4-
Hafif hafif dalgalanan bir denizin verdiği huzura benziyordu hayatta kalacağımın güvencesi. Fakat yakınlarda karayı görememenin tedirginliğini de yaşıyordum aynı zamanda.
Çiçek ve Naim bizi buraya getiren adamlarla birlikte Bertuğ tarafından götürülmüş, Laçin de yola çıkmak için hazırlanacağını söyleyerek ayrılmıştı. Kocaman odada ikimiz kalınca anlamsız bir şekilde onca adamın arasında veya avcı grubun önünde bastırdığım savunmasızlığım bir anda yüzeye çıktı. Fiziksel bir şey değildi bu, duygularımın etrafını saran bir perdenin düşüşünden ibaretti.
Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemememin üstüne bir de karnım guruldayınca yüzüm utançla ısındı. İnceler gibi dikkatle üzerime diktiği bakışları altında kısıldığım kapandan kurtulabilme ihtiyacıyla "yaşayacaklarını nereden bileceğim?" diye sordum. Bu kez sesim az önceki kadar gür ya da kararlı değildi.
"Seni kandırmak için ne sebebim var?" Tamam, onları gözümün önünde öldürse bir şey yapamayacağım gerçekti. Aklıma gelen ilk şeyi pat diye söylemiştim ve mantıksızlığı utancımı katladı.
Duyduğum adım sesleriyle başımı arkada kalan girişe çevirdim. Turuncu saçları, belirgin çilleri, giydiği garip kıyafetleri fazla dikkat çekici görünen ama sevimli de bir havası olan adam içeri girip birkaç adım önüme geçti. Acı kahve dar pantolonu ve beyaz tişörtü üstüne geçirdiği koyu mavi-lacivert karışımı, uzun, cübbeye benzeyen şeyin eteklerini geri iterek diz çöktü. "Beni çağırmışsın."
Sanki modern dünyadan ortaçağın ilginç bir versiyonuna ışınlanmıştım. "Doktoru bir odaya yerleştir, bir de yiyecek bir şeyler ayarla ki insanlar gök gürlüyor sanmasın." Açlık belirtilerimle dalga geçmesine çok istesem de karşılık vermedim. Pis ukala!
Turuncu saçlı adam onun neyi kastettiğini anlamayarak bir ona bir bana baksa da nihayetinde başıyla aldığı emri onaylayıp ayağa kalktı. "Gidelim."
Onun peşinden çıkarken attığım her adımda büyük duvarların arasında ne kadar küçücük kaldığımı fark ettim. Bu görkemli, antik yapı kim bilir kaç hayata tanıklık etmişti?
Çok basamaklı, geniş, korkulukları alçak merdivenleri çıkarken başımı kaldırıp sayıları çok fazla olmasına rağmen içeriyi ancak loş bir ışıkla aydınlatan mumların süslediği avizelere, metrelerce yüksekte her kolonu birbiriyle birleştiren duvarlara ve iç balkonlara yapılmış kubbe şeklinde tavana dek uzanan işlemelere bakmaya daldığımdan dengemi sağlayamadım. Sendeleyip korkuluğa sıkıca tutunmamla adam da durup bana baktı. "İyi misin?"
Başımı evet dercesine sallayıp hâlâ tutmaya devam ettiğim korkuluğu bıraktım. "Dikkat et, merdiven araları biraz alçak."
"Ederim."
İki basamak daha çıkıp arkasından değil yanında yürümeye başladım. Kalenin içi soğuktu ve tanımlayamadığım yabancı bir koku hâkimdi. "Demek doktorsun."
Daha önce de mesleğimin kimliğimin önüne geçtiği olmuştu ama burada bu farklı bir boyuttaydı. "İntörndüm aslında ." Henüz tam olarak doktor sayılmazdım ve pek tecrübem de yoktu.
Duvarlarına meşaleler asılı, eski ancak temiz görünen bir koridora girdiğimizde uzanıp meselelerden birini yerinden çıkardı. Zemin biraz pütürlüydü ve aldığı meşale ile yürümek daha sağlıklıydı. "Sonuçta tıp eğitimin var." Sola kırılan koridorda ilerisi görünmüyordu. "Seni en korunaklı odaya yerleştireceğim. Kale kalabalık olsa da bu tarafa pek kimse gelmez." Ben henüz kalabalık görememiştim ve neden korunaklı bir odaya yerleştirilmem gerektiğini de anlamıyordum. "Sen son nakil grubuyla mı geldin?"
