-6-
Göğsümü kaplayan zırh benzeri kıyafet, dizlerime uzanan sağlam tabanlı, içi yünlü botlar, derimi kaplayan ama hareket kabiliyetimi kısıtlamayan pantolon ve ben gülünç derecede alakasız görünüyorduk. Uraz büyük çantayı sırtıma takmama yardım ederken bu işleri başıma açtığından ona kötü kötü bakıyordum. "Öğrendiklerimi ilk kimin üstünde uygulayacağım biliyor musun?"
"Galiba ben. Ama bu iyiliğin için. Neyse ki nankörlüğüne alıştım tatlım."
Göz devirdim. "Sağ ol. Ben de hayatımda hangi atraksiyon eksik diyordum. Vahşi hayvanlar arasında hayatta kalırsam ayak bağı oldum diye kasıntı liderin ya da yardımcısı buzdolabı Anıl kellemi alır."
"Üzülme Kuyaş Demir Karahan doktorunu aslanlara yem etmez ama yüzüne kasıntı dememeni tavsiye ederim." Şaşkınlığımı görünce sırıtarak "şakaydı, aslan yok korkma" diye ekledi. Harikasın ya(!) Sağ ol düşünceli Uraz.
Bölgenin arka tarafında kalan dağlık alan ve onun ardında ormanlık arazide hayvan popülâsyonunu ciddi oranda azaltmayacak sıklıkta ava çıkıyorlarmış. Vahşi hayvanlar da yaşıyormuş ama Uraz'a göre tehlikede olmayacaktım çünkü baş edemezsem etrafta hem askerler hem de liderleri vardı.
"Kuyaş mı?" Tutuklandığı zamanı anımsadım. K. Demir Karahan diye geçiyordu. Demek o K Kuyaş'tı. "Ne değişik isimmiş."
"Evet ama Demir kullanmıyor. Havalı gelmiyor galiba." Omuzlarıma binen yükü dengelemek için çantanın kollarını düzelttim. "Ne koydun buna eşek ölüsü gibi?"
"İhtiyacın olabilecek her şeyi koydum. Yakında karanlık bastıracak, umarım direncin yüksektir. Yürüyeceğiniz yol engebeli ve uzun." Beni süzüp kaşlarını çattı. "Çanta sen kadar gerçekten. Ama bence dayanırsın."
Evet, boyum çok uzun değildi ama ağırlık beni geri çekse de taşıyabilirdim. "İdare edeceğim mecbur."
"Hadi gel, kapıda toplanıyordur askerler." Bana eşlik etmek için koridora yanımda çıktı. "Gergin misin?"
Çok sakinim diyemezdim ama daha gergin zamanlar geçirmiştim. "Bazı komiteler kadar değil." Yakın bir zaman öncesinde en önemli dertlerim böyle şeylerdi. Şimdiyse diplomam bile olmadan doktor sayıldığım bir yerdeydim.
Uraz güldü. "Biliyor musun sende hiç doktor tipi yok."
"Yaa... Öyle mi?" Yüzümü ona çevirdim. "Peki, söyle bakalım ne tipi varmış bende?"
Biraz inceledi, düşündü. "Daha uzun olsan model ama böyle oyuncu ya da müzisyen... Seni elinde bir kemanla hayal etmekte zorlanmıyorum."
Beni güzel bulmasına gülümsedim. Beğenilen bir yüze sahiptim ama duymak hoşuma gitmişti. "Teşekkür ederim."
Kalenin dışına çıktığımızda günlerdir sakındığım görünmez bir çizgiyi aşmıştım. Bedeninden ayrılmış başlar, sonsuz bir hiçliğe ev sahipliği yapan gözlerdeydi Ayrı Şehir. Ölümle bile huzura kavuşamamışlardı kimlikleri önemsizleşmiş bu bedenler. Yitirilmiş insanlığın eseriydi her biri. Ya da gerçek canavarlardık maskelerimizin ardında gizlenen.
Ürpererek aralarından geçip gitsem de uğursuz fısıltılarını duyuyordum gaipten. Çünkü ölüler fısıldayamazdı. Yine de dünyaya sadece kalbine katran bulaşmışların hissedeceği izler bırakırlardı. Tıpkı bazı bazı gördüğüm kâbuslar, ellerimdeki yalnızca bana görünen kanlar gibi...
Gökyüzü turuncu bir kızıldı. Henüz gece olmadan ay gökteki yerini almıştı. İki kadın, altı erkek sırtlarında benimkine benzer çantalarla bekliyordu. Her biri açıkça benden daha hazırdı. Omuzlarında ya da ellerinde silahlarını taşıyorlardı.
Uraz elini omzuma koydu. "Bunun eğlenceli yanları da var. Ekipten ayrılma ve avın tadını çıkar. Bol şans." Bu benim açımdan bir doğa yürüyüşüydü. Ama gerçekten onları gözlemleyecek, bir şeyler öğrenme fırsatını tepmeyecektim.
Başımla onayladım. "Görüşürüz."
