5

4275 Words
-5- Klinikte geçen günlerim hastanede olduğum zamanlardan çok daha sakindi. Her gün birkaç kişi mutlaka uğruyordu ama her biriyle özenle ilgilenecek zamanım vardı ve böylece tanıdığım, sohbet edip bir şeyler öğrenebileceğim birkaç kişi de olmuştu. Özellikle on beş yaşındaki Suavi, Uraz onu kedi gibi ensesinden tutup götürene dek tarlalara gitmekten kaçmak için sıkça klinikte vakit geçiriyordu. Tabii artık bu süre çok uzun olamıyordu çünkü onu arayan Uraz'ın ilk durağı klinikti. Masanın arkasına saklanması da pek fayda etmiyordu. Açıkçası arada birilerinin gelmesini arzuluyordum. Kale çoğunlukla boştu ve sıkılıyordum. Herkes çalışmak için zemin, zirve ya da girişlere dağılınca geriye kale muhafızları, mutfak çalışanları, Anıl, Demir ve bazen de Bertuğ ile Laçin kalıyordu. Muhafızlar görev başında gerek olmadıkça konuşmuyorlardı. Mutfak sürekli çok yoğundu. Anıl karşılaştığımızda yüzüme bile bakmıyordu ki zaten ne Demir ne de o normal birinin aynı ortamda bile bulunmak isteyeceği tipler değillerdi. Bertuğ ve Laçin ile birkaç kez selamlaşmıştık. Ancak diyalogumuz sadece bundan ibaretti. Nedense Laçin'in benden haz etmediğini hissediyordum. Bu selamlaşmalar sırasında aramızda esen soğuk rüzgârlar ve gergin hava elle tutulur seviyedeydi. Bütün bunların yanında günlerin hızla akıp gideceği kadar da alışmıştım buraya. Sabahları kahvaltıda ya da akşamları yemekte denk geldiğim birkaç tanıdık yüz, kalacak bir yer, işimi yapabilmek bana yetiyordu. Gerçi tecrübesizliğime ilaç ve tıbbi cihaz eksikliği eklenince verimli bir doktorluk yapmak zordu. Henüz güneş kendini göstermemişken Uraz'ın getirdiği birkaç parça kıyafetten birini üstüme geçirip kahvaltıya indiğimde gözlerimin içi yanıyordu. Bu erken saatlerde hava kadar insanlar da soğuk oluyordu. Akşam yorgun argın gelseler de şimdikinden çok daha enerjik görünüyorlardı. Suavi asla bitiremeyeceği kadar dolu tabldotuyla karşıma otururken "günaydın" dedi. Saçı başı dağınıktı, kıyafetlerine de bir çeki düzen verme zahmetine girmemişti. "Günaydın." Bastıramadığım esnememle göz pınarlarım hafiften nemlendi. Uykusuzluğa dayanabilirdim, sadece kalenin geneline her an hâkim olan karanlık gece-gündüz algımı karıştırıyor, kendime gelmem zaman alıyordu. Eski püskü eldivenlerini çıkarıp masaya bıraktı. Parlak, kırmızı bir elmayı üstüne silip büyük bir ısırık aldı. Dün ve diğer günlerde de Uraz'ın onu nasıl ırgat gibi çalıştırdığından yakınıp duruyor, bazı insanların dedikodusunu yapıyor, konudan konuya atlayarak kahvaltısını sürdürüyordu. Askerlere katılmak istiyordu ama Bertuğ onu ekibine almayı kabul etmiyordu. Suavi hem küçüktü hem de herhangi bir silahı kullanamıyordu. Alıştırma yaptığı küçük çakıyla bile kendini sıkça yaralıyordu ki biz de klinikte çalıştığım ilk gün böyle tanışmıştık. Avucundaki bandaj takıp çıkardığı eldiven yüzünden yıpranmıştı. Enfeksiyonu önleyecek iyileştirici bir krem veya jel olmaması kötüydü. Ona yarasının durumunu soracakken yemekhanedeki tüm hava bir anda değişti. Demir ve hemen hemen ondan hiç ayrılmayan Anıl kapıdan geçip yemek sırasına girdiler. Bulunduğu yeri dolduran, dikkatleri üzerine çeken baskın bir enerjisi vardı. Fakat onu herkesin içinde gördükçe yanıldığımdan şüphe etmeye başlıyordum. Sırasını bekliyor, aynı şeyleri hepimizle beraber yiyip kalanları her seferinde toparlıyordu. Tek fark yürüdüğü yolu onun için açıyorlar, saygılarını sunuyorlardı ve her zaman şimdi Laçin'in tek oturduğu masada aynı isimlerle beraber yiyordu yemeğini. İlk gün Uraz'ın beni götürdüğü masa onlara aitti. Uzun uzun onu izlediğimi gözleri benimkileri bulduğunda fark ettim. Bana buradaki herkesten daha az güvendiğinden daha önce de bu ürpertici bakışların odağı olmuştum. Onun hedefinde olmak yırtıcı bir hayvan tarafından takip edilmek kadar tedirgin ediciydi. "Alara." Suavi'nin sesinden adımı duyunca hipnozdan uyanırcasına o garip bağı kopardım. "İyi misin? Daldın gittin." Başarısız bir gülümseme çabasıyla başımı önüme eğdim. "Hı hı... Uykusuzluktan gözüm dalmış." Dönüp takıldığım yere baksa