-8-
Büyük yatağımda, toz, is ve pislikten arınmış bedenimle tek başıma uyanmak şu şartlar altında paha biçilemez bir rahatlıktı. Yanı başımda Kuyaş Demir Karahan uyurken gözüme tek damla uyku girmedi desem yalan olurdu gerçi.
Avdan döndüğümüzden beri geçen iki gündür sabahtan akşama klinikte ya da kütüphanedeydim. Topladığım bitkileri Uraz sayesinde gruplandırmış, bir işe yarayıp yaramadıklarını araştırmaya koyulmuştum. Yemeğe bile gittiğim yoktu ama neyse ki Suavi veya Uraz bana yiyecek bir şeyler getiriyorlardı.
Demir bana sarılmak istediğini söyledikten sonra bununla ilgili bir harekette bulunmamış, üstüne başka bir şey de dememişti. O an o kadar olmamış gibiydi ki hayal olduğundan şüpheleniyordum. Nihayetinde ben de ona eşlik etmeye karar vermiştim, zaten onu görmemek de bunu kolaylaştırıyordu.
Bedenimi ciddi bir mental güç kullanarak yataktan ayırıp hazırlandım. Alarm olmamasına rağmen sabah erkenden gözlerim açılıyordu fakat zor olan kısım sıcak, rahat yatağı bırakmaktı.
Klinik kitaplar, not kâğıtlarım ve bitkilerden ötürü darmadağınıktı. Yine de bu dağınıklık içinde kendime bir düzen kurmuştum, en azından neyin nerede olduğunu ayırt edebiliyordum.
Her ne kadar doktordan çok bir aktar gibi hissetmeye başlasam da eldeki imkânları değerlendirmeye çalışıyordum. Ayrıca keşfetmeye açtım. Uraz'ın yadsınamaz desteğini de es geçmemek gerekirdi, Zemin'den çok yorgun da gelse muhakkak yanıma uğruyor, bana bitkilerin isimlerini söylüyordu. İnanılmaz donanımlıydı ve sadece bir bardak bitki çayı karşılığında bunları benimle paylaşıyordu. Çaylar konusunda Suavi ve onu denek olarak da kullanıyordum.
Masaya geçmek yerine sedyeye oturup son notlarımı gözden geçirirken açık bıraktığım kapıdan içeri uzanan baş dikkatimi dağıttı. "Hey, günaydın."
"Günaydın, erkencisin."
Taş pervazı aşıp yanıma oturdu. Aramızda duran kâğıtlardan birini alıp incelerken "çok çalışıyorsun" dedi. Hoşnutsuz ifadesinin beni düşünmesinden kaynaklandığını biliyordum. "Yoruluyorsun, hatta aç kalıyorsun." Henüz bir çocuk olmasına rağmen büyük adam tavırları bana sevimli geliyordu. Benimle kolay bir yakınlık kurmuştu ve bunun samimiyetine inanıyordum.
"İkisi de doğru değil, el üstünde tutuluyorum." İşte bu gerçekti. Bana gösterilen özel ilgi, muafiyetler, hoşgörü insanların dikkatini çekiyordu. İstemeden kulak misafiri olduğum birtakım konuşmaların yanı sıra kötü bakışlara da maruz kalıyordum. "Sen kahvaltıya neden gitmedin?"
Yüzünü buruşturdu. "Orası sensiz çok sıkıcı..." Uraz da o da yemeğe fazla düşkündü. Ve ciddiyetsizdi de. Ona yandan 'atma Ziya' bakışı atarken hırkasının cebinden küçük bir cam şişe çıkardı. "Bu senin... Umarım istediğin gibi olmuştur."
Hafiften kaşlarımı çatıp şişeyi ondan aldım. İçindekinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Damlalık eklentili kapağını açtığımda son günlerde favorim olan çiçeksi, güzel koku yoğun bir şekilde etrafımı sardı. Başka bir şey eklenerek yumuşatılan koku beni bir anlığına bulutların üstüne taşıyıp ardından da aşağı doğru tatlı tatlı süzülüyor gibi hissettirdi. Dudaklarım kontrolsüzce yukarı kıvrıldı. Boğazımdan gelen hoşnut bir sesin ardından muhtemelen beni hastalıklı gösteren derin soluklarımı kesebilmek için kapağı kapattım. "Harika." Sırf kokusu güzel diye topladığım amber çiçeklerini Uraz benden aldığında çiçeklerin bir parfüme çevrileceğini beklememiştim. "Çok teşekkür ederim. Bayıldım."
Başını utangaçlıkla öne eğse de gülümsemesini görmüştüm. Elini ensesine atıp ovuşturarak boğazını temizledi. "Uraz bunu verirken seni kahvaltıya çağırmamı istedi. İtiraz kabul etmiyormuş." Öğrenme hevesi açlığımı bastırıyordu aslında ama daha ben reddetmeden önünü kestiğinden inatlaşmadım.
Çabucak gidip dönmek için kalktım, şişeyi de kendi cebime koydum. "Çok biliyor o beyefendi." Uraz beni takip edip raporluyordu ama diğer yandan bence arkadaş olarak da görüyordu. Zaten merceğini benden sonra gelenlere çevirmesi gerekiyordu ve ben her an muhafızların önündeydim. Bir şeye kalkışsam yakalanmamam ihtimal dâhilinde değildi. Ki bir de düşününce ne yapacaktım? Kaçıp kendimi Meydan'a atmak, Demir'e saldırmak, yaşam alanıma dönüşen bu yerde bir şeyleri sabote etmek hiçbir açıdan akıllıca olmazdı.