"Evet." Uykusuzluktan yanan gözlerim için ateş hipnoz etkisi yaratıyor, bakışlarım sürekli aynı yere takılıp duruyordu. "Korunaklı bir oda güzel olur ama benim için diğerlerinden farklı bir risk mi var?" Sonuçta bir kutsal ruh olmadığıma göre beni hiç tanımayan birinin tehlikede bile değilken koruyucu güdü taşıması anormaldi. "Ve bahsettiğin kalabalık umarım hayaletlerden ibaret değildir."
Gülümsedi, bununla birlikte kısılan büyük gözleri onu çok daha sevecen gösterdi. "En azından komik olmayı deniyorsun, mental olarak ya çok güçlüsün ya da delisin. Bayıldım." Bu adam görüntüsünün de yansıttığı kadar kendine has biri olmalıydı. "Bölgedekiler çalışıyor, hava karardığında bahsettiğim yaşayan insanları görebilirsin. Ve senin güvenliğini önemsiyorum çünkü burada her zaman bir sağlıkçı bulamıyoruz. Zamanla anlarsın."
Sonunda bir kapının önünde durduk. "Burada kalabilirsin." Kapıyı ittiğinde yüksek bir gıcırtıyla açıldı. "Sana yemek göndereceğim. Biraz dinlen, akşam uğrarım."
"Teşekkür ederim..." Adını bilmediğimden duraksayıp yüzüne baktım. Yarım kalan cümlemi "Uraz" diye tamamladı. "Ve rica ederim..." O da kasıtlı olarak devamı gelecek gibi bekledi.
İç ısıtan doğallığı beni hafifçe gülümsetti. "Alara. Görüşürüz Uraz."
Elini kaldırıp başını hafif eğdikten sonra dönüp geldiğimiz yönde gözden kayboldu. Beni getirdiği oda çok güzeldi. Eğer cesetlerle dolu sokaklardan geçip berbat insanları görmeseydim Ayrı Şehir hiç de birilerinin cezalandırmak için gönderildiği bir yer demezdim. Bu lüks ve şaşanın olması gerekene tezatlığı kafamı karıştırıyor ayrıca merakımı kaşıyordu. Tüm bunlar maske miydi? Yaşadığım sıradan öğrenci evinden içine düştüğüm şatafatı suç işleyerek elde etmiş olmam ironikti. Acaba yetkililer burada krallar gibi yaşayan insanları görse ne düşünürdü? Demir için Ayrı Şehir hiç de bir cezaya benzemiyordu. Adam kendine bir kale ve taht bulmuş, etrafındakilere emirler yağdırıyordu.
Üç kişinin rahatça sığabileceği, üstü yastıklarla dolu, yüksek koyu renk başlığı ve ayakucu kısmı işlemeli yatağın mor örtüsü düzgündü. Dört köşeyi birleştiren cibinlik tutucu platform çıplaktı. Tül olmasa da platformun kenarlarında da yer alan işlemeler güzeldi. Tavana uzanan pencerelerin baklava desenli demir parmaklıkları arasından yağmaya hazır gökyüzünü görebiliyordum. Pencerelere rağmen içerisi tam olarak ışık almıyordu. Pek çok mumdan hiçbiri yanmıyordu. Duvarlara birkaç tablo asılıydı.
Ayrıca ahşap çekmeceler ve dolaplar da eski görüntülerine rağmen antika güzelliği taşıyorlardı. Pencerenin önüne yürüdüm. "İyisin" diye mırıldandım kendi kendime. "Yaşıyorsun ve iyisin."
●
Akşama kadar dinlenmek bana iyi gelmişti. Bütün kemiklerimin ne kadar ağrıdığını ancak karnımı doyurup yatağa girebildiğimde anlamıştım. Yorgunluğumun ve yatağın rahatlığının etkisiyle deliksiz bir uyku çekebilmiştim. Uraz beni almaya geldiğinde neredeyse gözlerimi yeni açmıştım.
Bana kaleyi gezdiriyor, bir yandan da şehirden ve bölgeden bahsediyordu. O sürekli konuşuyor, ben de arada bir şeyler soruyordum.