da bu konuda sesini çıkaramadan lafı ağzına teptim. "Sen bir şey mi diyordun?" Neyse ki o da üstünde durmadı. "Diyordum ki yaşadığın yer de böyle kasvetli miydi?" Bu konuya nerden gelmişti bilmiyordum ama sıkça dışarısı hakkında sorular soruyordu. O buranın en eskilerindendi, Ayrı Şehir'de doğup büyümüştü ve ne zaman dışarısıyla ilgili bir şey konuşulsa gözleri ışıldıyordu. Duvarların ardına dair büyük bir merak besliyordu. "Pek değil, kışın bazen yağışlı olur ama kasvetli demezdim." Suavi kafasında hayal etmeye çalışır gibiydi. "Deniz var mıydı peki?" Ağzındaki lokmayı aceleyle yuttu. "Sen yüzmeyi seviyor musun?" Heyecanlı heyecanlı konuşması beni gülümsetiyordu. "Deniz vardı ama yüzmek için fazla kirliydi. Yazları ailemle tatile gittiğimizde yüzmeyi severdim." "Yaa..." Sanki ona anlattıklarım büyülü bir hikâyeydi. Kafasının içini görebilmeyi dilerdim, bu kopuk bilgilerle ne kurabildiğini merak ediyordum. "Ailen..." Bu benim ağzımdan pervasızca firar eden, onu duraksatan, yutkunmasına sebep olan bir kelimeydi. Onun yaşındaki bir çocuk için fazla derin olan yarayı bizzat kanatıp duruyordu. "Onlardan bahsetsene." Bu iyi bir fikir değildi fakat nasıl onu kırmadan konuyu kapatabileceğimi bilmiyordum. Beni bu girdaptan çıkaran Uraz'ın masamıza gelişiydi. Arkadaşlarının yanına gitmek yerine bizimle oturmayı seçmişti. "Selam." "Selam." Doğrudan bana baktı, sanki kafasında bir şeyleri tartıyordu. "Nasılsın?" "İyi, sen?" Şüphemi zaten gizlemiyordum, o yüzden açıkça sordum. "Bir şey mi var?" "Hayır." Tereddütsüz, hızlıca reddetti. "Hayır, neden?" Demir, Anıl ve Laçin'in oturduğu yere göz attım. Laçin bunu fark edip yanında oturan fakat şu an Uraz’ın ardında kaldığı için göremediğim Demir’e bir şey söyledi ve göz devirdi. "Sadece bizimle yemene şaşırdım." Tabldotunu iki yandan kavradı. "Kalkabilirim." Blöf yapıyordu ama uzanıp elimi elinin üstüne koydum. "Saçmalama. Otur lütfen." Onun pozitifliğini, esprilerini seviyordum. Gözümde arkadaşlarından ayrı bir noktadaydı. "Tamam tamam, madem bu kadar ısrar ediyorsun kalayım o zaman." Evet, biraz abartıyordu ama bunu onunla bütünleştirmiştim artık. Hep böyleydi. "Eee, bugün ne yapacaksın?" Omuz silktim. "Şaşıracaksın ama klinikte olurum sanırım." Aslında aklımda kütüphaneyi biraz kurcalamak vardı. Eski de olsa tıpla ilgili bir şeyler bulabilmeyi umuyordum. Modern tıp biraz gelişmiş teknoloji ve ilaç endüstrisinin çıktılarına bağlıydı ve onlara erişemiyorsam en azından önceden insanların bu alanda neler yaptığına bakabilirdim. Benim ironilerim ya da komik olmaya yaklaşamayan şakalarım onunkilerden daha karanlık sanıyordum ama dün hava durumuyla ilgili yorumda bulunurken kalenin önündeki kellelerin saçlarının rüzgârda nasıl salındığıyla ilgili yorumu yanıldığımı ortaya koymuştu. "İçimden bir ses yakında daha özgür olacağını söylüyor." Kaşlarımı çattım. "Bu da ne demek?" Doğrusu ilk geldiğim anı saymazsak burada pek tutsak gibi değildim ama hiç kalenin dışına veya Uraz'ın bana gösterdiği yerler dışındaki kısımlarına gitmeyi de denememiştim. Çok yerde muhafızlar vardı ama özellikle beni izlemiyorlardı. Demir’in üstündeki bakışlarını yakaladığım olmuştu. O anlarda da boynumdan yukarı yükselen kızarıklık, tehdit önsezisiyle açılan algılarım ve adrenalinle hızlanan nabzım düşüncelerime ket vurmuştu. Adamın üzerimdeki etkisinden tartışmasız nefret ediyordum. O yeşil gözler beni ürpertiyor ve rahatsız ediyordu. Bakışlarında ölüm kadar uğursuz bir şey taşıyordu. "Hiç. Hiçbir şey." Masadan ikisinden de önce kalktım. Sabahları çok iştahlı olmuyordum ve ikisi benim aksime boğazlarına düşkündüler. Uraz bugün yeni nakil olacağından, gün ortası kaleye döneceğinden falan bahsediyordu ve başında çalışmasını denetleyen, dikte eden biri olmayışı Suavi'yi mutlu etse de ben sıkça çok da ilgilenmediğim bu konuşmadan kopuyordum. Boş tabldotumu bulaşıkların konulduğu büyük arabalardan birine yerleştirdim. Geri adım atmaya çalıştığım sırada birinin ayağına basıp dengemi kaybetmiştim ki bir el sertçe dirseğimden kavradı. Daha yüzünü