-7-
Sabah diyemeyeceğim kadar karanlık bir saatte rahatsız ve bölük pörçük uykumdan uyandırılmış ve toparlanan ekiple birlikte yeniden yola koyulmuştum. Esnemekten çenem ağrıyordu. Demir'le son konuşmamızı düşünmekten doğru dürüst uyuyamadığım gibi şimdi yanında yürürken de hararet basıyordu.
Gece çadırda yalnızdım, o nöbet tutacağını söylemiş ve beni içine soktuğu garip duygu durumuyla baş basa bırakmıştı ki bu iyiydi. Şayet beraber kalmamızın fikri bile boğazımı düğümlüyordu. Ekip inanılmaz bir sessizlikle ilerliyordu, yolculuk öncesi kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırırken herkesin gözünden uyku akıyordu. Hiçbir şey söylemeden planlanmış gibi benimle yürümeye başlayan Demir'in suskunluk sebebi de aynı mıydı bilmiyordum.
Ayaz parmaklarımı, kulaklarımı, burnumu acıtıyordu. Bastığım yeri görebilmek için gözümü kısıp duruyor, dikkatli ilerliyordum.
Güneş yükselirken söylenmemek için kendimi zorluyordum. Dün de yürüdüğümüzden bacaklarım ağrıyordu. Çantayı tek omzuma asıp el yordamıyla mataramı buldum. Neyse ki düz araziye ulaşmıştık. Birkaç yudum su içip biraz soluklanmak için duraksadığımda Demir de benimle durdu.
Bu noktadan sonra herkes pür dikkat bir şeyleri takip etmeye başladı. Bazılarının boyunlarında asılı dürbünleri vardı. Uraz benim eşyalarımın arasına da koymuştu ama çıkarmamıştım. Aralarında işaretleşerek yaptıkları anlaşmayla aynı hat üzerinde görüş mesafesinde kalacak şekilde ikişerli gruplar hâlinde birbirimizden ayrılmıştık.
Durup etrafı kolaçan etmeye, sese göre yaklaşmaya başlamıştık. Bir dere kenarında su içen geyiği görünce ağaçların arkasında geride kaldık. Göğsüm sıkışıyor, kalbim korku içinde şiddetle atıyordu. Ölümün tatsız fırtınası beni ürpertiyordu. Askerlerden biri dürbünle baktı, elini kaldırıp uygunluk onayı verdi. "Şanslıyız." Geyik değildi.
Demir kendi çantasını kenara bırakıp benimkini de aldı. Hayvanın kaçış yollarını kapatmak üzere iki grup harekete geçti. Kulağıma dolan uğultuyu bastırabilmek için başparmağımla işaret parmağımın tırnağının kenarını kaşıyıp duruyordum. Omzuna asılı silahı askısından tutarak sessizce indirdi. Büyük elini belime yerleştirip beni önüne çektiğinde bütün kaslarım gerilmiş, enseme çarpan soluğu gözlerimi kapatmama sebep olmuştu.
Ayrıca belime temas eden el de hiç yardımcı olmuyordu. Kulağıma eğildi. "Gevşe." Göğsüm şiddetle inip kalkıyordu.
"Yapamayacağım." Fısıltım titrekti. Yolculuğun bu aşamasına gelmeden hatta hiç çıkmadan biliyordum böyle bir boşluğa düşeceğimi.
Parmağı bel oyuntumu okşadı. Silah bacağıma çarpıyordu, geyik biraz uzaktaydı. Kaçabilirdi, kaçmalıydı. Buz kesmiştim. Hayvan uzaktı, silah kullanamıyordum. Kaçırabilirdim ama onu yanlışlıkla yaralamam çok daha korkunç bir sonuçtu. Üstelik ben vuramasam bile hazır bekleyen başkaları yapacaktı. Onun için ölüm çok yakındı. Dudağımı ısırdım. Aldığım her nefes ağırdı, yüktü. "Yapacaksın doktor. Öldüreceksin ki hayatta kal." O bir tehdit oluşturmuyordu. Demirin sert tonu tavize açık olmadığının göstergesiydi.