O kaleye girip gözden kaybolduktan sonra diğerlerinden uzak bir noktada göğün manzarasını izleyerek bekledim. Ailem nasıldı acaba? Benim aksime hâlâ aynı dünyadaymışız gibi hissediyorlar mıydı? Ben bambaşka bir hayata devam ederken onlar üzülüyorlar mıydı? Çünkü ben ağlayamıyordum. Hiç durup düşünmüyordum da. Yaşıyordum sadece. Onlarsa muhtemelen benim birini bıçaklamış olmamın utancını benden çok taşıyorlardı.
"Hazır mısın?" Demir hemen yanımda duruyordu.
Beni hâlâ rahatsız eden ölülere baktım. "Yani... Bana çok iş kalmayacak gibi." Niye çaylak denilen birini peşinde sürüklediğini anlamıyordum.
Eseriyle gurur duyuyor olacak ki dudakları yukarı kırıldı. Beyaz dişlerini sergilerken göğsü kabardı. "Sanatımı konuşturuyorum."
Şaka yapıyor olmalıydı ama ne yazık ki bence çok ciddiydi. "Hadi bakalım. İlk avına gidelim." Diğerlerinin yanına ulaştığımızda Demir’in duruşu çok daha dikleşmiş, ifadesi sertleşmişti. Askerler onu saygıyla selamladı.
Demir onlara nasıl organize olacaklarını anlatırken birkaç adım gerisinde durmuş çekingen, dışlanmış bir çocuk gibi izliyordum. Saçlarını kazıtmış, uzun boylu, kahve gözlü bir askerin ara ara beni bulan kaçamak bakışlarını yakalıyordum. Yüzü tanıdıktı ama nereden anımsadığımı tam hatırlayamıyordum.
En önde Demir peşinde diğerleri ilerlemeye başladığında tam çıkaramadığım adam yanıma geldi. "Selam."
"Merhaba." Onlara göre yavaş kalıyordum ama bu adam da benimle aynı tempoda yürüyordu.
"Seni burada görmek şaşırtıcı… Dişli olduğun inkâr edilemez ama çok yenisin."
Omuz silktim. "Kararları ben vermiyorum. Sen kalede mi kalıyorsun? Ben seni görmüştüm sanki ama..."
"Yok, gözcü kulesinde sınır muhafızıyım ben. İlk karşılaşmamızı net hatırlamaman daha iyi bence, o zaman pek kibar olamamıştım ama ben seni gayet net hatırlıyorum. Unutulacak gibi değilsin gerçi."
Güldüm. "Sen de mi asiliğimden dem vuracaksın?"
"Yok ya, onu kastetmedim." Önümüzdeki kafile yavaşlamış, böylelikle biz de onlara yetişmiştik. Demir gözlerini yanımdaki adamdan ayırmadan "devam edin" deyip öncülüğü bıraktı. Ben de diğerleriyle önünden geçecekken dirseğimi kavradı. Boy farkımızdan ötürü eğilerek kulağıma yaklaştı. "Sen yakınımda kal. Kurtlar kapmasın."
Daha neredeyse kaleden uzaklaşmamıştık bile. Ve ikimiz arasındaki konuşmaları başkalarından sakınır gibi bize özel kılıyordu. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. "Beni sen mi koruyacaksın?" Küçümsemiyordum, aksine bir lider olarak kalkıştığı işi saçma buluyordum.
Diğerleri çoktan bizi duyamayacak kadar uzaklaşmıştı. Demir’se küçük adımlarıma eşlik ederken dirseğimi bıraktı. "El koyduğum ganimetleri korurum."
"Öyleyse doğru seçim yapmışım."
"Seni doktorum olduğun sürece kollayacağım Alara."
"Ve olmazsam infazımı bizzat vereceksin." Kalmaya gönüllüydüm. Kararımda tehdidinin etkisi küçüktü. Ama o ve benim içinde bulunduğumuz durum buydu.
Bir süre sessizlik içinde yürüdük. Suskunluk sebebini dile getirdiğim gerçek sanıyordum. "Seni öldürmek istemiyorum, hiç istemedim." İtirafı beklenmedikti. "Beni mecbur bırakmazsın umarım."
Mecburiyetle vurgulandığı noktayı ayırt etmek zordu. Yine de her an beni öldürebileceğinin iması tüylerimi diken diken ediyordu. Hayatım söz konusuyken onun istekleri veya kurallarına bel bağlayamazdım. "Denerim."
Karanlıkta dağlık arazide ilerleyebilmek için fazla dikkat gerekiyordu. Birkaç kez taşlara ya da başka şeylere takılmıştım ve çantam da gittikçe ağır gelmeye başlamıştı. Ne yazık ki benim dışımda herkes bu konuda doğuştan yetenekli gibi rahattı. Ben daha şimdiden nefes nefese kalmıştım.
Ayağımın altındaki bozuk zemin bir kez daha dengemi sarstığında Demir kolumu sıkıca kavrayarak ayakta kalmamı sağladı. "Mola vermek ister misin?"
Başımı iki yana salladım. "Devam edebilirim."