Ekinlerle ilgili her konudan, bölgede ve özellikle kalede yaşayanlardan, yeni yerleşenlerin uyumundan, çalışan organizasyonundan o sorumluymuş. İş bölümünü burayı ayakta tutabilmek için çok önemsiyorlardı ki bu da doktor olan benim kabul görmemin sebeplerinden biriydi.
Ellerinde pek ilaç olmasa da kliniğe benzer bir yer yapmışlardı. Uraz sabah kliniği temizleteceğini söylerken yaptığı açıklamayla bir senedir sağlıkçıları olmadığından burayı kullanmadıklarını, yaralı veya hastaların kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldığını öğrenmiştim.
Şehrin en dağlık bölgesine kuruldukları ve bir kaleleri olduğu için konumları defans açısından avantajlıydı. Ayrıca Uraz'ın iddiasına göre en iyi nişancılar, okçular onlardaydı. Silah bulmakta zorlansalar da diğer bölgelere kıyasla ciddi de bir silahlanma sağlayabilmişlerdi.
Rafları tozlu, çoğu oldukça eski kitaplarla dolu bir kütüphane varmış ancak çok nadiren kullanılıyormuş. Kitapların büyük kısmı burası halka açık, normal bir yerleşim zamanıyken hâlihazırda yazılmış olanlardı ancak Uraz burada hobi olarak yazarlıkla uğraşmış kişilerin el yazması kitapları da olduğundan yine de onların da rağbet görmediğinden bahsetti.
Bütün bunların dışında bana bir de kendi odasının kapısını gösterdi. Gün içerisinde sıklıkla tarlalarda ya da zemin dedikleri insanların yaşadığı alanda olsa da eğer kaledeyken bir ihtiyacım olursa çekinmeden ona gidebilirmişim. Kale içinde olsa bile ortalıkta başıma buyruk gezmememi tembihlerken gösterdiği yerlerde sorun olmadığını belirtti. Bana sundukları kısıtlı özgürlüğü vurguladığı ilk andı. İtiraz etmek yerine gözlem yapmayı tercih ettim. Şimdilik hem bilgisiz hem güçsüzdüm, akıllı davranmaya mecburdum.
Ve Kartal bölgesi üç giriş, zemin, dört vadi, etek, zirve, şah kalesi olarak ayrılıyormuş. Girişlerden ilki meydana açılan kapı dedikleri yer, ikincisi bizim girdiğimiz ve bir kuleden izlendiği için adı gözcü kulesi olan yer ve üçüncüsü de Yılan bölgesine açılan sürüngen kapanı adını verdikleri girişti. Zemin içinden geçtiğimiz, evlerin ve bir gölün olduğu dağların tam ortasıydı. Dört vadi ise Zemin'e, Şah Kalesine açılan güvenlik hattıydı. Etek dağların diğer tarafında kalıyor, gözcü ve avcılar orada yaşıyordu. Zirve de Kale etrafındaki toprakların adıydı.
Bana bütün yerleşim planını anlatmasına şaşırmıştım fakat bunların hiçbiri gizli değilmiş. Elçiler, içeride yaşayanlar ve hatta bazı Vahşiler bile bu kadarına haizmiş.
Onu sahici bir ilgiyle dinliyordum ve her anlattığına dair zihnimde pek çok soru birikiyordu ama bir noktada durdu. "Yemek servisi bitmeden gidip karnımızı doyuralım." Anlatıları dışında gözlemlerime göre insanların kıyafetleri genel olarak tuhaftı. Kimisi oldukça modern, sıradan kimisi savaşçı gibi, kimisi 1800- 1900'lerde yaşarcasına çesit çeşit insan görüyordum ve bazılarından gözümü almakta zorlanıyordum.
Bunun aksine ben birilerinin arasından geçip giderken kimse dönüp bakmıyordu. Zaten yemek alanında hummalı bir çalışma mevcuttu.
Uzun servis alanında organize şekilde çalışan görevliler sayesinde yemek bekleyenlerin sırası hızla ilerliyordu. Konuşmaların uğultusu, tabaklara çarpan çatal bıçakların sesleri ile birleşiyor hayli yoğun bir gürültü yaratıyordu. Ahşap masaların doluluk oranı yüksekti. Sırada bana öncelik veren Uraz hemen arkamda gülerek "gördün mü hayaletleri?" diye sordu.