Hayvan başını kaldırdı. "Yavrusu varsa?" Çaresizce bir çıkış arıyordum.
Belimdeki elini çekip saçlarımı sol omzuma topladı. Parmağını kulağımın arkasıyla ensem arasında sinirlerimin hassas olduğu bir noktada gezdiriyor, yerin adeta ayaklarımın altından kaymasına sebep oluyordu. "Düşünme." Silahı önüme getirdi. Ellerimi silaha yerleştirirken sırtımı sert göğsüne yasladı. Duruşumu düzeltti. Nefesim sıkışıyordu, yapamazdım. "İçin rahat edecekse dişi değil."
Kontrolünü onun sağladığı silah benim ellerim arasındaydı, ucu geyiğe bakıyordu. "Lütfen. Yapamam. Demir yapamam."
Derin bir nefes aldı. "Sakinleş." Üstümüzden kuşlar geçip gidiyor, zaman akıyordu. "Seni zorlamayacağım." Hemen silahı bırakıp uzaklaşmak istiyordum, durdum. Bir ama gelecekti. Yarımdı o cümle, tonlamasından da sonrasında gelecek şeyi sevmeyeceğimi anlamıştım. "Yüzleşmenin başka yolları da var. Yapmazsan seni meydan şenliklerine götüreceğim."
Dudaklarım kurudu. Kötü bir şeyi çağrıştırmayan ismine rağmen bu seçenek korkumu körükledi. Ava sadece gıda ihtiyacından değil aynı zamanda bu şenliklere hazırlık amacıyla çıkmıştık. "M-meydan şenlikleri mi?"
"Hı hım." Acı bir soğuk tenime işliyordu. "İnsanların öldüğü bir şenlik…" Ne? İrkilmemi hissetti. "Biz canavarlar böyle eğleniyoruz." Benim ellerim kanlıydı, o ise kan içindeydi. "Çabuk karar vermen gerek."
Yaptığımdan pişman olmasam da hissi boğucuydu. Bir daha insan öldüremezdim. O meydana da adımımı atmak istemiyordum, hâlâ kâbuslarıma giriyordu. Ben kaleye esir olmaktan memnundum. Korkaklıksa bile öyleydi işte. "Tamam." Dişlerimi sıktım. Şakaklarımdaki kaslar gerildi. "Yapacağım. Tamam."
"Parmağını koy şimdi tetiğe." Geyik uzaklaşıyordu ama hâlâ görüş açısındaydı. Demir beni yönlendirerek nişan almamı sağladı. Tetiğin üstündeki parmağım kaskatı kesilmişti. Bedenimin kontrolünü tamamen ona bırakmıştım. Nabzım çok yükselmişti. Eğildi, başını omzuma yasladı. "Bas." Vücudum bu emri bekliyormuşçasına tetiğe bastım. Silahın gürültüsü ormanda yankılanırken geyiğin ölüsü kalbime düştü sanki. Kuvvetle sarsıldım. Ben... Korkunç biriydim. "Bir daha." Sesini başka bir patlama takip etti.
Demir silahı indirdi. Gözlerimi sıkıca yummuş kıpırdamadan duruyordum. Beni kendine çevirdi, bir kolunu omzuma sardı. "Aferin doktor." Saçlarımın arasını öptü.
Tüm gücümle ittim onu. Gözlerim açılmış, yeşillerini bulmuştu. Şu an Uraz'a da ona da en az kendime olduğum kadar kızgındım, suçluyordum. "Nefret ediyorum senden." İfadesi değişti. İçten haykırışım onda dünden farklı bir iz bırakmıştı.
"Bu senin kaderin, ne kadar erken kabullenirsen o kadar iyi olur." Yanımdan geçip gitti. Böyle olmalıydı diyordu ama ben yavaş yavaş kendimden etimle kemiğimle tiksinmeye başlıyordum.
Ben düşünce deryamda çırpınırken yerdeki mantarlar gözüme çarptı. Yaptığımın mecburiyet olmayışının resmi göğsümü sıkıştırırken eğildim. Bana verilen setteki bıçaklardan birini çıkarıp biraz mantar ve değişik görünen bazı bitkilerden toparlamaya başladım. Zaten herkes ölen hayvanla meşguldü, benim de zihnimi dizginleyecek bir meşgaleye ihtiyacım vardı.