Uzaklarda hayvanların seslerini duyabiliyordum ve dillendirsem komik bulacak olduklarını bilsem de buralarda ayı ya da kurt gibi hayvanlar olup olmadığını düşünmeden edemiyordum. Olduğumuz yerde bekleme fikri tedirginlik vericiydi.
Tutuşu hafifleşti ama beni bırakmadı. Daha yakınımda yürüyor ve bana destek oluyordu. Avuç içinden tenime tatlı bir sıcaklık sızıyordu. Bu yabancı his hoşuma gittiğinden diklenmek yerine ağaçların rüzgârla salınıp hışırdayan dallarını dinleyerek sessiz kaldım. Kendi içimde bile susuyordum çünkü bu çekime açıklama aramaya korkuyordum. Onunlayken yaşadığım çelişki fırtınalı bir okyanusa açılmaya benziyordu. Mantıksız ama heyecan verici, nefes kesen, avuçlarımı terleten...
"Korkuyor musun?"
Evet... Geceden, şehirden, bilinmezlikten, seçemediğim hislerimden, senin sözlerinden... Ama senden... "Hayır." Korkamıyorum. Düşmeyeyim diye beni tutan ellerin sahibinin beni öldüreceğine ihtimal veremiyorum. Seni daha tanımıyorum ama hissediyorum ruhuma ektiğin güveni. Kendimi çekmez, sakınmazsam o tohumların bir gün göğüs kafesime kök salacağını. "Korkmalı mıyım?"
"Bilmem." Karanlığın içinde görebilecekmişçesine gözlerini uzaklara dikti. "Bence sana cesaret yakışıyor." İfadesiz yüzü onu okumamı engelliyordu. Belki de gözlerini bilerek benden kaçırıyordu. "Ve sanırım bu yüzden aklımı kurcalıyorsun." Kendiyle konuşur gibi mırıldandığı cümlesi aramızda havada asılı kalmıştı.
Duymuştum, duyduğumu biliyordu ve bir ihtimal duyayım diye söylemişti fakat ben yalnızca başımı önüme eğip yürümeye devam ettim.
Düz sayılabilecek bir arazide kamp kurmak için durduğumuzda hem çok yorulmuştum hem de onun bakışları altında yürümeye devam etmeyeceğime sevinmiştim. Kolumu bıraktığında gelen üşüme hissiyle dirseklerimle omuzlarım arasını ovuşturdum. Yanımdan ayrılmayışı, yol boyu elini kolumda tutuşu fazla dikkat çekiyordu ama umursar gibi bir hali yoktu doğrusu.
Sırtımdaki çantayı yere koyduğumda rahatlayarak derin bir nefes aldım. Herkes doğrudan işe koyulmuştu ve aralarında ciddi anlamda zorlanan tek kişiydim. Yine de bir taşın ya da kütüğün üstüne oturmak yerine tanıdığım Demir dışındaki tek kişi olduğundan yardım edebileceğim bir şey olup olmadığını sormak için yola çıkarken konuştuğum adama doğru birkaç adım attım. "Doktor."
Çadır parçalarını kılıfından çıkaran Demir’e döndüm. Cidden derdi neydi? Her saniye gözü üstümdeydi ve her hareketimi izliyordu. "Efendim?"
"Buraya gel." Sinirle nefesimi bıraktım, omuzlarım düştü. Buyurgan tavrından hoşlanmıyordum ama tartışarak da bir şey kazanamıyordum. Üstelik olmak bile istemediğim bu yolculukta yalnız kalmaya korkuyordum.
İsteksiz adımlarla yanına geri döndüm. Demir parçaları ve iskeleti kumaştan ayırdı. "Çadır kurmayı biliyor musun?"
Çok zor bir şey olduğunu sanmıyordum ama denememiştim de. Zaten karanlıkta göz gözü görmüyordu, bilsem de şu an yapamazdım. "Hayır."
Birbirlerinden ayırdığı parçaların bir kısmını bana uzattı. "Tut bakalım." Elimde metal kazıklarla öylece durup onu izlerken o hızlıca zemini temizledi. Kumaşı düzgünce yayıp kazıklardan birini alarak bir köşeye diz çöktü. Çadırı tutacak şekilde toprağa saplayıp bana diğer köşeleri gösterdi. "Hepsini bu şekilde koy, sonra sabitleyeceğiz."
Onun çadırını neden benim kurduğumu anlamıyordum. Daha kötüsü Uraz'ın bana verdiği eşyalar arasında kesinlikle çadır yoktu ve ekip de ikişerli üçerli ayrılıp birer çadır kurmaya başlamıştı. Herkes birer çadır kullanmayacaksa Demir’den başka biriyle ortak kalmayı tercih ederdim.
Somurtarak ve bir umut yanıldığım ihtimaline tutunarak Demir ustalıkla iskeleti hazırlarken kazıkları toprağa sapladım. Söylediği yerlerden iskelet parçalarını geçirip ipleri bağladım. İşin büyük kısmını o yapıyordu ve hareketlerinden profesyonelliği belliydi. Düz tutamadığım dirseği düzeltirken bana doğrusunu da gösteriyordu. Yüzümü buruşturdum. Karanlıktı ve ellerim üşümüştü. Duymayacağını düşünerek "siktiğimin çadırı" diye homurdandım ama gülerken çıkardığı yüksek nefes sesine ve iki kez dilini damağına vurmasına bakılırsa kesinlikle duymuştu.