görmeden "dikkat et" diyen sesini duymasaydım da parmaklarındaki büyük yüzüklerden o olduğunu anlayabilirdim. Göğsüne yapışan sırtımı ayırıp aramızda biraz mesafe bıraktım. "Pardon." Basit dikkatsizliğim beni gereğinden fazla utandırmıştı. Tenim alev alev yanıyordu. Tabldotunu benimkinin üstüne bırakırken kaçarcasına uzaklaşmak üzere hareketlenmiştim. Henüz yanından geçemeden "kliniğe mi?" diye sordu. Nefret ettiğim birine göre fazla hoş bulduğum kokusu buram buram ciğerlerime nüfuz ediyordu. Neden benimle konuşuyordu, öylece geçip gitsek olmaz mıydı? Az önce tuttuğu kolum hâlâ karıncalanıyordu. Boy farkımızdan ötürü bu yakınlık kapana kısılmış hissettiriyor, aklıma ilk karşılaşmamızı getirerek beni öfkelendiriyordu. "Kütüphaneye." "Eşlik etmemde bir sakınca var mı?" Beni durmaksızın afallatıyordu. Kibrini mi saklıyordu yoksa daha önce nezaketini mi saklamıştı sorgulatacak kadar değişkendi. Beni gerdiğini belli etmemeye çalışarak sorgulayan bakışlarımı yüzünden çektim. "Yok." Aramızdan bir insanın rahatlıkla geçebileceği mesafede yan yana yürüyerek sakin bir koridora çıkana kadar karşılaştığımız herkes onun yanından geçerken duruşunu değiştirmiş, durup hafif öne eğilerek selam vermişti. Nihayet sadece sert tabanlı ayakkabısının yere çarpan sesini duyacak kadar yalnız kaldığımızda "ne konuşmak istiyorsun?" diye sordum. Bir an evvel şu garip durumu sonlandırmak istiyordum. Daha önce de yaptığı gibi beni uzun uzun süzdü. Büyüyen göz bebeklerinden yeşil irislerine uzanan çizgilerde fikirlerinin kıvılcımlarını taşıyordu. "Seni konuşacağız." Pekâlâ, yanlış bir şey yapmamıştım. Hatta asi olduğumu söylese de herkes gibi ona biat etmek, önünde eğilmek dışında çok bile uysaldım. Sundukları hayatı yaşanabilir bulmuştum ve uyum sağlamayı deniyordum. Yemekhane, klinik, oda döngüsünde yaptığım çıkarımın doğruluğu tartışılır olsa da meydandaki veya ilk girdiğimiz bölgedeki vahşet ve tekinsizlik buradan uzaktı. Uraz'ın bana etrafı gezdirdiği ilk gün dışında kütüphaneye hiç gitmemiştim ve Kale hem çok büyük hem de benzer koridorlarından dolayı karışıktı. Demir’e sormak yerine sezilerimle bulma çabam başarısızdı ve sanırım fazla aleniydi. "Hep böyle misin?" Kaşlarımı çattım. Benim nasıl biri olduğum ne fark ederdi? Konumuzun kişiliğim olacağını düşünmemiştim. "Nasıl?" Kafamı tam olarak konuşmaya veremiyordum çünkü bir yandan zihnimin derinlerinde hangi tarafa gitmem gerektiği bilgisini aramakla meşguldüm. "Kibirli." Ciddi mi diye yüzüne baktım. Neredeyse gülecektim. O da bunu niye komik bulduğumun gayet farkındaydı. "Bana diyorsun ama sormayacak kadar inatçısın. Bence burnun düşse eğilip almazsın." Gözlerimi kıstım, yanılıyordu. Omuzlarımı dikleştirip boğazımı temizledim. Yanıldığına böylesine eminken yardım istemek niye gururuma bir darbe almışım gibi hissettiriyordu? Resmen onu haksız çıkarma arzusuyla yanıp tutuşmam da cabası... "Yolu gösterir misin?" Modern çağın padişahı rolünü o oynuyordu. Bu mesnetsiz fikirlerinin aklımı karıştırmasına izin vermemeliydim. "Lütfen." İçimden hiç gelmediği gibi ağzımda da eğreti durmuştu ama ona karşı nezaketimin gönülsüzlüğünü ikimiz de biliyorduk zaten. Gülerek başını eğip iki yana sallarken uzun saçları dalgalandı. "Beni eğlendiriyorsun." Ve o ise anlamsızca beni varlığıyla bile sinirlendiriyordu. Kubbeli tavanının tepesindeki cam açıklıktan ve kubbenin bittiği noktada eşit aralıklarla sıralanmış iki üç metrelik pencerelerden içeri dolan gün ışığı yansıdığı noktalara uhrevi bir hava katan kütüphane hayal edilemeyecek derecede büyük ve zengin bir o kadar da bakımsız, eski ve tozluydu. İçeride nefes almayı zorlaştıran tabaka yıpranmış kitapların, rafların üstüne çökmüştü. Bunca kitabı ayrıştırıp işime yarayabilecek bir şeyler bulabilmem sıradan bir insan ömründen çok daha uzun sürerdi. Üstelik yüksek raflara erişmek için konmuş merdivenler güven vermiyordu. Belki de Uraz'dan yardım istemeliydim. Yanımdan ayrılmayıp sükûnetle beni izleyen Demir’e bakmadan "seni dinliyorum" dedim. Sonuçta ikimizden başkası yoktu ve ben üstün körü de