Yukarı kıvrılan dudaklarıma engel olamadım. "Bunca kişi burada mı yaşıyor?" Aralarında birkaç çocuk görünce şaşırdım. On sekiz yaşından küçük kimse Ayrı Şehir'e gönderilmezdi. Öyleyse bu çocuklar burada doğmuşlar, hiç bulaşmadıkları suçlar için dünyaya geldikleri ilk günden itibaren de cezalandırılıyorlardı.
Bir de kolları ve omuzları açıkta kalan herkeste benzer mi yoksa aynı mı kestiremediğim, sırtlarına uzanan bir dövme olduğu dikkatimi çekmişti. Kanatları içe kıvrılmış kuş tıpkı Çiçek'in yılan dövmesi gibi bölgelerini gösteriyor olmalıydı.
Sıra bana geldiğinden boş metal tabldotlardan birini aldım. Uraz ikişer adet aldığı çatal, bıçak ve kaşıklardan birer adedini benim tabldotumun kenarına bıraktı. "Aslına bakarsan fazlası... Kale hayli büyük."
Çorba servisi yapan adam uzattığım tabldota tarhana olduğunu tahmin ettiğim, hâlâ dumanı tüten çorbadan koyarken "yaa" diye mırıldandım.
Son yemeğimi alıp Uraz'ı beklerken şöyle bir etrafa bakınmak bana fakülte yemekhanesinde yediğim günleri anımsatmıştı. Saniyeliğine gözümde canlanan geçmişimden başımı hafifçe iki yana sallayarak sıyrıldım. Bunun yeri değildi ve geldiği ilk gün herkesin önünde ağlak ağlak duran zayıf biri izlenimi oluşturmak istemezdim. "Kurt gibi açıkmışım." Onu bekliyor olmama rağmen sesiyle irkildim. Hızlıca etrafı bir tarayıp "hah" diye bir ses çıkardı. Nereye odaklandığını göremeden yürümeye başladı. "Şurası boş."
Peşine takıldım. "Sen pek konuşkan değilsin sanırım." Böyle bir çıkarımda bulunması doğaldı. Anlatacağım ilgisini çekecek bir hikâyem yoktu ama o da buraya gelene kadar hiç şikâyetçi görünmüyordu. İştahlı bir anlatıcıydı. Cümleleri peşinden durmaksızın yenilerini sürüklüyordu.
Mırıltıyla "sayılır" desem de duyabildi mi emin değildim. İletişimde dengeleyici olma rolünü üstleniyordum ve bunu seviyordum. Karşımdakine göre şekil almakta zorlanmıyordum.
Yaklaştığımız masada oturan adamı görünce adımlarım geri geri gitmeye başladı. Cidden bu ukala adamla oturmak zorunda mıydık? Uraz tabldotunu masaya bırakıp rahatça Demir’in yanına oturdu. "Selam, afiyet olsun." Sabah taht odasından bize çöp diyerek çıkan adam tam karşısındaydı. Onun selamına başıyla karşılık verdi.
Davet beklercesine Demir ve Uraz'ın önünde öylece dikildiğimi fark edince Uraz eliyle adını bilmediğim adamın yanı, Demir’in karşısında kalan yeri gösterdi. "Otursana Alara."
Bana karşı kibarlığından ötürü yüzüme yalandan bir gülümseme yerleştirdim. Başarısız olduğuma neredeyse emindim ama çabalıyordum. "Ben başka bir yer bakayım. Afiyet olsun." Kasıntı, kendini kral zanneden birinin karşısında oturup boğazıma dizilmeden iki lokma dâhi tüketebileceğimi sanmıyordum.
Harekete geçmiştim ki o uyuz, bariton sesiyle konuştu. "Korkma doktor, yemem seni." Yüzünde peyda olan o imalı, tatmin olmuş sırıtış da neydi? Dahası damarlarıma bu kadar hızlı nüfuz eden öfkenin sebebi tek bir mimik olamazdı. Üstünde böyle güçlü bir tesiri olamazdı, değil mi?
Tabldotu masaya koyarken terleyen avuç içlerimi üstüme silmemek zordu. "Sadece bir asiyle yemek yemenin, bir diktatörü rahatsız edeceğini düşünmüştüm." Cümlenin dudaklarımdan bu derece sakin çıkmasını beklemiyordum.