Av ile ilgili keyif aldığım tek şey topladığım bitkiler ve güzel manzaralar olsa da Suavi'nin ilgiyle sorduğu sorularını geri çevirememiş, ona anlatmıştım fakat merakı dinmemişti. Yemekhaneye yürürken hâlâ bununla ilgili bir şeyler soruyordu. Silahlara ilgisinden hoşlanmıyordum ama onu eleştirmek de bana düşmezdi. "Bana göre bir etkinlik değilmiş" dedim milyonuncu kez. "Bir daha gitmem bile muhtemelen."
Ben en azından bilinçaltına yerleşir de biraz soğur bu fikirden diye umarken o "keşke beni götürseler" dedi. Bir de öyle içten istiyordu ki ne desem fayda etmeyecekti. "Sen çok şanslısın, bir de Şah birebir öğretiyor sana silah kullanmayı. Gerçi seni kendi ekiplerinden sayıyorlar."
"Abartıyorsun. Uraz herkesle samimi, Demir de..." Onunla ilgili ne diyeceğimi bulamadım. "Kim bilir ne düşünüyor. Diğerleri de gayet mesafeli. Böylesi de daha iyi."
"Aynen, sen kalede Şah'a ismiyle hitap eden, yemekte onun masasına oturan kaç kişi gördün?" Bilmiş bilmiş konuşmasına göz devirdim. "Herkes seni konuşuyor. Kaldığın yer bile Premium."
"Çünkü tıp kazandım. Üniversite sınavına çalışmak kimsenin hayatıma bu kadar pozitif etki etmemiştir eminim."
"Kesin..." İronisini görmezden geldim. Neyse ki yemekhaneye ulaşmıştık.
Daha yemek sırasındayken masalara bir göz attım, Uraz'ı yalnız bulmayı umuyordum ama Demir tam karşısındaydı ne yazık ki.
Doyup kalkar diye oyalansam da masaya ulaştığımda maalesef hâlâ oradaydı. "Günaydın, afiyet olsun."
Uraz çiğnediği lokmayı zar zor yuttu. "Günaydın, hoş geldin. Otursana."
Suavi hemen bir adım arkamdaydı. "Size afiyet olsun. Görüşürüz sonra."
Ona doğru dönmüştüm ki Demir konuştu. "Sen de oturabilirsin."
Bana hâlâ tuhaf gelse de hiyerarşik sistemleri bu şekilde işliyordu. Oturur oturmaz Uraz'a çevirdim yönümü. "Beni niye çağırdın? Bir şey mi oldu?"
"Seni Zemin'e götüreceğim bugün. İzin çıktı." Demir'e bir bakış atıp yeniden bana döndü. "Kahvaltıdan sonra çıkarız, işimiz çok."
Suavi "Şeker ablaya mı?" diye sorunca kaşlarımı çattım. Bu ani planın altını kurcalama sebebim son emrivakileriydi.
"Yok, daha onu kabul etmedi doktor hanım. Ama bir uğrayın o tarafa da belki fikri kendiliğinden değişir."
"Ben çalışıyordum, niye Zemin'e gidiyoruz? Ayrıca Şeker abla kim?"
"Gidince görürsün. Hadi, karnını doyur."
Sessizlik içindeydik. Sık sık Demir'e bakıyor, ne zaman baksam gözlerini üzerimde buluyordum. Üstelik hiç gizleme çabasına girmiyordu. Hatta bir süre sonra alenen sırıtarak bana göz kırptı. O sırada bir şey yiyor ya da içiyor olsaydım kesinlikle öksürüklere boğulurdum. Bilerek yapıyordu utanmaz adam. Benimle uğraşmak resmen hoşuna gidiyordu.
Cüretkârlığı sinirimi bozmuştu. Ben de onu utandırma arzusu duyuyordum ama bunu başarmak zordu. Çatalımı tabldotun kenarına bıraktım ve bütün ciddiyetimi takındım. Tek kaşımı kaldırıp çekingenliğimin önüne perde çektim. "Neden sürekli bana bakıyorsun?" Amacım onu kışkırtmaktı, sanırım biraz kaşınıyordum. Onu köşeye sıkıştırabilecek bir açık arıyordum.
Suavi ve Uraz'ın da dikkatini çekmiştim. Onların yanında genel olarak uyumlu bir kişiliğe sahiptim, bu sebeple yabancı oldukları, bir anda parlayan bu kıvılcımı Demir kolayca tetikliyordu. "Çünkü istiyorum. Rahatsız mı oldun?"
Rahatsızlık duyuyordum. Kötü olan baktığı için değil içimde uyandırdığı tuhaf histen ve insanların tepkilerinden rahatsız olmamdı. Hayır diyemediğim için sorusunu es geçtim. "Niye bana bakmak istiyorsun?" Dudaklarım kurumuştu.
Seyircilerimizi umursamıyordum çünkü Demir'le yaşadığımız bu tip diyaloglar, vereceği cevapların beklentisi beni heyecanlandırıyordu. Belki konunun onunla ilgisi yoktu. Hayatım boyunca sakin, soğukkanlı biri olmuştum. Şimdi kabımın dışına taşmaya başlıyordum ve o da araçtı.
"Çünkü burada daha çok ilgimi çeken başka bir şey yok."