olsa kitapları incelerken derdini anlatabilirdi. Parmaklarımı bir kitabın pürüzlü, parçalanmak üzere olan cildinin sırt kısmında gezdirdim. Parmak uçlarımdaki tozu üfledim. Demir kalçasını masalardan birine yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Beni izliyordu. "Çocuk ve kız gittiler." Çiçek ve Naim'i hiç görmemiş ve merak etmeme rağmen kimseye bir daha soramamıştım. Ona koşulsuzca inanabilecek güveni taşımıyordum elbette fakat sırf doktorum diye beni ikna etmek için yalan söyleyeceğini, benimle ilgili şeyleri önemsediğini de sanmıyordum. "İyi." Alt rafları görebilmek için bir dizimin üstüne çöktüm. "İyi mi?" Şiir kitapları işime yaramazdı. "Bu kadar mı?" Kalkıp dizimde kalan tozu silkelerken şaşkınlığı sesine yansıyan Demir’e baktım. "Ne bekliyordun, teşekkür mü?" Lütfettiği yaşam hakkını pazarlıkla almıştım ve alırken de belirsiz bir borca boyun eğmiştim. Onu istemsizce küçümsüyordum ve bundan fazlası olduğunu hissediyordum. O gerçek bir güç gösterisi yapmıyordu bile. Bunca azılı suçluyu önünde boyun eğdirip diz çöktüren bir adama göre tavizleri ve sıradanlığına şahit olmuştum. Perdelediği gücü tehlikeliydi. Ve görüyordu, dik başlılığım ardındaki o kaynağın farkındaydı. Yeniden kitaplara dönecektim ki göz temasımızı kestiğim an bana yaklaşıp elini yanımdaki rafa koydu. "Konuşurken yüzüme bak." Başımı kaldırdım. Tamam, bu yeşil bakmaya değecek kadar güzeldi. "Ve biraz minnet fena olmazdı başıbozuk doktor." Alayla gülümsedim. Beni test ediyordu. Bana yaklaştığında kaçmayışım, bakmamı istediğinde sakınmadan dik dik bakışlarımı ona odaklayışım onun için bir oyundu. Sınırımı arıyordu. Otoritesi ile ilgiliydi her şey. O yüzden her seferinde asiliğimi vurguluyordu. "Sen bedelini ödediğin şeyler için minnet mi besliyorsun?" Seslerimiz kütüphanenin akustiğinde yankılanıyordu. "Sen bir bedel ödemedin." İşaret parmağı ağır ağır şakağımdan boynuma uzanan saç telini takip etti. Birkaç saç telinin ötesine dokunmuyordu ama yakınlığıyla göğüs kafesime içten dalgalar çarpıyordu. Ciğerlerim kokusuna açtı, kendime engel olamadan hızlı soluyordum. Ama onun derin solukları da beni tadıyor, kokumdan besleniyordu. Yutkundum. Şimdi kuruyan dudaklarımı nemlendirsem çehreme dökülen bakışlarının odağını nereye çekeceğimi bilerek kendimi tutup "henüz" diye karşılık verdim. "Unuttun mu, bir iyilik değildi. Anlaşmaydı." Tek elimi göğsüne koyup onu kendimden uzaklaştırdım. Güç uygulamama gerek kalmadan kendisi geri adım atmıştı. İhlal ettiği özel alanıma en azından belli oranda saygı gösteriyordu demek. "Ve sınırları aşmamayı tercih ederim." Her şeye rağmen inkâr edemeyeceğim bir çekiciliğe sahipti ve bu karizmasını üstümde kullanmasına izin vermeyecektim. "Kuralına göre oynadığımı sanıyordum." Ben onun sınırlarını aşıyordum ve o da engel olmak yerine benimkileri deniyordu. Ama başıbozuk gördüğü biriyle böyle yarışamazdı. "Her neyse, Uraz'ın senin için raporu olumlu. Sen ne düşünüyorsun?" Günlerdir beni analiz etmesine şaşırmamıştım. Her gün onca işi gücü arasında yanıma uğruyordu ve tek sebebi alışmama yardımcı olmak olamazdı çünkü her gelenle bu kadar ilgilenmek için statüsü biraz yüksekti ve statüyü önemsiyorlardı. "Önemi var mı?" Elimi kolumu sallayarak buradan çıkmama izin verecek olsa Yılan Bölgesine geçiş izni verirdi. Ve Uraz'ın söylediğine bakarsak zaten esirdim, yalnızca biraz daha özgür bir esir olma hakkı elde edebilirdim. "Doktorun olmam karşılığı yaşamıyor muyum?" Dudakları yukarı kıvrıldı, gözleri ışıldadı. Hayatımın onun lütfüne bağlı olduğunu dile getirmemden keyif alacak kadar otoritesine âşık bir ruh hastasıydı. "Doktorum..." dedi mırıltıyla. "Bunu resmileştirmekten bahsediyorum. Kartal Bölgesinin bir üyesi olabilirsin. Sadece onayın gerek." Tek kaşımı kaldırdım. Bir bölgenin üyesi olmanın getiri ve götürülerini bilmiyordum ama kimseye hükümdarım gibi davranmak istemiyordum. "Onaylamazsam? Beni zorlamayacak mısın? " "Gerekmedikçe kimseyi buna zorlamam. Genelde üyeler gönüllü olur." Asla demiyordu ve belli ki az da olsa mecbur kalan vardı. "Yani