Beklediğimden daha oyalayıcı bu eylemi onlar dağ keçisi, tavşan ya da geyik ararken de dönüş yolunda da sürdürdüm. Böylece askerlerin taşıdığı cansız hayvanlara bakmıyor, onlar başka hayvanları öldürürken şahit olmuyordum.
Demir aramızdaki soğukluktan veya kendimi soyutlama isteğime saygı duyduğundan gece olup kamp attığımız yere dönene kadar sadece benimle yürümüş, ben bitki toplarken beklemiş ancak hiç konuşmamıştı. Buna rağmen arada bir şeylere takıldığımda ya da dengemi kaybettiğimde müdahaleye hazırdı.
Çadır kurma konusunda Demir'in eline verdiğim hasardan sonra becerimi kendim dâhil birini sakatlamayacak seviyede geliştirmiştim. Tabii ekstra dikkat ediyordum. İşin büyük kısmını yine o üstlenmişti. Kötü geçen günün ardından dün gece nöbet tutan Demir'in dinlenmeye ihtiyacı olduğu bilinci de beni gerim gerim geriyordu. Şayet kimse biriyle aynı çadırı paylaşmayı dert etmiyordu. Seçeneklerim de kısıtlıydı, kimseyle beraber uyumaktan rahatsız olmayacağım bir yakınlık kuramamıştım.
Çok yorgundum ama belki sabaha kadar oturabilirdim. Taşı kenara atıp ellerimi silkeledim. Yapacak bir şeyim kalmadığından öylece dikiliyordum. Mantığıma göre insanları öldürdüğünü halihazırda biliyor olduğum Demir'e bir cani gibi davranmam saçmaydı ama sanırım öfkem beni mecbur bıraktığı seçimlerdendi. O da biraz dinmişti. Bana anlayışlı olmasını bekleyemezdim. Doğrularını gizlemiyordu. En başında da böyle biriydi. Tavrıma katlanması dâhi ondan beklemediğim bir şeydi.
Fazla ilgisini görmeyecek kadar kör değildim, bu da beni yanılgıya sürüklemişti. Kafamda kuruyor da olabilirdim tabii ama her an beni yanına çekmesi, biraz uzaklaşsam da sıkça beni bulan gözleri, adımlarımı takip etmesi güvensizliğinden farklı sebepler de taşıyordu. Yeşillerinde yakaladığım kıvılcımların, benimle konuşurken yumuşayan tonlamasının açıklamasını da içeren sebepler...
"Yakacak bir şeyler toplamaya gideceğim. Sen de gel." Reddetsem ısrar etmeyecek gibi görünüyordu. Etmedim. Başımla onaylayıp peşine takıldım.
Karanlıktı, kalabalıktan uzaklaşıyorduk, ormandaki hayvanların sesleri geliyordu ve bunlara rağmen endişelenmiyordum. Doktoru olduğum sürece beni koruyacağını söylemişti ve ben de bu sözüne güveniyordum. "İyi misin?"
Gün geçtikçe psikolojimin bozulması ve fazlasıyla dengesizleşen duygu durumum dışında "evet" diye cevap verdim. Ne de olsa gereksiz ayrıntılar onu ilgilendirmiyordu. Bir de bütün gün her göz göze geldiğimizde soğuk bakışlarımı ona dikmemişim gibi ekledim: "Neden olmayayım ki?" Evet, deli olduğuma ikna etmeme ramak kalmıştı sanırım.
" En son ağlamakla beni öldürmek arasında bir seçim yapmaya çalışır gibiydin, gardımı almam gerekiyor mu merak ettim."
Ben de alaycı takılabilirdim. "Elimi kana bulamışken sayının çok önemi yoktu. Hem seni o tarafta bekleyen çoktur. Tanrı bunu takdirle karşılayabilirdi." Selam, sarkastik yanım sanıyorum kellemin kale kapısına yakışacağına karar verdin.