Kalakaldım. Aramızdaki havada yüklü bir elektrik asılıydı sanki ve onun sözleriyle, aynlarında üstüne gölgeler düşürdüğü ikimize mahsus bir gizemle tenime nüfuz ediyordu. Dünya bir anlığına dönmeyi bıraktı, kafamın içinde her şey ağır çekimde silikleşti. Onca fluluğun orta yerinde o ve ben kaldık. İrislerindeki sonsuz çam ormanlarında kayboldum.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi çekici kokusu kadar karizmatik bir sesi vardı. Kalın, pürüzlü sesiyle ne söylese söylesin etkileyiciydi. Sanki dünyanın en tutkulu şiirini okuyordu.
Gözlerimi kaçırdım. "Sinirimi bozuyorsun." Geri adım atmıştım çünkü verecek başka cevap bulamayacak kadar aklımı karıştırmıştı. Zihnimdeki kaostan çekip çıkarabildiğim en basit, net cümle dudaklarımdan dökülüvermişti.
Suavi kendini tutamayarak "öyle de demeseydin" diye mırıltıyla beni uyarsa da kısık sesini masadaki herkes duyabiliyordu. Ve açıkçası ben dâhil kimseye etki etmemişti. Geçen günler içinde insanların ondan çekinmesine sebep olacak pek bir görüntüye şahit olmadığımdan rahattım belki. Yine de mantıklı yanım şiddetle itiraz ediyordu. Kimse böyle bir saygıyı boşuna almazdı. Ayrıca o bir yırtıcının doğasına sahipti.
"Sen ne duymayı bekliyordun doktor?" Bu kez o tek kaşını kaldırmış kaçmaya niyetlendiğim suskunluk yolunu kapatmıştı. Sürdürdüğü bilmiş tavrına karşın dik dik baktım. "Bulacaklarından korkuyorsan eşelememelisin."
Çenemi kaldırdım. "Şimdi sana korkmadığımı söylerdim ama aklın karışsın istemem." İstiyordum. Ateşe koşmak için tutuşuyordum resmen.
Ve o ima ettiğim ana öfkelenmek yerine muazzam gülümsemesiyle kucak açıyordu. "Haklısın." Diliyle alt dudağını ıslattı. "Şu an aklımın karışması için ortam müsait değil."
Yutkundum. Gürültülü yutkunuşum Suavi'nin öksürükleri ve Uraz'ın "e yok artık ama" diyen sesi tarafından bastırılsa da ardından eklediği "bildiğin flört ediyorsunuz gözümüzün önünde" kısmı ortaya hepten serilmesin diye bütün gücümü kullandığım utancımı yüzeye çekiştiriyordu.
Demir'in arsızlaşabileceği seviyeyi kestiremediğimden Uraz'ın koluna vurdum. "Saçmalama." Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyordum. Ayarlarımı bozuyordu. Sanki ilk kez bir erkekle konuşuyordum. "Yok öyle bir şey." Dilimi ısırmasam kabalaşıp 'kes sesini' diye bağıracak, tepkime sırıtan Demir'e de çemkirecektim ama hanımefendiliğimi korudum. Mümkün olduğunca...
"Tamam, kızma sustum." Ciddiyetsizliğinden benimle daha sonra uğraşacağını anlamıştım. Yine de konuyu şimdilik kapattığı yanılgısına düşmüştüm. "Hadi çıkalım geçe kalmadan. Siz sonra uygun bir yerde birbirinizin aklını alırsınız. Ya da neyini istiyorsanız..."
Ben çok fazla insanın bu tarafa dönmesine sebep olacak derecede yüksek sesle "Uraz!" diye çığırırken o yerinden kalkıp hızlıca çıkışa yürümeye başlamıştı bile. Bir de kaçarken konuşuyordu. "Kalenin önündeyim, geç kalma."
Burnumdan solurken hanımefendiliği falan boş vermiştim. Yerimde tepinmeme ramak kalmıştı. "Tabağını da götürmedi köpek." Kimsenin konuşmasına izin vermeden iki tabldotu gereğinden sertçe aldım. Elime bulaşan yemek artığı daha da sinirimi bozarken yeterince rezil olduğumdan inanılmaz bir vurdumduymazlıkla "neden ya neden" diye söylendim. "Öldüreceğim oğlum seni. Atılacağım bir başka şehir de yok nasılsa." Hayır, Demir'e kızmayıp ona tetiklenmem de saçmalıktı. Her şey çok saçmaydı. Her şey...
Benim delirmiş gibi davranmamı izleyen Demir ve Suavi'nin bakışlarıyla karşılaşınca boğazımı temizledim. Akıl sağlığımın yerinde olduğunu gösterme ihtiyacıyla sakince "afiyet olsun" dedim. Elimde tabldotlarla masadan uzaklaşırken Demir'in hoş kahkahası kulağıma çalındı. Lanet olsun kere lanet olsun. Belamı bulmuştum. Hem de hiç aramadan.
Kalenin önüne çıktığımda çok hak etse de Uraz'ın boğazına yapışmadım. Bir at arabasında aptal imalı sırıtışıyla beni bekliyordu hain. Yanına oturdum, derin bir nefes aldım. Olağanca sakinliğimle "Uraz" dedim. Araba sürücüye verdiği işaretle ilerlemeye başlamıştı. Nal sesleri ve sarsıntılar eşliğindeki yolculuğumuz konforlu sayılmazdı ama Zemin'i merak ediyordum. Sadece uzaktan görebilmiştim ve kale dışındaki hayata da çok şahit olamamıştım. "Ayrı Şehir'e neden düştüğümü sana hiç anlatmadım değil mi?"
