Ne kadar zaman geçti bilmiyoruz ama Eda evinden çıkmak istemiyordu, hatta kimseyi görmek dahi istemiyordu. Tek bir neden arıyordu: neden her şeyi unuttuğunu çözmeye çalışıyordu.
“Anne, bugün yemekte ne olacak?”
“Senin en sevdiğin yemek, kızım. Nohutlu pilav, yanında tavuk.”
“Teşekkür ederim anne, canım zaten onu çekmişti.”
Biliyorum ki her şeyi unuttum… Peki ya geçmişimin tamamını unuttuysam? Ben ne yapacağım? Daha demin annem tavuk pilav sevdiğimi söyledi. Ben gerçekten o yemeği seviyormuydum? Ya da bunlar gerçek annem ve babam mı? Aklım çok karışık. Ellerimi açıp Allah’a dua etmekten başka çarem kalmadı.
“Allah’ım, ne olur geçmişte ne yaşadıysam bilmiyorum. Yarabbim, bana güç ver, hatırlamam için yardım et. Amin.”
Eda odasına geçip kitap okurken bir anda kapı çaldı.
“Kızım, benim ellerim dolu, sana zahmet olmazsa kalkıp bakar mısın kapıya?”
“Tamam anne, hemen bakıyorum.”
Acaba annem bu sefer kimi misafir etti? Her gün birini misafir olarak çağırıyor. Hafızam yerine gelsin diye mi? Tabii siz soruyorsunuzdur, ailem hafıza kaybıma ne tepki verdi. Annem duyar duymaz baygınlık geçirdi, babam ise hüzün dolu bakışlarla bana bakarken dona kaldı.
Bunları size anlatırken ben kapıya ulaştım, kulptan tuttum ve kapıyı açtım.
“Aaa kızım, nasılsın?”
Tanıyamadım… tanımam gerekir miydi sizce?
“Anne… seni tanıyamaz mı? Beni hatırladın mı, Eda? Ben Resul, Resul hocan.”
“Şey… evet ama yanınızdaki hanfendiyi hiç görmedim hocam.”
“O benim annem.”
“Kızım, misafirleri ayakta tutma, içeri al.”
“Peki annecim, buyurun, ayakta kalmayın.”
Eda kendi üstünden haberdar mıydı? Üstünde Hello Kitty’li pijama ve yarım yamalak taktığı eşarp vardı. Resul hem ona hem de üstündekilere bakıyordu.
“Ne… ne oldu öyle bakıyorsunuz hocam?”
“Şey… ben nasıl diyeyim…”
Tam Resul söyleyecekken Handan Hanım araya girdi:
“Ohom ohom, kızım, üstün…”
İlk önce anneme, sonra kendime baktım. Allah’ım, yüzümü kapatıp direkt odama koştum.
“E, nasılsınız Handan Hanım? İyisinizdir umarım.”
“İyiyim elhamdülillah, siz nasılsınız?”
“Biz de iyiyiz. Bu aralar pek dinlenemiyorum ama yapacak bir şey yok.”
“Nasıl yani?”
“Ben huzur evinde yardımcı olarak çalışıyorum. Ben ve oğlum evin tek kişi olarak yaşıyoruz. Kızlarım da camide hocalık yapıyor. İşimiz zor.”
“Anlıyorum seni… Ee oğlum, sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim ama sizden bir ricam var.”
“Buyur tabi.”
“Lavabo ne tarafta, gitmem gerek?”
“Hemen koridordan sağda, ikinci kapı.”
“Teşekkür ederim.”
Resul kalkıp koridorda yürüyordu. Hangi kapıydı? Sağdaki ilk kapı mıydı, emin değildi.
Kapıya yaklaştı, açtı… ve gördüğü manzara ile dondu kaldı.
“Aaaaaay!!! Hocam, ne yapıyorsunuz, kapatın, kapatın!”
“Şey… şey, ben yanlış girdim… kusura bakma.”