Neyse ki güldü, onu sık güldürebiliyordum. Muhtemelen beni bik bik konuşan bir karınca kadar dikkate alıyordu. Sonuçta onu değil öldürmek teşebbüs dâhi edemeyeceğimin ikimiz de bilincindeydik. Ciddiye alınmamak tatsızdı fakat beni hayatta tutuyordu. Polyanna ders alsın, aşırı pozitiftim.
"Geyikle bir tutuluyorum yani?"
Omuz silktim. "İkiniz de nefes alıyordunuz, eh geyik beni kendine yalvarmak zorunda bırakmamıştı." Geyik bir, sen sıfır Kuyaş Demir Karahan...
"Çok kindarsın." Ben sadece yürüyordum, o ise sahiden yakacak bir şeyler toparlıyordu. "Ve ben seni mecbur bırakmadım, kendi tercihindi. Tamamen de aptalcaydı."
Nihayetinde Naim'in hayatını kurtarmıştım, vicdanım son derece rahattı. Günahlarımı aklamazdı ama insanlığımı koruyordum. "Benden ne isteyeceksin?" Alabileceği pek bir şeye sahip değildim. Edinebileceği tek şey mesleki becerimdi ve zaten onun için çalışıyordum.
"Zaman gösterecek, var aklımda bir şeyler." Şimdi daha çok ilgimi çekmişti. Durup devamını bekleyerek ona baksam da ne kastettiğini açmadı. Üsteleme dürtümü bastırdım. "Sen bölgeme katılmama inadını sürdürmekte kararlı mısın?"
Kaşlarımı çattım. "Neden ısrar ediyorsun?" Şüphe içimde başkaldırıyordu. Amacı konuyu değiştirmek miydi yoksa istediğini alamadığından mı yeniden buraya çekiyordu? Anladığım kadarıyla bölgeden olmamla olmamam arasında onu etkileyen bir fark yoktu.
"Sadece soruyorum. Tekliflerimin reddedilmesine alışkın değilim." Eğilip bir dalı yerden alırken bir şeyler mırıldansa da net duyamadım. "Bu kadar yeterli, dönüp bir şeyler yiyelim." Hiçbir şey toplanmamış etkisiz eleman olarak omuz silktim. Doğrusu Demir aldığı küçük sorumluluklarla hâlâ beni şaşırtıyordu.
Kamp alanına döndüğümüzde onunla yalnız geçirdiğimiz sürenin bana yaramadığını fark ederek müdahalesine fırsat bırakmadan yemeği ateş başında diğerleriyle yedim. Başımdaki bekçilik görevine en azından ara verir sanmıştım ama oturduğu yerden kısık gözlerle beni izlemeyi kesmemişti. Yanındayken sıcak basıyor, uzaktan bakışlarıyla ise etrafımı saran ayaz üşütüyordu. Hiç tatmadığım garip bir ikilemdi. Midem sancılanıyor, kalbim heyecanla kulaklarımda uğuldayan bir şiddete kavuşuyor ve her lokmam ağzımda büyüyordu. Sanki yamacındayken yumuşak tüylerine sığındığım bir yırtıcının uzaklaştıkça tehlikeli bakışlarına maruz kalıyordum. Beni çağıran bir karanlığa sahipti.
"Biraz etkilendin sanırım. Eli silah tutan birine benzemiyorsun. Şimdi nasılsın?" Bakışlarımı dalıp gittiğim ateşten benimle iletişim kurmaya çalışan İlke'ye çevirdim.
Sıcak olduğunu umduğum ifademin ardına içine düştüğüm çıkmazı iteleyip gülümsedim. "Avcılık ruhumda yok, ben daha çok toplayıcıyım galiba. Ama iyiyim, sorduğun için sağol."
"Yani, öldürmekten çok yaşatmayı seçmen anlaşılabilir." Beni baştan aşağı süzdü. "Yine de bu sana fayda sağlar. Hem doktorsun hem de Şah'la..." Duraksadı, doğru cümleyi arıyordu. "Bilirsin işte. Her zaman izole kalamazsın." İmasından tam bir çıkarım yapamadım.
