Aynadaki bedenime baktım. Arkamda benimle duran çocukluğum, kirli koltukta oturan ve başka şeylerle uğraşan ama kulağının bizde olduğunu bildiğim on yedi yaşıma baktım. Onları korudum, kurtardım ve var olduğunu hissettirdim. Bunun için ne kadar geç kaldım bilmiyorum ama ikisinin de bana kızgın olmadığını görebiliyorum.
Kaburgalarımın arasında yasak çiçeklerin yetişmesine ve o dikenlerin kalbime batmasına ben sebep olmuştum.
Orada tek olduğuma emindim.
Kim baygın bir çocuk tilkiyi kurtarmak yerine başında gözleri öylece kapalı birinin zihnine girerdi!
Nefesim nefessiz kalırken ne yapmam gerektiğini düşündüm.
Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim hiçbir sonuca varamayacağımın da farkındaydım. Kapım kibarca tıklatıldığında kalbim ağzımda atmasına rağmen gidip açtım.
Göbeği neredeyse onu yürütmeyeceği kadar büyük olan hamile bir sincap duruyordu. Beni fark ettiğinde önündeki dişlerini kaşımayı bıraktı. "Şey, şey siz şifacısınız değil mi?" dediğinde başımı olumlu anlamda salladım.
"Yavrum çok hasta onu tedavi eder misin?"
"Nerde?" diye sordum. Genellikle böyle durumlarda onlar yavrularını getirmelerini isterdim. Eliyle az ilerimizde duran ağacı işaret ettiğinde başka bir şey söylemesine fırsat vermeden evden çıktım.
Normalde kabul etmeyeceğim bir durumdu, şifahane gitmesini söyler geçerdim ama o tilkinin ruhsuz bedeni bulunduğunda zihnime giren kişi hakkımda şikayette bulunursa her olasılığa karşı kendimi savunduracak birilerinin olması iyiydi.
Ağacın içine oyulmuş evine geldiğimizde, elim büyüklüğünde yavru sincabı annesi kucaklayıp kollarıma uzattı. Ter içinde kalmış, durmadan öksürüyordu ve teni çok sıcaktı.
Küçük tilki için kullanmam gereken ama kullanmadığım, pelerinimin içindeki iksirlerden bir tanesini çıkardım ve hasta sincaba içirdim.
Sarısaman otlarının ve kiraz çiçeklerinin ezilmesiyle yapılan bu iksir onu kısa sürede eski haline getirecekti. Yavruyu annesine teslim ederken "Kavak ağacının yapraklarını üzerine ser, ateşini düşürecektir." dedim.
"Çok teşekkürler, şifa hanım."
Onları orada bırakıp evime doğru yürüdüm. Adımlarım yavaşladı ve durdu.
Rüzgar esti. Bacaklarım titremeye başladı ama üşümüyordum.
Yanından geçmekte olduğum büyük ağacın önünde duraksadım. Kafamı kaldırdığımda varlığıyla bile ruhumu nefretle dolduran adamı gördüm.
Uzun büyük ağacın en kalın dalına yaslanmış kollarını göğsünde bağlamış uyuyordu.
Gözlerim etrafı taradı az ilerideki ince uzun sarmaşığı kökünden söküp aldım. İki elime de ayrı ayrı dolayıp sağlamlığını test ettikten sonra dışarıda oğlu için kavak ağacı yaprağını arayan anne sincabı durdurdum ve ona sarmaşığın bir ucunu uzatırken ne yapması gerektiğini anlattım.
Anne sincap tereddüt etmedi ve sarmaşığı alıp ondan istediğimi yapmak için ağaca yaklaştı. Sessizce, Darius'un uyuduğu ağaca tırmandı ve sarmaşığı hızlı bir hareketle boynuna atıp hızla ağaçtan indi.
Darius'un gözleri boynunda hissettiği şeyle bir anda açıldı ve o daha ne olduğunu anlayamadan sarmaşığın bendeki ucunu kendime çektim.
Etrafı bir toz bulutu kaplarken kolumla yüzümü korudum.
Çevredeki küçük canlılar oradan oraya koşuştururken yavaşça kolumu indirdim ve karşımda öfkeyle soluyan koyu mavi, geceyi andıran postuyla aslan formuna girmiş Darius'la karşı karşıya geldim. Avını kaçırmış yırtıcı bir hayvan gibi hırlayarak soluyordu.
Ellerimi arkamda birleştirdim ve sahte bir gülümsemeyle, "Günaydın." dedim.
Zihnime habersiz giren o olabilir miydi?
Onunla ilk karşılaştığımdan bu yana içinde biriktirdiği o gücü hissedebiliyor. Gözlerinin derinliklerinde, birçok gizli ruhun sırrını taşıdığını görebiliyordum. Görünüşü, adeta gücün ve karanlığın kusursuz bir bileşimi gibiyken ondan şüphelenmekten kendimi alamıyordum.
Ve yanılıyor olmak istiyordum.
Öfkeyle solumaya devam ederken aniden arkasını döndü ve daha en olduğunu anlayamadan karşımda insan bedenine dönmüş uzun boyuyla Darius duruyordu. Göğsündeki kaslar her nefes alışında kasılıyordu. Yüzündeki kaskatı ifade, gözlerinde çelik gibi sertlik oluşturmuştu.