mış gibi yapıyorsun. Kalsın, istemiyorum. El koyduğun doktor olarak kalacağım." O gün beni insan yerine koymayışı aramızda asılı duruyordu. Başka seçeneğim yoktu ve kalede kalmanın mantıklı olduğuna karar vermiştim fakat beni zorlarsa şimdi yüzündeki maskeyi bir kez daha indirecekti. İkisi de çok gerçek görünen kişiliklerinden hangisi oydu? Dudakları aralanıp kapandı, hoşuna gitmemişti. Kütüphanenin girişine bir an bakıp yeniden bana döndü irisleri. "Nasıl istersen." Dönüp uzaklaşırken kapıya doğru yüksek sesle konuştu. "Burada ne işin var Bertuğ?" O ana kadar birinin geldiğini fark edememiştim. Hatta hâlâ göremediğim adamın sesini duymasam boşlukla konuştuğunu düşünebilirdim. "Her yerde seni arıyorum amına koyayım. O göt Anıl'dan bir şey öğrenmek ne kadar zor biliyor musun? Hem bu ucube yerde ne işin var? " Ucube yer dediği de kütüphaneydi. Bertuğ rafların arasından çıkmadan Demir da gözden kayboldu. "Gevezelik etme de dökül. Ne var?" "Ölüm Bölgesinden ulak geldi. Meydan Kapısında, alalım mı bölgeye?" Gittikçe uzaklaşıyorlardı. "Bekletin, sonra karar vereceğim." ● Ahşap kapı gıcırtıyla açılırken parmağımı kaybetmemek için okumakta olduğum satırın altına koyarak başımı kaldırıp kimin geldiğine baktım. "Selamlar buranın en doktor hanımı, müsait misin?" Kendini çoktan karşımdaki sedyeye atmıştı. Çamurlu çizmelerini görünce satırı falan boş verip parmağımı ona doğrulttum. "Oraları batırırsan yemin ederim olay çıkar." Teslim olur gibi ellerini kaldırdı. "Sakin ol, emekçiyiz biz burada, ayıp ayıp tarlalardan geldim belki başıma güneş geçti. Nerde emekçiye saygı?" Eminim bu yağmurlu, kasvetli günde başına güneş geçmiştir Uraz(!) "Sosyalizm out, feodalizm in. Sırtlarına kamçıyı vurup çalıştırdıklarına sor bakalım bunu pabucumun emekçisi." Tabii ki çalışanlara böyle davrandığını düşünmüyordum, sadece takılıyordum. Gözleri hayretle açıldı. "Neyim ben köle taciri ya da firavun falan mı?" Masadaki kâğıtlardan birini katlayıp olduğum sayfaya bıraktım ve kitabı kapatıp kenara koydum. "Her neyse." Oturduğum yerde dikleştim. "Senden bir şey isteyebilir miyim?" Birkaç kitap bulabilmiştim ama bunlar genelde böbrekle ilgiliydi ve benim iki gün önce getirdikleri öksürüğü kesilmeyen çocuğa, yalnızca basit pansumanlarla geçiştirdiğim yaralılara, daha önemlisi yara iltihabına karşı bir şeylere ihtiyacım vardı. "Nedir?" "Sabah kütüphanedeydim, faydası olabilecek bazı kitaplar bulabileceğimi düşünmüştüm ama hem koca kütüphanede bir düzen yok hem de her yer toz içinde. Ciğerlerimi orada bıraktım resmen." Tahriş olan boğazım hâlâ biraz acıyordu. "Benim çok tecrübem yok, elimizdekiler de yetersiz. Belki eski tedavi yöntemlerinden bazıları işe yarayabilir ama tek başıma kitapları ayıklamam çok uzun sürer." "Anladım, ayarlarız bir şeyler. Bu tıbbi ekipman konusunu da Demir’le bir konuşalım. Çalarız belki sağdan soldan." Bunu gayet sıradan bir durum gibi eklemişti konuşmasının sonuna. Bana garip gelse de Ayrı Şehir'in her bireyinin suç işlediği gerekçesiyle buraya gönderildiği göz önünde bulundurulursa kurdukları sistemde sorunları çözme şekillerini eleştiremedim. "Güzel. Teşekkür ederim. " "Her zaman. Yardım deyince de ben..." Ama mütevazılık deyince yokları oynamakta da sen ve arkadaşların be Uraz... Neyse ki sempatik bir yanı vardı. Kliniğin küçük camından hâlâ günün aydınlığını görebiliyordum. Nakil günü olduğundan kaleye erken döneceğini söylemiş olmasına rağmen bu saatlerde onu görmeyi beklemiyordum. "Eee senin raporlaman gereken yeni birileri yok mu? Ne işin var burada?" Laf sokmuyordum. Yani ben gayet samimiyken onun gizli gizli iş çevirmesi bir nebze kırıcıydı tabii de o da ekmeğindeydi, işi buydu. "Teessüf ederim ama. Öğrenmişsin de, olumlu konuştuğumu seni övdüğümü de söylemiştir Anıl. Ve bu yüzden iğnelenmeyi değil teşekkürü hak ediyorum." Bunların toptan minnet, teşekkür gibi şeylerle bir dertleri vardı her halde. Masamdaki kalemi ona attım ama eğilip duvara çarpmasına neden oldu. "Edemezsin hiçbir şey. Ben sana güvenmiştim." Bunlar hep duygu sömürüsüydü. Yere düşen