Nihayetinde ortaya çıkan çadır küçük sayılmazdı. Ben boğuşmaktan nefes nefese kaldığımdan kenarda kollarımı göğsümde birleştirmiş beklerken Demir büyük bir taş parçasıyla kazıkları iyice sabitlemeye başlamıştı.
Benim dışımda boş boş dikilen kimseyi göremeyince huzursuz hissederek ayağımın dibinde parmak ucumla itekleyip durduğum taşı eğilip aldım. Bacaklarım şimdiden ağrıyordu ama az kalmıştı. Onu izlerken gördüğüm gibi kazığı önce üstüne basarak ittim. Sonra da taşla vurmak için eğildim. Demir ne yaptığımı fark edince "eline dikkat et" diye uyardı. Gözleri taşı tutan elime takıldı. Beğenmemiş olacak ki yanıma gelip diz çöktü. "Parmaklarına zarar vereceksin." Başparmağımı düzeltirken ben yakınımdaki yüzünü izlemeye dalmıştım. "Tamam, vur şimdi." Bakışları yüzüme çevrildiğinde onu izlerken yakalanmanın utancıyla gözlerimi yere çevirip taşı vurdum. Yeterince iyi oturmamıştı. "Daha kuvvetli."
Yutkunup tekrar vurdum. Soğuğa rağmen avuç içlerim terliyor, sıcak basıyordu. Benim için alışılmadık yakınlıklar kuruyordu ve bu dilimi damağımı kurutan etkiden hiç mi hiç hoşlanmıyordum.
Kazık yamulunca düzeltip dik vurabilmem için altından tuttu. "Büküldüğü kısma vur."
Teninden yayılan koku, koluma değen kolu, boynuma çarpan nefesi dikkatimi dağıtıyordu. Karanlıktan dolayı net göremiyordum ve bir an önce bitirip bu durumdan kurtulmayı diliyordum. O yüzden var gücümle taşı indirdiğim an Demir acı bir inlemeyle elini çekti ve hasara bakmak için kaldırıp diğer eliyle oluşturmaya başladı. "B-ben özür dilerim. Göremedim." Uzanıp eline bakmaya çalıştım. "İyi misin?" Zarar vermek istememiştim. Mahcubiyet ve utanç içinde kıvranıyordum. Bütün dikkatleri de bu tarafa çekmiştim.
Demir ise çabucak toparlandı fakat kanadığını görebiliyordum. "Demek bana vurur gibi vurman gerekiyormuş." Bir de gülüyordu. Elini tutmaya çalışsam da benden kaçırdı. "Bir şey yok, iyiyim." Hâlâ bizi izleyenlere "dağılın, işine baksın herkes" derken ifadesi öyle sertti ki kimse ikiletmedi. Tabii şu an suçlu olan ben hariç...
"Bir bakayım." Onu yaralayan ben olmama rağmen sitem etmeden duramadım. "Niye elini oraya koyarsın ki bir de bana dikkat et diyorsun."
Arkasına çektiği elini tutmak için uğraşırken inatla izin vermiyordu. Omzundan tutunup ona biraz daha yaklaştım. "Tamam, önemli değil diyorum." Bileğinden tutup önüme çekerken neredeyse dengemi kaybedip üstüne düşecektim. Ama inadım tutmuştu bir kere. Göğsünden destek alarak olduğum yerde kaldım.
"Olsun, bakacağım yine de." Gözümle görmeden rahat edemeyecektim. Daha fazla direnmek yerine düşmeyeyim diye sağlam elini ona yaslı olmayan omzuma koydu. Bacakları arasındaydım ve o bana sarılıyor gibi görünüyordu ama işim kısa süreceğinden aldırış etmedim. Yaraya veya çevresine dokunmamaya özen göstererek taşın sürtünüp soyduğu derisine bakarken yüzümü buruşturdum. Çok kötü değildi aslında, sadece kendim yaptığımdan kötü hissediyordum. "İyi vurmuş musun yoksa hafif mi kalmış?" diye sordu alayla.
"Cani değilim. İnsanlara bilerek zarar vermiyorum." Bacağına tutunarak ayağa kalktım. "Ben öyleyim yani." Mırıltısına aldırmadım. Sonuçta onayıma ihtiyaç duymuyordu. Temiz su, alkol, gazlı bez ve temiz kumaş parçası çıkarırken onun kalan kazıkları sabitlemeye devam ettiğini görünce afalladım. Yara küçük de olsa acıyor olmalıydı ve temizlememişti bile. "Ne yapıyorsun?"
Kafasını kaldırdı, gözleri karanlıkta parlıyor ancak yüz ifadesi seçilmiyordu. "Sence?"