Demir’in koyu yeşil gözleri keyifli ifadesini koruyordu. Ona diktatör dememe hiç bozulmamış görünerek arkasına yaslandı.
Uraz'ın da bakışları ilgiyle beni bulmuştu ve yanlış görmediysem yanımdaki adam gayet bıyık altından gülüyordu.
Çorbamdan bir kaşık aldım. "Demek gözündeki yerim tanrıdan diktatöre düştü." Aklıma Çiçek ve Naim gelince kaşığı ağzıma götüremedim. Gürültüyle yutkunup utançla kaşığı geri bıraktım. Ne durumdaydılar? Açlar mıydı? "Nefretle bakıyor gözlerin. Oysa sana bir hayat bahşettim. Hatta iki..." Minnetimi hak ettiğini düşünmesi komikti.
Narsist herif özellikle beni kışkırtıyordu. Tepe tepe kullanırdım artık bana bahşettiği iki hayatı. "Tabii, adeta bir meleksin. Kanatların eksik ama egon uçamadığını hiç hissettirmiyor." Uraz başka tarafa bakıp dudaklarını sıkıca birbirine bastırırken yanımdaki adamın da kulağı bizdeydi.
"Yükseklerde olmayı severim. Bunu inkâr etmiyorum." Kaşları derince çatıldı. Öfkeliden ziyade düşünceli görünüyordu. "Ama bence bu konuda benziyoruz."
Dalga mı geçiyordu yoksa ciddi miydi yüz ifadesinden okuyamıyordum. Bununla birlikte ben onun aksine ikimizi hiçbir bağlamda benzetemiyordum. Ya da sırf ona itiraz etmeye kodlamıştım zihnimi. Uyanan farkındalığımın kaynağı adamla konuştukça içimde her sözüne itiraz etme ihtiyacı duymamı sağlayan, beni kaşıyıp duran yanımdı.
O yüzden dilimden çıkmaya hazır kelimeleri yuttum. Hiç inanmadığım halde "belki" dedim. Niyetim kendi dürtümü dizginleyebilmekti.
Esmer, genç bir çocuk masamıza gelip yanımda ayakta dikilirken ellerini önünde birleştirmiş bu konuşmayı tamamen sonlandırmıştı. "Şah, Tuana geldi. Taht odasında bekliyor."
Demir yaslandığı yerden oturuşunu dikleştirdi. Yanımdaki adam da "daha sabah buradaydı" diyerek hareketlendi fakat ayağa kalkan Demir’in bakışları onunla gitmeye niyetlenen adamı buldu. "Sen kal, ben hallederim." Uzun boyunun gölgesi arkasında titreyen ışıkla üstüme düşüyordu. Tek eliyle boş tabldotunu alıp kaldırmasını beklemiyordum. Ve bu sebeple irileşen gözlerim, aralanan dudaklarım alenen onu eğlendirdi. Tam yanımdan geçerken kulağıma eğildi. Kokusu... Bir anda burnuma çarpan kokusu afallamama sebep olacak kadar çok yakınımdaydı ve güzeldi. "Tanrı değil" dedi fısıltıyla. Sıcak nefesi tenimi okşuyor, kısık sesi göğüs kafesimin kemikleri üzerinde bir tüy misali dolaşıyordu. "Demir."
Geri çekildiğinde dudaklarım kupkuru kesilmiş, etrafımı saran soğuk hava bedenimi titretmişti. Resmen benimle oynuyor, becerikli bir cambaz gibi hassas bir dengeyle hangi duygumu uyandıracağını seçiyordu. Ve kimsenin dikkatini dâhi çekmeyen kısacık bir anda beni dumura uğratmıştı. Kendimi hızla toparladım.
Uraz Tuana konusuyla pek ilgilenmiyor, iştahla çorbasını içiyordu. Çok kısa bir duraksamayla "Kim bilir ne esmiştir Allah'ın delisine" yorumunda bulundu. Tabldotun yanına doldurduğu üç küçük ekmekten birini kopardığı sırada henüz yemeklere dokunmadığım dikkatini çekmiş olacak ki "Sen de yesene" dedi. Burnuma çarpıp duran enfes yemek kokuları ve onun iştahlı yiyişi karnımı acıktırıyordu.
Sabah taht odasında olduğundan bilgisi olabileceğini düşünerek adını bile bilmediğim adama dan diye aklımdakini sordum. "Arkadaşlarım gittiler mi?" Herkesi fazla önemsemekten kendimi bir türlü alamıyordum.