“Of Resul… iyi mi yaptın? Kızın odasına girilir mi? En azından kapıyı çal, hay senin aklına, offfff…”
(UTANÇ)
Resul direk odadan çıkıp salona doğru ilerler ve Handan Hanım’ın sorusu ile olduğu yerde kalır.
“Buldun mu oğlum lavaboyu?”
“Şey… yok, evet evet buldum, teşekkür ederim.”
“İyi, güzel oğlum, gel otur.”
Ne diyecektim kadına? “Hayır, bulamadım, kızının odasına pat diye girdim” mi diyecektim?
“Eee, Nebahat Hanım, var mı aklınızda uygun biri?”
“Vallahi, benim oğlum ne derse o. Ben oğlumun istemediği biri ile evlendirmem.”
Hayda, konu nereden bana geldi? En son havadan sudan konuşuyorlardı. AA, konuşmak demişken… acaba Eda’nın aklını nasıl yerine getireceğiz, biz ya… Her neyse.
“Anne, olmuş mu?”
Eda üstüne toz pembe bir takım elbise giymişti; etek ile uzun kollu bluz, üstünede desenli bir şal takmıştı.
“Evet kızım, çok güzel olmuşsun.”
“Maşallah kızım, çok güzelsin.”
“Teşekkür ederim, Nebahat Hanım.”
“Aaa, hanım deme artık, teyze diyebilirsin.”
“Peki, Nebahat Teyze.”
“O zaman hadi yemeğe.”
Handan Hanım ile Eda mutfağa girip tabak, çanak, kap, kaşık ne varsa getirmeye başladılar.
Eda’nın iç sesi: Bu adam niye bana böyle bakıyor? Anladık, hocamız olabilir ama sanki yiyecek gibi… Hem utanmaz biri kapıyı çalmadan odama giriyor hem de özür diliyor.
“Hadi, sofra hazır, yemeğe gelsin herkes.”
Resul, Nebahat Hanım ve Eda’nın babası birlikte masaya gelir, yemeklerini yerler. Artık geç olduğu için Resul ve annesi eve gideceklerdir. Uğurlamak için Eda ile Handan Hanım kapıya eşlik ederler.
“Çok teşekkür ederiz bugün için, ellerinize sağlık. Yemek çok güzeldi, değil mi oğlum?”
“Şey… evet, evet, öyleydi.”
“Hayırdır oğlum, salgın mısın?”
“Bir dakikanızı alabilir miyim?”
“Tabii.”
“Eda, bir gelsene benimle.”
Eda ile Resul arka bahçeye doğru ilerler.
“Ne oldu hocam?”
“Şey… o an olanlardan özür dilerim. Çünkü lavaboyu bulamadım. Bir de şimdi yapacağım şeyden çok özür dilerim, belki iyi gelir.”
Diyerek Eda’nın kafasına bir kere vurur.
“Aaaahhhhh!!! Ne yapıyorsun ya?”
“Belki hafızan geri gelir, dedim Eda.”
“Ben de sana vurayım o zaman, aklın gider mi bir deneyim?”
“Sen ciddisin mi?”
“Hıhı 😏”
Resul Hoca pörtlek gözleri ile Eda’ya bakıp bir anda hızını alamayarak koşmaya başlar.
“Anneeeee, yardım etttt! Eda, Edaa!”
“Ne oluyor oğlum?”
Arkasında Eda eli yukarıda, Resul’ü kovalarken; Resul ise annesinin arkasına sığındı.
“Gelsene buraya, gel! Vurmak neymiş göstereyim ben sana!”
“Ya kızım, psikopat mısın? Bir git!”
“E, sen bana vurdun, ödeşelim!”
“Ya ben senin iyiliğin için yaptım!”
“Ben de senin akıllanman için yapacağım işte!”
Bu ikili böyle didişirken Handan Hanım ile Nebahat Hanım birbirlerine bakarak gülmeye başladılar.