Hızlı adımlarla yanına yürüyüp başında dikildim. "Yaranı temizlememiz lazım." Önce kendi ellerimi mümkün olduğunca steril hâle getirdim.
Demir çöktüğü yerden kalktı. İtiraz eder sanmıştım ama elini bana uzattı. Neyse ki gazlı bez ve alkol vardı en azından. "Tamam." Havaya rağmen teni sıcacıktı. İşim bitene kadar sesini çıkarmadı. Onun uysal hâli tuhafıma gidiyordu.
Bir adım geri çekildiğimde elini indirdi. Dudakları aralandı fakat her ne söyleyecekse yanımıza gelen kadının konuşmasıyla sessiz kaldı. "Çadırlar hazır, yakacak bir şeyler bulmak için Musa ile ayrılıyoruz Şah."
"Dikkatli olun. Vaktimiz az elinizi çabuk tutun." Başıyla onaylayıp yerleştiğimiz alanın dışına döndü. "Hadi, gidiyoruz."
Kalenin önünde benimle konuşan adam bu tarafa bakıp kadının peşine takıldığında adını öğrenmiş oldum.
Az önce Demir'in eline vurduğum taşı yerden alıp kalan iki kazığı sabitlemek için çöktüğümde bu defa o tepeme dikildi. "Ne yapıyorsun?"
Taşı kazığın büküldüğü noktaya sertçe vurdum. "Öğreniyorum." Sonuçta buraya bir şeyler öğrenmem için getirilmiştim. Üç vuruşta kazık tamamen toprağa girmişti. Sonuncuya geçtim. "Bana silah verecek misin?" İster istemez aklıma bizi avcılardan kurtaran kadın geliyordu. Ben de aptalca ortaya atılmak yerine biraz olsun kendimi koruyabilmeyi diliyordum. Kadın askerler veya avcıların, hiçbirini mücadele ederken görmesem de özgüvenleri dışarıdan gayet belliydi.
"Hiç kullandın mı?"
Önüme düşen saç tutamını üfleyerek uzaklaştırdım. "Hayır." Ama bu kendilerinin fikriydi. Ava gelmek için tutturmamıştım. "Sadece izleyecek miyim?"
Sonuncuyu da yerine oturtup taşı bıraktım. Kalkıp ellerimi birbirine vurarak silkeledim. "Önce göstereceğim. Bir canlıya zarar vermek zordur. Aykırı Şehir'de yaşayanların çoğu için bile..."
İşte bu ironikti. Bir insana zarar vermiştim fakat bunun yanı sıra bir hayvanı avlayabileceğimden şüpheliydim. İnsanlar iradeleri ile kötülük yapmaya meyilliydi, böylece vicdanımda kendimi aklayabiliyordum. Hayvanlar için ise durum farklıydı. Hatta hayatımda bazen vegan olmayı düşündüğüm zamanlar olmuştu. Ne yazık ki iradem bu konuda zayıftı. "Anladım." Kendime güvenmekte zorlansam da bu mümkünken hayvansal ürünlerden vazgeçemeyen ben gereklilik durumunda sanırım silahı kullanabilirdim. Düşüncesi dâhi berbat hissettirse de... Tamam, kafamda kurmayacağım ve akışına bırakacağım. "Yapılacak başka bir şey var mı?" Askerler çadırların içine eşyalarını yerleştiriyor, ateş için yer hazırlıyorlardı.
Demir boş matarayı aldı. "Dinlenebilirsin artık." Kemerine takılı bir sürü kılıfın birinden çıkardığı bıçağın ucuyla mataraya bir şeyler kazımaya başladı. İşi bitince "İlke" diye seslendi. Ne yapacağımı bilemediğimden olduğum yerde bekliyordum.
Kısa saçlı, üçgen yüz hatları olan, sert ifadeye sahip, uzun boylu ve beyaz tenli bir kadın yanımıza gelip silahını omzundan indirdi. Ellerini önünde birleştirip başını eğdi. "Şah'ım." Demir bıçağı yerine koydu.
Matarayı kadına uzattı. "Kaynağa gideceklere ekle bunu da."
"Anlaşıldı. Burası tamam, çevre kontrolü yapıp çıkarız, başka bir şey?"
"Yok, tamam." İlke uzaklaşırken Demir devrilmiş bir kütüğü zorlanmadan çadırın yanına kadar çekti. Göründüğünden daha güçlüydü. Ve izlemekten kendimi alamayacağım kadar da dikkat çekiciydi. Üstelik bu onun liderlik vasıflarını kanında taşıması gibi doğaldı.
Yakalanınca yanlış bir şey yapmamama rağmen utanarak arkama döndüm. Doğa, ağaçlar, böcekler bir sürü şey vardı bakılacak. Tabii gecenin karanlığında kayboluyordu hepsi ama gözümü kısıp hışırtısı kulağıma dolan, salınan ağaçlar benim için Demir'den daha izlenesi olmalıydı.