kaleme baktı. "Berbat bir nişancısın." Sağ ol Brütüs, füze de at. "Ayrıca seni rahatlatacaksa kişisel değildi, prosedür böyle." Ciddi olmadığımı anlamasına rağmen açıklama yapıyordu. Eğer anlamasa eminim herkese güvenilmez diye, 'sana şeker uzatanlarla gitme' falan minvalinde ebeveyn tavsiyelerine başlardı şayet bunu çok sık yapıyordu. "Anıl değil Demir söyledi." Üstüne çok düşünmemeye çalışsam da aklım sabahki konuşmaya gidip duruyordu. Zihnimi kurcalayan soruların cevaplarını ondan alabilirdim. "Uraz, bir bölgeden olduğunu resmileştirmek ne demek?" "Bir devletin vatandaşı olmak gibi düşünebilirsin. Kısaca hizmet edersin, karşılığında himaye altına alınırsın." Meydandaki cesetler ya da kellesi kale önünde sergilenenler bir bölgenin üyesi miydi bilmiyorum ama pek birinin himayesinde görünmüyorlardı. "Merak etme Kartal Bölgesi üyesi olmak ayrıcalıktır." Dalgınlığımı neye yorduysa ciddiyetle devam etti. "Demir’den ötürü çekinmeni anlıyorum ama gerçekten iyi bir liderdir." Kabul ettiğimi ve endişemin Demir olduğunu sanıyordu. Yüzde yüz olmasa da yanılıyordu. "Düşünürken bunu da göz önünde bulundurayım öyleyse." Karar ne zamana kadar bana ait olacak, reddetmeye devam edersem bir gün beni zorlayacak mı ya da kabul etsem de teklif hâlâ geçerli mi cevabı yoktu ama açıkça bugün Uraz'ı şaşırtıp duruyordum. "Kabul etmedin mi?" "Hayır." Arkama iyice yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim. "Ve Şah'ınız beklenmedik bir nezaket gösterdi. En azından şimdilik..." Başını iki yana sallarken nefesini verdiği alaycı gülüşünün ardından "evet, göstermiş. Sana bizzat teklif ettiğinde..." dedi. Çok şey anlatıyor ama çok şeyi de geçiştiriyordu. Demir’le ilgili pek konuşmazdı mesela. "Bunlarla Vezir ilgilenir." Onun Anıl olduğunu tahmin etmek zor değildi. O da benden haz etmiyordu. Muhtemelen uğraşmak istememişti. Tabii Uraz'a göre koskoca padişahı ayağıma kadar geldiğinden farklı değerlendirmesi normaldi ama ne demişler Uraz'cım bu devirde kimse sultan değil. "Sen de fil misin, yoksa at mı?" Yüzünü buruşturdu. "Dalga geç sen anca. Kıymetim bilinmiyor benim, ya Bertuğ, Anıl falan rehberin olsaydı? Sen yat kalk bana dua et." Bu konuda haklıydı, diğerlerinin hepsi anlaşması zor insanlardı. Sedyeden kalktı. "Neyse gidiyorum ben, bakayım yardım edeceğim başka nankörler var mı?" Yerdeki kalemi masama geri bıraktı. "Git masum yüzünle kandır onları da tabii. Geç kaldın." Gözlerini kısıp kötü kötü bakmaya çalışsa da ben dil çıkarınca dayanamayıp güldü. "Şu hallere bak, yakışıyor mu hiç? Gerçi yakışıyor gibi de bilemedim bir değişik doktorsun sen." Sanki benden çok farkı vardı da... "Hadi kaçtım." Botlarındaki kuru çamurları dökerek kapıya gitmişti ki duraksadı. " Bir de akşam yemeğinde şu ekipman meselesini konuşacağım. Sen de orada ol istersen." Yani, o masada rahat yiyemiyor, gerim gerim geriliyordum ama biraz idare edebilirdim. Başımla onayladım. "Görüşürüz." Diğer günlere nazaran kale bu saatlerde olduğundan kalabalık ve hareketli olsa da klinik için sakin bir öğleden sonraydı. Her yeni gelen için farklı bir yol izleniyordu. Bazıları kaderleri belli olana kadar kilit altında tutulurken bir kısmı bölgedeki evlere yerleştiriliyordu. Fiziksel olarak güçlüler ya askeri birliklere katılmak üzere Bertuğ'a veriliyor ya da gözcü/ avcı birliklere katılıyorlardı. İşe yaramayacağı düşünülenler infaz ediliyor ve gelenlerden çok nadir kısmına kalede oda veriyorlardı. Hiçbirine şahit olmamıştım, birazını Uraz'dan öğrenmiştim ve kalanını da Suavi anlatmıştı. Ama gördüğüm birkaç avcıya bakılırsa kesinlikle korkutucu ve havalılardı. Her yerleri tıpkı Bertuğ gibi dövme kaplıydı ve erkek olanları en az onun kadar yapılıydı. Ama onun kısa saçları ve üniformaya benzeyen siyah kıyafetleri aksine çoğunun uzun örgülü saçları vardı ve çok daha vahşi kıyafetleri vardı. Çoğunun yüzleri boyalıydı. Çiçek'e saldıranlar en azından görünüş olarak Kartal bölgesi avcılarıyla kesinlikle kıyaslanamazdı. Kale muhafızları, sınır korumaları ve Bertuğ modern silahlar kullanıyorlardı ve şehrin en