Gülüşü solmuş, yüzü ilgili bir ifadeye bürünmüştü. Birden bunun nereden çıktığını anlayamamıştı. "Hayır, anlatmamıştın." dedi. Daha önce öğrendiğime göre burada herkes suçlu olduğundan kimse birbirine ne suç işlediğini sormuyor ve hatta bunu ayıp karşılıyorlardı.
"Birini bıçakladım." Bu cümle dilimden çıktığı an ağzımda yavan bir tat bıraktı. "Ve sen ikinci olma konusunda hızla ilerliyorsun."
Şaşırmıştı. "Bir kaza mıydı?" Onu yalandan da olsa tehdit etmemden ziyade sebebim dikkatini çekmişti. Kendim açıkladığımdan sorularına kapı aralamıştım.
Niyetim bıçaklamak değildi ama pişmanlık duymamıştım. Ayrıca bıçağı mutfaktan alırken bu ihtimal ortadaydı. O odaya girmeden önce bile amacım gerekirse kullanmaktı. "Hayır." Başımı dışarıdaki uzak ağaçlara çevirdim. "Ölmesini istedim."
"Seni asla yargılamıyorum ama itiraf etmem gerekirse ilginç birisin, içinden her biri farklı bebekler çıkan matruşkalara benziyorsun." Konuyu açarken öyle düşünmemiş ve belki de fevri davranmıştım ama şimdi kendimle ilgili çok mahrem bir bilgiyi ortaya dökmüşçesine savunmasız hissediyordum.
O yüzden yalandan gülümsedim. "Yani ayağını denk alsan iyi edersin. Şah'ın da hiç seni elimden alacak gibi görünmüyordu."
"Şah'ıma bir şeyler oldu zaten bu günlerde. Niyeyse artık..."
"Bak hâlâ..."
Ağzına görünmez bir fermuar çekti. Gerçi susacağına zerre güvenim kalmamıştı ya, neyse. En azından yalnızdık ve zırvalamalarına başkaları şahit olmadığı sürece ben de kulak tıkayabilirdim.
Zemin'e vardığımızda hafif hafif yağmur çiseliyordu. Uraz centilmence elini uzatarak arabadan inmeme yardımcı oldu. Küçük bir kasabanın orta yerindeydik sanki. Modern evlere rağmen eski bir havası vardı Zemin'in. Etrafına yerleşim kurulan muazzam gölü seyre daldığım sıra kar yağınca buranın ev sahipliği yapacağı olağanüstü manzarayı düşlüyordum.
Uraz at arabasını kullanan adama "kaleye dön, hava kararınca bizi buradan alırsın" diye talimat verdi. Yol boyu tek kelime etmeyen adam onu başıyla onaylayıp uzaklaştı.
Zemin'de de bir sürü muhafız nöbet tutuyor, devriye geziyorlardı. Göl çevresi sakin, durağandı. "Düş bakalım peşime."
Kasabayı çevreleyen yoğun yeşil alan, büyük el arabalarıyla taşımacılık yapanlar, ötedeki değirmenler bambaşka bir dünyaydı. Onu takip edip sağı solu dikkatle izlerken kafamda bir ortaçağ oyunu ya da filminin jenerik müziği çalıyordu.
Küçük, sıralı dükkânların olduğu yer kalabalık ve gürültülüydü. Bir demirciden gelen sesler insan konuşmalarından sıyrılıyordu.
Uraz arada durup birileriyle kısa konuşmalara giriyor, beni de tanıtıyordu. O anlarda kısaca gülümseyip geçiyor, kimin ne dediğini veya kim olduğunu pek de aklımda tutmuyordum doğrusu. Büyülenmiş haldeydim ve odağımı bölen şeyler belli etmesem de sinirimi bozuyordu. Sorular soran, şikâyetlerini sıralamaya başlayanlara 'kliniğe uğra bir bakalım' diyordum. Doktor olmanın Ayrı Şehir'de ünlü olmak gibi bir etkisi vardı.
Geliş amacımızı bir sürü dükkân gezip bana kıyafet alışverişi yapmaya başladığımızda öğrenmiştim. Ödeme derdim olmadan çeşit çeşit giysi alabilmek garipti. Para sistemi değil takas usulü işliyordu. Buradaki malzemeleri avcılar toplayıp getiriyor, insanlar da gıda, yaşam alanı, korunma karşılığı dükkânları işletiyormuş. Eşyaların maddi karşılığı olmayışı da bölge içinden birilerinin onları yağmalamasını önlüyormuş.
Kapısının önüne üstünde bölge girişindeki ve kalenin devasa taş duvarlarına asılı flamalardaki kartal figürü işlenmiş iki yelken bayrak, camında da kocaman siyah bir kartal baskısı bulunan bir dükkânın önünde durduk. Yorulmuştum aslında. Daha çok gezmeyi istesem de dinlenmeye ihtiyacım vardı. O yüzden nerede olduğumuza bakmaksızın biraz durduğumuza sevinmiştim. "Seni biriyle tanıştıracağım ama yanlış anlama olur mu? Şah sadece görmeni istedi."
Sabahtan beri gülüp eğlenen yüzünün ciddileşip bir anda böyle bir açıklama yapmasıyla kaşlarımı çattım. "Neyi görmemi istedi?"
"Burası Şeker ablanın yeri…" Kahvaltıda ilk kez duyduğum bu isim bana bir şey çağrıştırmadığından devam etmesini bekledim.