Kuvvetli bir nefes bırakma sesi doldu kulağıma. Bana mı gülüyordu o? Kaşlarımı çatıp dayanamayarak ona baktığım sırada kütüğe oturmuş bacakları arasına koyduğu çantasını karıştırıyordu. Yanlış mı duymuştum? Çıkardığı şeyleri yanına koydu. "Güldün mü sen?" Hesap sorar tonlamam beni de şaşırttı. Demir'den korkuyordum ama bazen bu korku bir yerlere saklanıyordu.
Başını kaldırdı. "Güldüm mü?" Gülmedi mi? Saçmalıyordum, fark etmezdi. Onu izlediğimden beni yanlış anladı diye utanmış, patavatsızlığımla anlamsız bir şey soruvermiştim.
Karnım guruldayarak bana bu saçma diyalogdan kaçış kapısı açtı. O duyup dalga geçmeden "acıktım ben" diye konuyu değiştirdim. Gerçi onu ilgilendirmezdi ve yüksek ihtimalle Uraz çantama yiyecek bir şeyler koymuştu. "Şey, bir bakayım." Çantayı koyduğum yere yürüdüm.
Yanından geçerken Demir sargılı eliyle bileğimi tutarak beni durdurdu. Çok fazla temas ediyorduk. Başka insanlarla görmesem de bunu sıradan bir şey gibi yapıyordu. Böyle insanlar üzerindeki tesirini arttırdığını düşünüyordu sanırım. Yanılmıyordu da. Ne zaman konuşsa çevreyle bağımı koparıyor, diğer etmenleri yok sayıyordum. "Otur."
"Ama ben..." İşaret parmağımla gideceğim yönü göstermeye çalışırken hafifçe çekerek dengemi bozdu.
"Otur doktor." Kütüğün boş kısmına oturduğumda bileğimi bıraktı. Kucağıma çıkardığı konservelerden biriyle bir kaşık bıraktı. Oturunca ayak tabanlarım, bacaklarım şiddetle sızladı. Yüzümü buruşturup bir bacağımı ileri uzattım, diğerini ovuşturmaya başladım. "Karnını doyur sonra da dinlenirsin." Nerede uyuyacağım sorusu beni geriyordu. Dillendirmeye çekiniyordum ama cevabı bilme ihtiyacıyla dudaklarım aralandı.
Bir şey söyleyemeden Musa ve onunla giden kadın dönünce Demir yerinden kalkıp o tarafa gitti. Çadırlara çok da yakın olmayan bir noktaya ortalığı aydınlatacak bir ateş yaktılar. Yüksek sesle konuşmadıkları sürece kelimeler anlaşılmaz yığınlar gibi duyuluyordu ve kütük çadırın solunda kaldığından ateşin sağ tarafında kalanlarla görüş açısını kapatıyordu. Oturduğum noktadan sadece ateş başında solda duran Demir, Musa ve adını bilmediğim bir askeri görebiliyordum.
Demir askerin omzuna hafifçe iki kez vurup herkesin duyacağı sesle konuştu. "Afiyet olsun, yemekten sonra bir nöbetçi kalsın. Diğerleri dinlensin, güneş doğmadan devam edeceğiz."
Kimisi anlaşıldığını söylerken kimisi afiyet olsun diye karşılık verdi. Demir yeniden yanıma dönüp oturdu. Aslında nöbet tutabilirdim, şimdi çok uzak gelse de duvarların ardındayken uykusuzluğa alışkındım ama Demir gözünü üstümden ayırmayacak kadar bana güvenmiyordu ve tabii uzaklardan seslerini duyduğum hayvanlardan korkuyordum da. O yüzden susup konservemi açtım.
Ateşi izleyerek karnımı doyururken aklım geçmişe gitmişti. Ailemi çok özlemiştim. Sadece onları da değil, normal bir hayatı, aptal bir dizi veya film izleyebilme lüksünü, beğendiğim bir şarkıyı dünyadaki tek şarkıymışçasına bıkana kadar dinlemeyi, araba kullanmayı, Onur'u görünce heyecanlanmayı ve hatta İlayda ile olan kardeş kavgalarımızı, Zehra'nın söylenmelerini, Hale'nin en heyecanlı dedikodulara bile 'eee, ne olmuş yani' deyip ders çalışmak için kendini soyutlamasını, üç yaşındayken babamın aldığı ve bu yaşa kadar beraber uyuduğum, dertleştiğim, kulağı sökülmeye başlamış turuncu pelüş filim Mandayin'i çok özlemiştim. Gerçi mandalina olması planlanan adı benim telaffuz beceriksizliğimden Mandayin olup yıllarca alışkanlıkla böyle devam etse de sonradan Mandi'ye evirilmişti.
Görüşüm bulanıklaşınca iç çektim. Düşünme diye telkin ettim kendime. Bunların faydası yoktu. Şimdi ve sonrasında o Alara ile bağım kalmamıştı. Hem iyilerdi hepsi. Biten konserve kutusunu bırakıp boğazımı temizledim. "Neden buraya Aykırı Şehir diyorsunuz?" Hâlâ Demir'e değil ateşe bakıyordum. Anılarımla mücadelemden beni çekip çıkarın diye ona elimi uzatıyordum.