iyi keskin nişancıları buradaydı. Avcıları ise kocaman baltalar, kılıçlar, yay, mızrak falan taşıyordu ve kadınları dâhi yapılı olmasa da kaslıydılar. İlk gün o serseriler ve gotik kız yerine böyle birilerini görsem ortaya çıkacak cesareti gösteremeyebilirdim. Hava karardığında Uraz "hadi yemeğe" diye beni almak için yine kliniğe geldi. Üstünü değişmiş, temizlenmişti. Hızlıca ortalığı toparlayıp peşine takıldım. "Ben gelirdim. Senin meşgul olacağını düşünmüştüm." Ellerimi bol siyah pantolonun ceplerine soktum. Salaş pantolonum ve beyaz atlet tipi tişörtüm yazın güzel olabilirdi ama üşüyordum. Ne yazık ki bana verilenler arasında kalın kıyafet çok yoktu ve olan birkaçını da çoktan kirliye ayırmıştım. "Bana bu seferlik az iş düştü diyelim." Biraz yolu aydınlatmak biraz da ısınmak için duvardan bir meşale aldım. Akşam serinliğinden titreyişim dikkatini çekmiş olacak ki beni baştan ayağa süzdü. "Üşüyor musun sen?" "Yani..." diye mırıldandım. "Soğuk." "Sana başka kıyafet vermemiş miydim?" Düşünceli ve mahcup görünüyordu. "Kusura bakma, o gün eldekilerden sana olabilecekleri getirmiştim, sonra da dikkatimden kaçmış. Sen biraz minyonsun, seçenek fazla değildi. Zemine uğradığımda bakayım tekrar." "Kirlileri nerede yıkayabilirim?" Sorarken biraz çekinmiştim ama pis pis gezmiyor ya da her kirleneni atıp yenisini bulmuyorlardı herhalde. "Yemekhanenin ilerisinde büyük bir çamaşırhane var. Çalışanlara verebilir ya da kendin orada yıkayabilirsin." Yemekhaneye girmeden bahsettiği çamaşırhaneyi eliyle göstermişti de. Bizi her zamanki gibi uzun bir yemek sırası karşıladı. Elimde dolu tabldotumla Uraz'ın peşi sıra Anıl, Demir ve bir kadının oturduğu masaya yürürken adımlarım küçüktü. Kadın ve Demir hararetli bir konuşmanın ortasındaydı. "Bir süre idare edebiliriz. Ortalık zaten kan gölü olacak, bütün sorumluluğu alıp kayıp vermeyelim." Kadının soğuk bakışlarını taşıyan turkuaz irisleri bize çevrildi. Beyaz teninde sol kaşının üstünden saçlarına uzanan, aynı gözünün altında parça parça devam eden hatta ufak bir çizgi olarak burnuna sıçrayan koyu renk bir iz, yara vardı ama bunu sakınmadığı ortadaydı. Gururla taşıdığı bu büyük izi kusur olmaktan çıkarmıştı. Kumral saçlarının arasındaki belirgin örgülere, omuzları kürklü, karnını ve bacaklarını açıkta bırakan, bileğinden dirseğine kadar koruyucuyla kapatılmış savaşçı kıyafetine, hemen oturduğu yerin yanında tuttuğu büyük bıçaklı baltasına bakarsak su götürmez şekilde o bir avcıydı. Gülümsedi ama buna asla sıcak bir gülümseme denemezdi. Zaten dudağının kıpırtısı bile küçücüktü. "Selam Uraz, naber?" Kendisi Anıl'ın yanına geçerken bana da çenesiyle Demir’in yanını gösterdi. Aramızda boşluk bırakmaya çalışarak oturdum. "İyilik vahşi güzel. Senden naber? Hâlâ dosta düşmana korku salmaya devam mı?" "Korku iyidir. Diri tutar." Odağını yeniden Demir’e çevirdi. "Tamam. Sen ne diyorsan o ama bil diye söylüyorum sınıra yakın konuşlanma da çok." "Tetikte ol, izlemeye devam et." Kadın başıyla onayladı. Kısa bir sessizliğin ardından Uraz boğazını temizledi. "Hazır Tuana da buradayken bir mesele var." Masadaki bütün dikkati üstüne toplamıştı. "Tıbbi cihaz ve ilacımız yok." Eliyle beni gösterip sevimli bir gülümsemeyle "ama doktorumuz var" dedi. Öyle tatlı tatlı konuşunca neredeyse beni de güldürecekti. "E ilaç falan ihtiyaç artık." Ağzına atıp durduğu lokmalardan birini yutana kadar bıçağının ucunu Tuana'ya çevirip çiğnemesine ritim tutarcasına havada daireler çizdi. "Yağmalayamaz mısın?" Tuana köprücük kemiğini kaşırken Anıl ilk kez konuştu. "Sırası değil bence." Demir de düşünceli görünüyordu. Gözleri üstümdeydi, beni ilgilendiren bir şeydi gözlerinde dönen ama bu konuda mı sabah hakkında mı çözemiyordum. Bertuğ ve Laçin masanın başında belirdiğinde ancak benden çekti yeşillerini. "Afiyet olsun." Sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. "Artık yerimizi çaylaklarla mı paylaşıyoruz?" Bu nefret dolu bakışları hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Varlığım yetiyordu öfkesini beslemeye. Bertuğ elini onun