Bir elini cam kapının tokmağına yerleştirdi. "Bölgeye katılanların işaretlerini yapıyor." Kapıyı iterek açtığında tepesine asılı rüzgâr çanının sesi duyuldu.
Ayaklarım yere yapışmış gibi tek adım atmıyordum. Beni zorlayacaklar mıydı? İçeri girdiğimde başıma gelecekleri öngöremediğimden tedirgindim.
Uraz açtığı kapının iç tarafında durmuş, bir eli hâlâ tokmağın üzerinde beni bekliyordu. Omuzları düştü. "Korkacağın bir şey yok Alara. Şah da bunu görmen için buraya uğramanı istedi. Sorun olmayacak."
İradem yeterince yok sayılmıştı ve doğal olarak bu konuda ona ya da Demir'e güvenmiyordum. Kurbanlık koyun psikolojisiydi bu. Aslında derdim bölgenin üyesi olmaktan çok kandırılma ihtimalimdi. Demir bana zorlamayacağının garantisini vermemişti. Uraz'ın görevi de beni gözlemleyip raporlamaktı. Her ne kadar özgürlüğüm onların çizdiği sınırlar içerisindeyse de kısıtlanmış hissetmiyordum. Filvaki katman katman dışına çıkamayacağım engellerle çevrelenmiştim fakat bulunduğum kafes yaşanabilirdi. Şimdi güç kullanarak bu işi dayatırlarsa fiziki çeperler dışında ruhen de kenara sıkışacaktım. "Yapma, bütün bunlar..." Kıyafet dolu poşetleri havaya kaldırdım. "Gözümü boyamak için miydi? Bugün kaleden çıkma sebebimiz beni kandırıp buraya getirmense gerçekten aramız düzelemeyecek şekilde bozulacak Uraz." Onun için bir şey ifade ediyor mu bilmiyordum. Ne yazık ki ültimatom verebilecek pek bir şeye sahip değildim.
"Öylesi eminim çok acıklı olurdu ama Şah sembolü sana zorla yaptıracak olsa seni buraya benimle göndermezdi. Hiçbirimiz de engelleyemezdik." Sınırdan kaleye götürülüşüm gözümde canlandı. Yani adamın emirlerine uymak için hazır bekleyen yığınla insan vardı.
Küçük bir adım attım. Lütfen diyordum kendime. Lütfen pişman olmayayım. Mantıklı argümanları bir yana insanlara inanma güdüsü güçlü bir aptaldım. Çabuk bağlanıyor, seviyor ve güveniyordum. Hayatımın çok eski dönemlerinde dâhi bunun zararını görmüş ve yine vazgeçmeden her insan ilişkimi bu şekilde kurmaya devam etmiştim.
Yanından geçip içeri girerken ürperdim. "Ve neden buna şiddetle karşısın anlamak zor."
Omuz silktim. İçimde bir gün bu bölgenin üyesi olacağıma dair kuvvetli bir his vardı ama şimdilik öteliyordum. Kapanan kapının çarptığı rüzgâr çanının sesi dükkânın siyah, üstünde tüyler asılı bir perdeyle ayrılmış arka tarafına seslenen Uraz'ınkine karıştı. "Şeker abla!"
Siyah duvarlara asılı derin çerçevelerin içinde küçük vazolar, biblolar yer alıyordu. Aralara da birkaç dövme tasarımı çizim asılıydı. Sütlü kahve, deri koltukların yanındaki duvara asılı üç rafa birkaç kitap yerleştirilmişti. Yerlere koyulan büyük saksılardan uzanan bitkiler bakımlıydı.
Dekoratif kapı perdesi aralandı. Ardından hayli uzun boylu, kaslı, sevimlilik ve şekerlikten son derece uzak, yüzü hariç görebildiğim her yeri dövmelerle kaplı, kırklı yaşlarda bir kadın çıktı. Tek eliyle beni tutup savurabilirdi herhalde. "Gençler." Kalın sesiyle irkildim. Her an bizi kıtır kıtır kesecekmiş gibi diken üstündeydim. "Hoş geldiniz."
Başparmağını kıvırıp tersiyle burnuna dokundu. Beni baştan ayağa sürdüğü sıra topuklarım bir taraflarıma vura vura kaçmama ramak kalmıştı. "Merhaba" diye mırıldandım.
Başını hafif sallayarak karşılık verdi. "Eee..." dedi. Uraz'a dönmüştü. Gözleriyle onun omzunu göstererek bir işaret yaptı. "Bugün yenilerden müşteri beklemiyordum."
Uraz anında kaşlarını kaldırıp indirerek reddetti. "Sadece ziyarete geldik. Alara yeni doktorumuz. Zemin'i gezdirip insanlarla tanıştırıyorum."
Çenesini kaşıyarak beni bir tarttı. "Doktor ha?"
"Aynen" diye onayladı Uraz. "Alara bu da Şeker abla."
Elimi uzattım. "Memnun oldum."
Başta tuhaf tuhaf baksa da uzattığım eli gereğinden biraz sertçe sıktı. "Otursanıza, ne içersiniz?"
Annesini izleyen çocuk gibi her şeyde Uraz'a dönüyordum. "Neyin varsa..."
"Kahve getirdi geçenlerde Tuana biraz. Uyar mı?"
"Olur."
Eliyle deri koltuğu gösterirken içeri seslendi. "Aygüsu üç kahve getir." Duraksadı. Duyduğundan ya da anladığından emin olamamıştı sanırım ki yeniden perdeye döndü. "Kahve... Sıcak suyla yapacaksın. Soldaki dolapta alt raftaki kavanozda..." Uraz'la paylaştığımız ikili deri koltuğun yanındaki tekliye oturdu.