Tekrar oluşan toz dumanını elimle yelpazelerken gözlerimi gözlerinden ayırmadım.
Tıpkı onun gibi.
"Kedi... Sorunun ne?" diye sordu, donuk bir sesle.
"Evin nerede, ağaçta mı yaşıyosun?" Sesim içinde bulunduğum duruma göre ifadesiz çıkmıştı.
Gözleri sert bir şekilde parladı, bakışları tehditkar ve tehlikeli bir ışıkla doluydu.
Darius bakışlarına yansımayan haylaz bir gülümsemeyle, "Yoksa seni evime mi davet etmemi istiyorsun?" diye sordu.
Başımı yana eğip ona tatlı ama bir o kadarda yapmacık bir gülümsemeyle, "Neden olmasın?" dediğimde,
Tek kaşını kaldırdı ve sert yüzünde bunu beklemediğini gösteren bir ifade yayıldı.
Eliyle aramızdaki yolu işaret ederek, "Önden lütfen." dediğinde alaycı tavrını gizlememişti.
Dudaklarımdaki gülümsemeyi silmeden ona yandan bir bakış attım ve yürümeye başladım.
Siktir, gerçekten de onun evine gidiyordum!
Bu sefer planlamadığım bir karşılık almıştım.
Ondan bir adım önde yürürken ormanın derinliklerine doğru ilerlediğimizi fark ettiğimde duraksadım. Darius'da benimle beraber durdu.
O bir aslandı ve aslanlar ormanın derinliklerinde yaşardı...
"Evimin yakınlarında yaşadığını sanıyordum." Ses tonum sakin çıkmıştı ama bakışlarımı gördü.
"Oraya kaybettiğim bir şeyi bulmaya gelmiştim."
Bedenimle beraber ona döndüm ve "Neyi kaybettin?" Diye sordum.
Kısa bir sessizlik oluştu bakışları yüzümün kıvrımlarında gezerken sakince konuştu. "Artık önemli değil?"
Darius yürümeye başlarken ben hala duruyordum.
Ardından seslenerek, "Neden?" dedim.
Darius geri döndü. Kokusunu rahat bir şekilde duyabileceğim kadar yaklaştı. Başını eğmiş gözleriyle yüzümü eşelerken, dudakları kötülük dolu bir tebessümle kıvrıldı.
"Çünkü çok önceden bulduğumu bilmiyordum."
Kaşlarım çatıldı.
Farklı bir dilde bilmece sormuş, onu çözmemi beklemiş ama hiç uğraşmamışım gibi hissettiriyordu.
Yakınlığından rahatsız olarak birkaç adım geriye gittim ve hiçbir duygu barındırmayan sesimle, "Vazgeçtim." dedim ve tam dönüp yürümeye başlamıştım ki bir yılan gibi sinsice belime saran kolu ile ayaklarımın yer ile teması kesildi. Sırtım sert göğsüne yaslanırken sıcak nefesi saçlarımın arasında geziniyordu.
"İlk misafirim olma şerefini kaçırmanı istemem."
〰️〰️〰️〰️
Sinirden tüm vücudum titriyordu. Ev dediği bir kısmı toprağın içinde olan bu yere beni taşıyarak getirmişti.
Evime çok uzak değildi eğer söyleseydi geri döner biraz daha yürürdüm.
Yalan.
Veya o öyle hızlıydı ki yol bana kısa gelmişti. Ama yine de ne olursa olsun bana öyle davranamazdı!
Kırık dökük birkaç ağaç kabuğunun üst üste konulduğu yerde rahatça sırtını yaslayarak oturan Darius'a bakmadım. Bu küçük çöplük için fazla büyük ve ayrı kaçıyordu.
Etrafıma şöyle bir göz attığımda sıra sıra dizilmiş, yarısı birbirinin üzerine dökülmüş, kimisi tavana kadar uzanan kitaplar ve yırtılmış sayfaların olduğu köşe dikkatimi çekti.
Gece ve Gündüz hakkında olan sorularını çok net hatırlıyordum çünkü kısa bir zaman geçmişti üzerinden ve Darius buraya yeni geldiğini söylemişti. Bu kadar kitabı toplayacak zamanı nerede bulmuştu?
Belki de burası ona ait bile değildi.
Çünkü o buraya ait gibi değildi, bu çöplüğe fazla yabancı kalıyordu.
Darius'a bakmadan çenemin ucuyla kitap yığınını işaret ettim. "Yanlış hatırlamıyorsam burada yeni yaşamaya başlamıştın..." kollarım göğsümde arkama doğru dönerken, oturduğu yerde beni baştan aşağıya incelerken yakaladım.
Kaşlarım çatıldı ve dikkatini çekmek için bakışlarımı kaçırmadım ama onun yeşili gözleri keskin bir avcının bakışlarına benziyordu, usulca kısılan gözlerinden karşısındakini av gibi hissettiren bir açlık vardı.
Gözlerini kırık boynuzumda gezdirmeye başladığında, kanımdaki zehirin hızlandığını hissettim.