Yanımızdaki erkek asker "küçük doktorumuzu ürkütüyorsun" diye araya girdi. Vücudu İlke'ye dönüktü, yüzüne vuran ateş gülümsemesine tehlikeli bir aydınlık katmıştı. Pantolon kemerine takılı palanın kazasını tutuyor, her an tetikte bekliyordu. Bunu çoğunda görmüştüm, Demir de sürekli etrafı tarıyordu. Hatta kalede bile bunu yapıyordu. "Şah'ın yörüngesindeyken ona kim dokunabilir?" Konuşmanın odağındaki üstü örtülü yakınlığımız konusu beni huylandırıyordu. Dönüp Demir'e bakmamak için kendimi zorluyordum.
"Ben bölgeden değilim, o yüzden beni gözünün önünde tutuyor." Neyin açıklamasını yaptığımı bilemeden kelimeler dudaklarımdan çıkıvermişti. "Şey..." Kendimden, daha doğrusu ikimizle ilgili herhangi bir şeyden, bahsetmekten kaçınarak "sizin uzun zaman mı oldu? Yani bugün gördüm, hepiniz ne yaptığınızı biliyordunuz" diye konuyu değiştirdim.
"Benim iki yıl olmuştur. Geldiğimde Raci zaten şehirdeydi." Kaşları hafiften çatıldı. "Vay be zaman sahiden hızlı geçiyor."
Adının Raci olduğunu öğrendiğim adam dişlerini göstererek alayla sırıttı. "Fena oyuncuydun, beni kandırıp silahımı çalmıştın." Her ikisinin de anılarında o güne gittiğini yüzlerinde gördüm. "Utanmadan kalbimi de çaldın hain kadın."
İlke ufak bir kahkaha atıp Raci'nin dudaklarına bir öpücük bıraktı. Yeniden bana dönüp göz kırptığında atmosferin etkisiyle yanaklarım ısınmıştı. "Övünmek gibi olmasın iyi çalarım, kimsenin ruhu duymaz."
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Yani bu biraz garipti. Neyse ki konuşmamı beklemediler. Raci bir kolunu İlke'nin omzuna sarıp kendine çekmişti. "Eh, Bertuğ'un eğitimlerinden de az çekmedik. Endişelenme sen de yakında profesyonel olursun, sonuçta Şah'ın özel eğitim verdiği ilk çaylaksın." Benimle dalga mı geçiyor, bana laf mı sokuyor, yoksa karakteri gereği normal konuşması mı böyle çözemiyordum.
İlke yüz ifademden bundan hoşlanmadığımı anlamış olacak ki dirseğiyle Raci'nin karnına vurdu. "Yapma."
Kaşlarını kaldırdı. "Ne? Kötü bir şey demedim. Gizliyor da değiller sanki."
"Raci!"
Boğazımı temizledim. Verecek cevabım yoktu, konuyu değiştirsem de aynı yere geliyordu, karnım da doymuştu. "Ben dinlenmeye çekileyim, size iyi geceler."
"İyi geceler." Ben dönüp giderken kısık sesle de konuşsalar onları hâlâ duyabiliyordum. "Utandırdın kızı. Çok kötüsün."
"Ben mi utandırdım? Ağzının içine düşüyor Şah."
Kıpkırmızı kesilmiştim, öyle ki boynum bile yanıyordu. Dışarıdan böyle göründüğünü hiç düşünmemiştim. Bir de tabii ayrı bir cehenneme düşmüştüm. Çadırın önüne beni taşıyan bacaklarım ne yapacağımı bilemeyerek dondu kaldı.
Demir oturduğu yerde elinde bıçak bir sopanın ucunu yontuyordu ama gözleri bendeydi. Alt dudağımın kenarını dişledim. "Ben..." Çadırı boş verip tamamen ona döndüm. Yukarıdan bakan bendim, o oturuyordu. Ve nasıl başarıyorsa hâlâ otoriter görünüyordu. Adama resmen bu devirde tanrı tarafından kut falan verilmişti sanki. "Nöbetçi kalabilirim."
"Yat sen. Oya ve Tekin kalacak."
Gerginliğimi azaltamıyordum. Parmaklarımla oynamaya başladım. "Sen?" Hâlâ utancım geçmemişti. Neyse ki bununla ilgili yorum yapmıyordu şayet yüzüne baktıkça utancım katlanıyordu zaten.