"Hâlâ aynı mı?"
"Her gün beni şaşırtıyor. Kafasının içinde sanki bir kara delik var. Ama ne yaparsın, yeğenim."
"Düzelir düzelir" dese de inanmadığı son derece belliydi. "İşler nasıl? Çok uğrayamıyorum son zamanlarda, var mı sıkıntı?"
"İşten değil de millet çok gergin. Her gün eften püften şeylerden bir kavga çıkıyor. Bertuğ buralarda olmasa kan dökülecek. Son kafileden ahırlara verdiğin adamlar aylak aylak geziyordu buralarda."
"Dertlerini biliyorum ben onların. İt sürüsü madem havlamaya başladı icabına bakarım." Şeker ablanın gözleri beni buldu ve ardından yine Uraz'a döndü.
"Duydum bir şeyler. Eskileri de kışkırtmaya çalışıyorlar."
Uraz elini boş ver der gibi salladı. "Şah'ın kararını sorgulamak onlara mı kaldı? Haddini unutan kalenin kapısında kendine yer bulur."
Dayanamayıp "sorun ben miyim?" diye sordum. Üstü kapalı konuşsalar da o anlık bakışın bir şey ifade ettiğini anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Üstelik kale içindekilerden de hiçbir şey yapmadığım halde bazıları bana tepkiliydi.
"Takılma. Ufak şeyler bunlar." Beni geçiştiriyordu ama sahiden umursamazdı da. Sorun her neyse küçüktü onun için sanırım.
"Nedenini merak ediyorum, tepki toplayacak ne yaptım?"
Biraz düşündü. Nihayetinde derin bir nefes aldı. "Direkt bir odaya yerleştirildin ve orası yasaklı bölge. Hiçbir teste ya da eğitime tabi tutulmadın. Kurallar diğerleri için öyle işlemiyor. Bunu adil bulmayanlar var. Şah'la yakınlığın da dikkat çekiyor. Bileniyorlar işte."
Soracaklarım vardı ama perdenin ardından elinde bir tepsiyle genç bir kız çıktı. Garip, uyumsuz giyimi, tepesi siyah, uçları uçuk mavi saçları, rengârenk makyajıyla kendine has bir tipti.
Tepsiyi önümüzdeki cam sehpaya bırakıp bize gülümsedi. "Hoş geldiniz."
Boş kalan tekli koltuğu gösterdi. "Otursam olur mu?" Bunu niye bize sorduğunu anlamadım. Hatta ciddiyetle uzun uzun yüzümüze balkana kadar bize sorduğunu bile anlayamamıştım.
Şeker abla sert bir sesle "otur Aygüsu" dedi.
Kız oturdu. Sürekli kıpırdanıyordu, hiperaktif olduğunu düşündüm. Kupalardan birini alıp dudaklarıma götürdüm. "Sen kimsin? Seni hiç görmemiştim." Ben cevabını veremeden halası ya da teyzesine döndü. "Sembolünü ben yapabilir miyim? Öğrendim artık. Yemin ederim mükemmel yapabilirim. Lütfen."
Neredeyse ağzımdakini püskürtecektim. Zorlukla yutkunup öksürmeye başladığımda Uraz hafif hafif sırtıma vurdu. "Sembol yaptırmaya gelmedik."
"Yaa..." dedi hayal kırıklığıyla. "Ne zaman yaptıracaksın peki? Başka bir şey mi yaptıracaksınız ya da? Ben model de çıkarabiliyorum, halam çalıştırıyor. Bana güvenebilirsiniz, elim de hafiftir."
Şeker abla uyarırcasına boğazını temizledi. " Doktor hanımı sıkboğaz etme."
Aygüsu'nun göz bebekleri ışıldadı. Büyük bir heyecanla "doktor musun gerçekten?" diye sordu ve aniden yerinden kalkıp kolumu sıkıca tuttu. "Cidden mi?"
Kahve dökülmesin diye kupayı yerine bıraktım. "Evet" diye cevapladım. Bir yandan çaktırmamaya çalışarak koltukta hafifçe Uraz'a doğru kaydım.
"Ay benim doktora çok ihtiyacım vardı ya. Yani iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş gerçekten. Bana ne olur yardım et."
Sorunu her neyse halası da bilmiyor olacak ki afallamıştı. "Neyin var?" diye sordum. "Yardımcı olabileceğim bir şeyse elbette elimden geleni yaparım."
"Burnum" dedi ağlamaklı bir sesle. "Sorun burnum."
"Ne olmuş burnuna? Nefes alma sorunun mu var?"
"Ay hayır. Yamuk ama baksana... Bir de büyük... Ameliyat edemez misin?"
Durdum, uzun uzun burnuna baktım. Şaka olduğunu söylemesini bekliyordum ama söylemedi. Güçlükle "ne?" diyebildim. Şayet diğer kelimeler bu istek karşısında zihnimi terk etmişti.
Aygüsu "burnum işte" diye tekrarlarken Uraz kahkahalarla güldü. Gözlerinden yaşlar gelene dek gülmeye devam etti.
"Ne saçmalıyorsun Aygüsu? Hayret bir şeysin ya, burun ameliyatıymış..."
Halasının öfkeli çıkışı onu hiç etkilemedi. "Niye ya? Yapamaz mısın?"