"Çünkü bizi ötekileştirseler de sırtlarını döndükleri aynadaki yüzleriyiz duvarın ardındakilerin." Yine de kanıtlanmış suçlarımız vardı. Yaftalanmıştık. Buna her birimiz kendimiz sebep olmuştuk üstelik. "Biz diğer insanlardan ayrı değiliz. Aynılarıyız. Hepsinin içinde aynı kötülük var. İnsanın doğası bu." Doğuştan günahkâr olduğumuza ya da kötü yanlarımızı kendimizle büyüttüğümüze inanıyordu. Ben ise bilmiyordum. "Tek farkımız itaat etmeyişimiz. Biz onların içinden çıktık. Aykırı yanlarıyız yalnızca." Son cümlesinde bakışları yüzüme çevrilmişti.
İçimde sıkıntı büyüdükçe büyüyordu. Öyle ki beni yutacak, yok edecekti. Acılar zamanla geçer sanıyordum ama özlem büyürken canım nasıl yanmayacaktı ki? "Günün sonunda biz tutsağız. Aynı kötülük hepimizde varsa bile maskelerimizi takmayı ya da onu bastırmayı başaramadık." Oturmuş Demir'le felsefe yapıyor oluşum biraz bir açıdan acınasıydı. Baş edemediklerimden kaçabileceğim biri değildi o.
"Bana sorarsan hiç bu kadar özgür olmamıştım. Kurallar prangalarım olacağına duvarlarla gizlenmiş bu yerde kendi kararlarımı veririm." Onun açısından mantıklıydı fakat herkes onun kadar şanslı değildi.
Bir çubuk parçasıyla toprağı eşelemeye başladım. "Öyle dersin tabii."
"Senin gözünden bakınca normal elbette..." Bir anda önüme uzattığı elmayla irkildim. "Bir gün bana karşı önyargın kırılır mı acaba?"
Önyargılı mıydım? Belki, bilinçaltımda Demir'e dair negatif fikirler oluşmuşsa sebebi muhtemelen sadece tanıştığımız andı. Sonrasında bana hiç kötü davranmamıştı. Kimseye kötü davrandığını görmemiştim hatta. "Teşekkür ederim." Elmayı yiyemeyecek olsam da geri çevirmek istemediğimden aldım. "Senin benimle ilgili hiç yargın yok mu peki?" Asi ve kibirli demişti daha önce, inkâr edemezdi.
"Hmm..." Kendi elmasını ısırdı. Bacaklarını iki yana açmış, bir dirseğini dizine yaşlamıştı. Elmayı elinde çevirip duruyordu. "Bazı çıkarımlarım var ama bunun adını bilmiyorum. Hiç senin gibi bakan birine rastlamamıştım. O yüzden düşündükçe seninle eşleştirdiğim kelimeler oldu."
Tıpkı aklını kurcaladığımı söylediğinde olduğu gibi benim hakkımda düşünmesinin nedenini bu kez de sormadım. Çünkü sebepsizce ben de onunla ilgili düşünmüştüm, aramıza örülen görünmez bağı hissedebiliyordum. Kaşımaya çekiniyordum, altından çıkacaklar hoşuma gitmeyecekti. Yine de ona çekiliyordum. Herkesin etkilenebileceği görünümüne sığınıp kendimi kandırabilirdim fakat fazlası vardı. Sesi, kokusu, bakışı, hareketleri ve cümleleri bütünüyle beni etkiliyordu. "Nasıl bakıyormuşum ben?" Tamamen ona döndüm. Çekingenliğimin gölgesinde saklanmak yerine yeşillerinde arıyordum cevabımı. Işıltıların ardında gizlenmişti yansımam.
Derin bir nefes aldı. Yeşilleri uzun uzun yüzümde gezindi. "Başka zaman söylerim." Çenesiyle öylece tuttuğum elmayı işaret edip konuyu değiştirdi. "Niye yemiyorsun, sevmiyor musun?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Elmayı hafif kaldırdım. Boştaki elimle ensemle boynum arasını ovuştururken gözlerimi kaçırıp yere odaklandım. Şımarıklık olarak değerlendirecekti. "Ben meyveleri böyle yiyemiyorum. Yani kurtluysa diye." Yanaklarıma sıcak bastı. Hakkımdaki fikirleri önemsizdi. "İçini görmem gerek."
Huzursuzlukla dalga geçmesini bekledim. Lanet olsun, hiç de önemsemiyor gibi hissetmiyordum. Çantasının ön gözünü açıp deri bir kılıf çıkardığında göz ucuyla onu izliyordum. Kılıfı açtı, içinde sapları aynı işlemelerle dolu ancak uçları çok farklı bıçaklar vardı. Orta boylarda normal bir bıçağa en yakın olanı çıkarıp kılıfı düzgünce kapattı ve aramızdaki boşluğa bırakıp elmayı benden aldı. Hızlıca temizleyip çekirdekli kısmı düzgünce ayırdıktan sonra dört dilimi bana uzattı.
Bu hareketi benim için öyle beklenmedikti ki almadan önce birkaç saniye bekledim. "Teşekkürler, gerek yoktu." Yine de bir dilimi hemen dudaklarıma götürdüm.