Griye çalan irislerindeki donukluk hiç değişmedi. Bertuğ kadar iri ve korkutucu bir vücudu yoktu ama yüzündeki sert ifade, yaydığı enerji bir şekilde onu daha tehlikeli gösteriyordu. Kalın kaşları hafif yukarı kalkarken "sence bununla ilgileniyor muyum?" diye sordu. Demir’e çok benziyordu, onun insanlarla daha mesafeli hâli gibiydi. Geniş dudakları, sivri köpek dişleri, keskin çene hattı, dağınık saçları, kalın ve biçimli kaşlarıyla karakteristik bir görünüme sahipti.
Ne diyeceğimi bilemedim. Hiç hakaret etmeden üzerimde etmiş gibi bir etki bırakmıştı. "Her zaman bu kadar kaba olmak zorunda değilsin." Bana dönüp daha sevecen bir tonla "aldırma. Anıl böyledir" diye teselli etti.
"Aptal nezaket oyununun bir anlamı varmış gibi..." Ağzının içinde konuşmasına rağmen onu gayet net duyabilmiştim. Soğuk bakışlarını Uraz'a çevirdi. "Sen de umurumda değilsin." Kesinlikle genel bir sosyal iletişim problemi vardı.
O masadan kalktığında ardında bıraktığı gergin havayı Uraz sıcak bir tavırla hızla dağıttı. "Yeni geldiğini sanıyordum. Ne ara arkadaş edindin? Bunu kıskanmış olabilir, fark etmişsindir o mağarasından nadiren çıkar."
"Beraber Yılan bölgesine geçmeye çalışıyorduk. Onları bu sabahtan beri göremedim. Çiçek yaralıydı ve Naim de çok korkuyordu." İkisi de gözümün önünden gitmiyordu, vicdan azabı çekiyordum. Onlara bir kötülük yapmamıştım ama yine de rahatsız ediciydi.
Oturduğu yerde kayarak karşıma geçti. Boğazını temizleyip ciddi bir ifade takınmıştı. "Bak bunu söylemem kulağa hoş gelmeyecek, farkındayım. Ama hayatta kalmak istiyorsan önce kendini düşünmelisin." Çoğu zaman bağ kurmak bir zayıflık gibi görünebilirdi. Bencil olmak beni hayatta tutabilir ve hatta belki bu yere hiç gelmemiş olmamı sağlayabilirdi. Bunu yapabilmek için benliğimden eksiltmem gerekirdi. Tamamen beyaz veya tamamen siyah değildim ve bu dengeyi seviyordum. "Zamanla bana hak vereceğine eminim, umarım çok geç olmaz. Buna rağmen bilmek istiyorsan arkadaşlarını görmedim ama Laçin dönmedi. Elçi dönene kadar kimseye zarar verilmez."
En azından iyilerdi. Dahasını sorsam cevap alamayacaktım. Bilmiyordu ve bilse de fikirlerini açıkça beyan etmişti. "Teşekkür ederim." Bu içten bir teşekkürdü. Uraz farkında olmadan beni kucaklayan karanlığa ışık tutuyordu. Turuncu saçları, çilli yüzü kız kardeşimi andırıyordu. Daha şimdiden güçlü bir aile özlemi içimde tütüyordu.
Gamzelerini ortaya çıkaran sevimli bir gülümsemeyle kıvrıldı dudakları. "Önemli değil. Hadi bir şeyler ye artık."
Yemekten sonra bana verilen odada saatlerce gecenin karanlığına meydan okuyan ayı, şiddetle dalları sallanan ağaçları izleyip gürültücü kuşları dinleyerek bir daha hiç göremeyeceğim ailemi ve içinde bulunduğum durumu düşündüm. Canım çok yanıyordu. Hiç tatmadığım bu acı zihnime bir şiirin dizesini fısıldıyordu. 'Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç...'
Ruhumda kopan fırtınaları hapsettim yarınlarıma yeni bir ömür sığdırabilmek için. Ben sadece birini öldürmemiştim, kendimden bir parçayı da toprağın altına koymuştum. Üstüme sıçrattığım pislik, ellerime sinen kan kokusunun bedeli olarak da böyle yaşamalıydım. O yüzden ilk adımı attım, kabullendim.