"Yani estetik cerrahi uzmanı değilim. Böyle bir kaynağımız da yok."
Bayağı bozulmuştu. "Of ya."
"Alacağım şimdi ayağımın altına. Bırak kadını. Otur yerine." Halasına kötü bakışlar atarak yerine oturdu. "Anladım yaptırmayacaksın ama sembolü, ne kadar bir yer kapladığını, çalışma alanını gösterebilirim. Fikir değiştirirsen ya da başka bir dövme yaptırmak istersen diye." Açıkçası beni zorlamayacaklarına ikna olduğumdan rahatlamıştım. "Dövmeleri ben yapıyorum, yeğenim çırak." Bu ürkütücü görünümüne rağmen diğer ihtimalden daha güven vericiydi.
"Tamam, bir bakayım."
Beraber ayaklandık. Perdenin ardında solda küçük bir mutfak sağda da çalışma odası vardı. Duvarları pek çok çarpıcı dövme tasarımıyla doluydu. Çalışma yapılan büyük koltuğun karşısında kalan duvarda fosforlu ışıltılı melek kanatları dikkat çekiyordu. Sağda temiz bir boy aynası yanında da çekmeceli bir büfe duruyordu.
Sembolün boyu küçük sayılmazdı. Omzumdan neredeyse dirseğime uzanacaktı ama kötü duramayacak kadar güzeldi. Yine de sadece görmüş oldum. Dövme yaptırmadan dükkândan ayrılırken Şeker abla "yeğenimin kusuruna bakmayın" dedi. Görünüşü aksine sıcakkanlı biriydi. "Yakında yeniden ziyaretinizi bekliyorum."
Artık kaleye döneceğimizi düşünüyordum ama gölün diğer tarafına yürüdük. Büyük bir kalabalığın çevrelediği alan tezahüratlarla inliyordu. "Bu da ne?"
"Kışla" dedi Uraz. "Antrenman yapıyorlar. İnsanlar dövüşleri izlemeye bayılıyor. Diğer yönden dönmeliydik, geçmek zor olacak."
Yolu kapatan kalabalığı ite kaka yarıyorduk. Gözüm alandaydı, merakımı cezp etmişti. Bir noktada gördüm. Muhafızlar ikili gruplar hâlinde kıyasıya mücadele ediyor Bertuğ başlarında dikilmiş onlara bağırıyordu. Gür sesi kalabalığı aşıyordu. Yüzüstü yere düşürülüp elleri arkasında bağlanan bir askeri rakibi bırakınca daha kalkamadan Bertuğ onun sırtına bastı. "Böyle mi koruyacaksınız sınırı? Ha? Zayıf mısınız bu kadar?"
Onu bıraktı, yerdeki başka birine ilerledi. "Üç güne ölün diye mi eğitiyorum lan sizi? Kalk."
"Sürünmek isteyenin burada yeri yok."
Film sahnesine benziyordu. "Devam devam. Yatma, devam."
Başka bir bağırtı duyuldu kalabalıktan. "Lan tepeme çık amına koyayım. Yapıştın götüme, bir siktir git. Halleniyor musun ne yapıyorsun?"
Bir itişme yaşandı. "Sana mı halleneceğim lan? Geçmişsin öne görünmüyor deve..."
"Deve seni bir siksin de gör." Yumruklaşıyor, itişiyorlardı ve kavga gittikçe büyüyordu. "Bana ne vuruyorsunuz anasını satayım."
"Senin elinin ayarını..."
Uraz beni dirseğimden tuttu. "Seni buradan çıkaralım, acele et." Muhafızların çalışması durmuştu. Silah sesiyle irkildim.
"Ayrıl!" Bertuğ kalabalığa karışıp kavganın olduğu yere yürürken insanlar ona yol veriyordu. Arkasındakilere bağırdı. "Topla şunları, kavgaya karışanların hepsini alın. Şah'ın karşısında da sesiniz bu kadar çıkacak mı bakalım."
"Şah doktoruyla oynasın. Umurunda mı halk?"
İrkildim ama Uraz durmama izin vermeden beni daha kuvvetle çekti. "Ne dedin sen?"
"Duydun."
Bunca insandan çıt çıkmıyordu. Artık yüksek sesle konuşmayan Bertuğ'u rahatça duyuyordum. "Ben neyi hiç sevmem biliyor musun dostum?" Başımı çevirip baktım. Yere tükürdü, yüzünden tiksinti okunuyordu. "Saygısızlığı..." Yakasından kavradı. "Ve yapanı cezalandırmamayı…" Adamı arkasındaki muhafızlara savurdu. "Götürün şunu Şah kimle nasıl oynuyor yakından bir görsün."
Kalabalıktan uzaklaştığımızda bile Uraz hızlı adımlarla yürüyordu. Ona yetişmekte zorlanıyordum. Belinde taşıdığını daha önce görmediğim silahı her an çıkarmaya hazır tutuyordu. Şu durumda çantalar ikimize de yüktü. Arabanın bizi beklediği yere kadar durmadı. Beni itercesine arabaya bindirirken gözleri durmaksızın etrafı tarıyordu.
Peşimden arabaya bindiği gibi sürücüye "devam et" diye seslendi.
"İyi misin?" Fazla paniklemişti. Bu ortama alışık olmayan ben bile daha sakindim. Ya da şoktan tepki verememiştim.
Sinirle uzun yeleğinin önünü çekip düzeltti. "Diğer taraftan dönmeliydik. Biraz fazla yürümeyelim diye girdiğim riske bak. Kavga büyüyebilirdi. Biri seni fark edip kavgaya çekebilirdi."