Ben elmamı bitirene dek ateşin şavkıyla uzayıp kısalan gölgeler arasında sessizce oturduk. Göğe uzanan ağaçların arasından yıldızlar ışıl ışıl bir manzara sunuyordu.
Herkes yavaştan çadırlara çekilirken İlke yanımıza geldi. Ateş yakılırken dönmüşlerdi ve getirdikleri suyu ısıtıp soğuması için kenara bırakmışlardı. Demir'e bir matara uzattı. "Şah, gece nöbete ben kalıyorum. Bu da dolu, başka bir şey var mı?"
"Yok İlke, tamamdır." Matarayı bana verdi. Üstüne adımı kazımıştı. Bıçakla yazılmasına rağmen harfler çok düzgündü. İlke diğer taraftan çadırları ve ormanı görebileceği bir açıya geçince yine ikimiz kaldık. "Sen de dinlen artık. Bıçaklar da senin bu arada."
"Benim mi? Neden?" Bıçaklardan anlamıyordum ama özel tasarıma benziyorlardı ve kullanmayı da bilmiyordum. Herkese silah vermiyorlardı, zaten o yüzden özellikle sormuştum silah konusunu da. Bir de tabii dinlenme meselesi vardı, bu çadırda mı kalacaktım?
"Kolay kullanabileceğin bir set, umarım olmaz ama ihtiyaç duyarsan kendini koruyabilmelisin. Yalnız, dikkat et. Keskindir."
Deri üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Bana güvenmediğine emindim, öyleyse bunu vermesi mantıksızdı. "Ya sana, sizden birine zarar verirsem?" Yapmayacaktım, yapmazdım ama sebebine dair merakım içimi kemiriyordu. Hayatımda kimseye karşı bu kadar şüpheci yaklaşmamıştım ancak kimsenin yanında da böyle bir heyecan duymamıştım.
Dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. "Deneyebilirsin." Ya özgüveniydi onu böyle konuşturan ya beni küçümsemesi. Evet, benden tecrübeliydi. Kendini koruyabilirdi ama herkesin zayıf bir anı olurdu. "Ama yapmayacaksın."
"Öyle mi, nereden biliyorsun?"
Bana yaklaştı. Tehlikeli yakınlığı tüylerimi ürpertiyordu. Bakışlarımı yüzüne diksem bu mesafeden etkilendiğimi fark edecekti. Göğsünü kendime güvenli bölge belirledim.
Başparmağı ve işaret parmağını çeneme koydu. Dokunuşu bütün vücuduma tesir ediyor, kalp atışımı şiddetlendiriyordu. "Bak bana." Başımı kaldırıp bana pek seçenek bırakmadı. Dilim damağım kurumuş, kokusu ciğerlerimi doldurmuştu. Dudaklarımız arasında bütün iç organlarımın yerini değiştirecek, beni sarsacak kadar ufak bir uzaklık kalmıştı. Gözbebekleri büyümüştü. Çenemin altında bükülü işaret parmağının tersi boynumdan sternoklavikuler eklemime kadar inerken başparmağının ucu da boynumun yanından köprücük kemiğime bir hat çizdi. "Beni öldürmeyi istiyor musun?" Köprücük kemiğinde sağa sola usulca hareket eden parmağı, dengemi bozuyordu. Onu öldürmeyi istemiyordum ama dudaklarım arzuyla yanıyordu. İçime bir kıvılcım atmıştı, şimdi alev alev yanıyordum ve bu yanışı yeşillerinde bile görüyordum. "Söylesene doktor..." Nefesi dudaklarıma çarptı. "Nefret mi bu deryalarındaki alev?"
Göğüs kafesime yükselen kelebekler, damarlarıma akan zehirli duygunun habercisiydi. Kaçmalı, ondan uzaklaşmalıydım. Demir'in kibri beni ezip geçerdi. Ama yapamıyordum. Uyuşmuştum. Şimdi beni öpse itiraz eder miydim? Yutkundum. Deri kılıfı sıkıca kavrayıp tüm gücümü kullanarak oturduğum yerden kalktım. Temiz hava ciğerlerime dolarken Demir'in etkisinden kurtulmuş, kendi duygularımdan korkuma esir düşmüştüm. "Evet." Az önce cehennem gibi yanan ben şimdi üşüyordum. "Başka ne olabilir? Kendine dikkat etsen iyi olur. Ben..." Cümlelerimi zor toparlıyordum. "Ben senden nefret ediyordum." Yalandı. Kimi kandırmaya çalışıyorsam başarılı da değildim. Çünkü ben onu inkâr edemeyeceğim kadar arzuluyordum, bu nefretten uzaktı ve o da aynı hisle bana bakıyordu. O yüzden bu yalana ikimiz de inanmadık.
Saklamadı, ayağa kalktı. Tam önümde durdu. "Bana teslim olacağın günü sabırsızlıkla bekliyorum doktor. O zaman ilk bana yalan söyleyen dilini cezalandıracağım."