"Ben ne?" Dili dikkat dağıtıcı bir şekilde dudaklarının arasında gezdi.
"Sen yatmayacak mısın?" Ne diyordum ben? Bu neden kulağıma onu yatağa çağırıyormuşum gibi gelmişti. Raci dengemi alt üst ettiğinden kuruntularım beni sıkıştırıyordu. "Yani ben nerede uyuyacağım?" Toparlamak konusunda berbattım. Ne demesini bekliyordum ki? Kalbim de saçmasapan göğsümü zorluyordu.
Ayağa kalktı. Sopayı bırakmış, bıçağını belindeki kılıfa yerleştirmişti. Yanıma yürüdü. Dejavu yaşıyordum ama bu sefer nefretimi haykırmamıştım. "Bu çadır iki kişi için yeterli." Uzanıp kapalı kapının fermuarını indirdi, kumaşı itti. "Tabii kaçabileceğin alan biraz küçülecek ama başın sıkışırsa 'senden nefret ediyorum' diye bağırırsın." Açıkça gülüyordu da. Daha fazla utanabilir miydim?.. Sanmıyorum.
Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırıp benim için kapısını açık tuttuğu çadıra girdim.
Hemen uyku tulumuna sarılıp arkamı dönerken fermuarı çekerek kapıyı kapattığını duydum. Yorgunluktan ölüyor da olsam çadırda uyumak başlı başına zordu, üstelik ateş başında durmaktan is kokmuştum ve şimdi bir de arkamda yatan Demir eklenmişti. Acımasızca sınanıyordum.
Yer olmasına rağmen en kenara sıkıştım. Gözlerimi sımsıkı yumdum. İçimden koyun sayıyordum ama koyunlar tek tek çitlerden atlamıyor üstüme üstüme koşuyordu.
"Alara" dedi yumuşacık bir sesle. Uyumuş gibi yapsam ne kadar inandırıcı olacağını tarttım. Kantar hiçe çok yakın olunca "hımm?" dedim mırıltıyla.
"Eğer bu tarafa gelmezsen kolundan tutup seni o yapıştığın kenardan çekeceğim." Çok ciddiydi. Her an harekete geçebileceği gerçeğiyle nefesim kesilirken yeniden konuştu. "Ve elimin ayarını tutturabileceğimden şüpheliyim."
Yutkundum ve sırt üstü dönüp tulumun içindeki kolumun onunkine değeceği kadar yaklaştım. O kendi tulumunun üstüne sırt üstü uzanmış, ellerini kanında birleştirmişti. Aramızdaki tek engel benim tulumumun kumaşıydı. "Oldu mu?"
Başını benim tarafıma çevirdi. Yeşilleri yine ışıldıyordu. "Fena değil." Üstüne çıkmamı beklemiyordu herhalde. Bekliyor muydu?
Çadırın tepesini izlemeye döndüm. İçim kıpır kıpır bedenimse put gibi hareketsizdi. Bu şekilde asla uyuyamayacaktım ama kahretsin ki ufacık bir huzursuzluğum da yoktu.
Sözlerini yarım yamalak hatırladığım bir şarkıyı içimden söylemeye çalışıyordum. Ne yazık ki göğsümdeki davul buna asla izin vermiyordu. "Ben horluyorum." Kesinlikle yalandı, neden dan diye böyle söylediğimi bile bilmiyordum. "Hem is kokuyorum." İşte bu gerçekti ve onun buram buram ciğerlerime dolan kokusu adil olmayan şekilde hâlâ güzeldi.
"Yani?"
Omuz silktim. Bitişik kollarımızdan hareketimi hissetmiş olmalıydı. "Beraber uyuyoruz ya."
"İyi." Bu muydu? Horlayan biriyle asla uyuyamazdım ama o umursamamıştı.
"İyi" diye tekrar ettim ben de.
Sessizlik uzadı. Gram uykum gelmiyordu. İkimiz de hiç kımıldamıyorduk ve buna rağmen onun da uyumadığını biliyordum ki birden sesi yeniden kulağıma doldu. "Ben de sana sarılmak istiyorum."