"Senin hatan değil, bilemezdin. Hem sana da bir şey olabilirdi. Herkese olabilir."
"Ben kendimi savunabilirim, ayrıca kimse kolayca bana saldırmaz. Anlamsız bir çaba olur. " Haz edilmeyen kişi bendim, silahsızdım, kendimi savunma konusunda zayıftım. Hedef olursam zarar görmeme şansım ondan düşüktü. Ama olmamıştı, iyiydim.
"Bir şey olmadı. Biraz sakinleş. Dışarıda bile oluyor böyle kavgalar."
"Orada kanun var Alara. Anlamıyorsun. Oradaki herkesin en az bir leşi vardır." Bunu bilgisayar oyunu gibi nitelemesi ciddiyetini düşürse de öldürmek duvarların içinde bir oyundaki kadar basit ve sıradandı. Bahsettiği de buydu.
Ne desem faydasızdı. O yüzden "tamam" diye mırıldandım. "Bir şey demedim."
Elim cebimdeki çıkıntıya takılınca sabah Suavi'den aldığım şişeyi çıkardım. Kapağını açıp derin bir nefes alırken istemsizce gülümsedim. "Bu arada teşekkür ederim."
"Ne için?"
"Bugün için ve parfüm için de... Amber güzel ama eklediğin kokularla müthiş olmuş. Âşık oldum kokuya." Biraz bileklerime ve kulağımın altına sürdüm.
"Bugün için teşekkürü hak ettiğimi sanmıyorum. Kokuyu da ben seçmedim." Çok keyifsizdi. Uraz'ı hiç böyle somurturken görmemiştim. Hâlâ kendini suçlamakla meşguldü. "Şah seçti."
"Ne? Ne alaka?"
"Atölyede gördü, seçti. Ben bitkileri tanırım ama kokular uzmanlık alanım sayılmaz."
"Anladım." Parfümü kapatıp cebime koydum. Bu bilgiyle bütün iç organlarım yer değiştirmişti sanki. "Sağ ol yine de."
Kaleye akşam yemeğinin sonlarında anca ulaşmıştık. Ben yemekhaneye giderken Uraz önce çantaları odama bırakmak üzere benden almış, ardından da Şah'ın çalışma odasına gideceğini söyleyerek gelmemişti.
Duruma onun yüklediği ağırlığa yakışmasa da bana elimde olmadan evrenin bir şakası, karma gibi geliyordu. Sabah yola çıkmadan o beni sinirlendirmişti ve ben Zemin'e kadar surat asmıştım. Dönerken de o kendine sinirlenip aynısını yapmıştı. Kavgaya rağmen sanırım bir şey olmadığından benim açımdan gün genel olarak güzel geçmişti. Eğlenmiştim.
Yemekten sonra buraya getirilenlere ne olacak ve Uraz ne yaptı bakmak için taht odasına yürüdüm. Çalışma odasının yerini bilmiyordum ama koridorda Bertuğ ve muhafızlar eşliğinde götürülen beş altı kişiyi görmüştüm. Öndekini de tanımıştım. En son aldıkları adamdı.
Taht odasının taş kapı pervazına omzumu yasladım. Adamların her birinin başında en az iki muhafız duruyordu. Taht boştu. Ne Demir'i ne de Uraz'ı göremedim.
Bertuğ muhafızlardan birine döndü. "Haberci göndermedin mi?"
"Gönderdim. Çoktan ulaşmış olmalı."
Anıl yanımdan geçip içeri girdi. Uzun adımları tahta çıkan merdivenlerin ilk basamağında durdu. Yüzünü adamlara doğru döndü. Kolonun yanındaki Bertuğ'a ufak bir baş selamı verdi. Ceketinin üstündeki kol kemerini düzeltti. Yakasına takılı dört ayaklı yıldız broşu ve büyükçe bir eşkenar dörtgen sarkan küpesi ışıldıyordu.
Gözaltları biraz şişmişti. Çenesini sıvazlayıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Nedir?" diye sordu. "Neyi paylaşamadınız?"
Sessizlik... Adamlar başlarını önlerine eğmişti. "Basit bir kavga..."
Anıl burun kemerini sıktı. "Öyle mi?" Zerre inanmamıştı. "Kumandan basit bir kavga uğruna sizi toplayıp buraya getirdi yani."
Bertuğ omzuna asılı silahını indirdi. Namlusundan tutup dipçiğini yere dayadı. Adamların bazılarının yüzü gözü yara bere içindeydi. "İnsan gibi yaşamayı bilmeyene insan gibi muamele edilmez. Babanızın çiftliği mi lan burası?"
"Bu kadar kanun insanı olsak burada işimiz ne? Sizin derdiniz bir or..." Adam cümlesini tamamlayamadan ne ara oraya geldiğini bilmediğim Bertuğ elinin tersiyle sesi odayı dolduran, şiddeti adamı yere düşüren bir tokat savurdu.
Anıl yerdeki adama tiksinerek baktı ve Bertuğ'a döndü. "Eline sağlık."
Durduğu basamaktan indi. Adamların önünden geçti. Yerdeki adamın karnına sert bir tekme attı. Adamın acı ifadesiyle uzaktan izleyen ben bile yüzümü buruştururken Anıl'ın yüzünde mimik oynamadı. "Şah yarın bunlarla ilgilenecek, bu gece zindanda kalsınlar."
Ve öylece çıktı gitti.