beline yerleştirip biraz kendine çekti. Başparmağı usulca hareket ediyordu. "Başka bir yere geçebiliriz. Gel hadi." Demir "olmaz" dedi. Sanırım beni kovacaktı ve daha bu yaşanmadan Uraz'ı dinleyip geldiğime pişman olmuştum. Tabldotu kavradım. Kalkmak üzereydim. Büyük, yüzüklerle kaplı, sıcak elini sert sayılabilecek bir tutuşla bacağıma yerleştirdi. Kimsenin görmediği bu hareketi ben iliklerime kadar hissediyordum. Bana bakmıyordu bile, nasıl anlayabilirdi? "Bertuğ kal sen. Konuşmamız gerek." "Bu... Bu saçmalık." Sanki ağzından kaçırmıştı Laçin, kendini tutamıyordu. "Onun ötekilerden ne farkı var? Beni böyle küçük düşüremezsiniz!" Tuana ona yandan bir bakış attı. "Kendini küçük düşüren sensin." Anıl yerinden kalktı. Tek eliyle tabldotunu aldı. Laçin ve Bertuğ'un yanından geçmeden önce durdu. Bize sırtı dönüktü ama yüzünde nasıl bir ifade varsa Laçin irkildi. "Ve saygısızlık ediyorsun sarışın." Ortam adeta buz kesmişti. Birkaç kişi dönmüş burayı izliyordu. "Bir daha olmasın." Bertuğ kızmıştı. Önünde kız arkadaşına böyle davranılması zoruna gitmişti besbelli. Sevgilisini iyice kendine çekti, omuzları dikleşmişti. "Beni öfkelendirmek istemezsin." "Umurumda değilsin." Anıl ona omuz atıp geçti. Bertuğ'un takip edip ona vuracağını düşünmüştüm ama öyle olmadı. Sevgilisini tutan eli beline gitti. Silah mı çıkaracaktı? Hayretle olanları izlerken hâlâ bacağımda olan elin sahibi "otur Bertuğ" dedi net bir sesle. "Tekrarlamayacağım." Bertuğ'un gözleri kararsızlıkla bir Demir’de, bir yemekhaneden çıkmak üzere olan Anıl'da gezindi ve nihayetinde kız arkadaşının kulağına bir şeyler söyleyip hiç memnun olmadığını göstererek az önce Anıl'ın kalktığı yere oturdu. Demir elini çekti ama sıcaklığı hâlâ oradaydı. Laçin artık boş yer olmasına rağmen masadan uzaklaşmıştı. "Tuana Vahşilerin sayısında ciddi bir artış olduğunu söylüyor. Sınıra yakın konuşlanmalara karşı savunmayı güçlendirelim. Gıda ya da silah için saldırabilirler." Az önceki gerginlik yaşanmamış gibi bir ciddiyetle "temizlemeyecek miyiz?" diye sordu Bertuğ. "Yakında meydan şenlikleri var, çoğu ölecek zaten." Uraz araya girdi. "Gıda rezervimiz de oldukça azaldı aslında. Depolar full değil, balıkçılardan gelenler dışında verim düşük." "O zaman yarın av düzenleyelim. Şenlik öncesi antrenman da olur. Yağma işini de düşünelim. Hem erzak hem ilaç için katkısı olur." "Tamam, gözcüleri gönderirim. Bir şeyler buluruz. Av bitene kadar da savunma organizasyonu için kalede kalırım. Böylece güvenlik zafiyeti vermeyiz." "Olur." Ben sessiz, kendi hâlinde yemeğimi yerken Uraz lokmamı boğazıma dizerek "bence ava Alara da gelsin" dedi. Öksürüklere boğulurken hiç komik olmayan şakasını düzeltmesini bekliyordum ama o bana su uzattı. Düzgünce tutup içemeyeceğimi anlayan Demir aramızdaki mesafeyi kapatıp bir elini sırtıma yerleştirdi. Su bardağını da ondan almış ağzıma tutuyordu. "İç." Gözlerimi kaldırıp ona bakmaya çalıştım ama hâlâ yutkunamıyordum ve o da kararlılıkla bardağı dudaklarıma bastırmaya devam ediyordu. Zoraki aldığım birkaç yudumun ardından gözümden gelen yaşları sildim. "Ne? Alara derken hangi Alara? Ben Alara mı?" Geldiğimden beri adımı bu kadar kullanan olmamıştı muhtemelen. "Evet, kendini savunma becerin zayıf. Yanında iyi savaşçılar varken bir şeyler öğrenebilirsin." Tanrı aşkına bir kalemi isabetli atamadım diye bunu yapamazdı. "Ben ne anlarım avdan? Hiç gerek yok." Tuana da beni cılız bulmuş olacak ki "bence de ava uygun değil, yapamaz" diye bir yorumda bulundu. "Ama hayvanlara karşı çalışmak iyi bir pratik, gözlemle bir şeyler öğrenebilir." Bertuğ burun kıvırdı. "Sadece ayak bağı olur." Güzel, belli ki Uraz hariç aynı fikirdeydik. Gerçi bu kötüydü. Kendimi koruyabilecek olmak iyi olurdu ama öylece bir ava gidip beceriksizliğimle rezil olmak ya da kendim dâhil birilerini riske atmak istemiyordum. "Gelmiyorum o zam..." "Hayır, bence Uraz haklı. Sen de geliyorsun, bir şeyler öğrenirsin." Harika! Silah tutmayı bilmeden ava gidiyordum. Umarım avlanan olmazdım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD