DÖRDÜNCÜ SIRA

1275 Words
Buradan bir an önce çıkmam gerekti. Ona tek kelime etmeden arkamı dönüp gidecektim ki, güçlü sesi, adeta bir kralın buyrukları gibi insanı etkisi altına alıyordu. "Sorunun cevabını almadın?" "Artık merak et-" cümlemi yarıda kesen bendim. Arkamı döndüğümde bir kitap yığını daha burada vardı ve benim yıllardır aradığım kitap oradaydı. Yaşlı bir ağacın kabuğunu andıran derinin üzerine "Kodeks: Ruhun Şarkısı" yazılıydı. Kodeks, en eski soyların yazdığı tehlikeli ritüeller ve iksir karışımlarının yazılı olduğu reçetelerle dolu bir el kitabıydı. Bu kitabı nasıl bulmuştu, bilmiyorum ama o kitabı almalıydım. Anne ve babamın kalplerini erkenden filizlendirecek o iksirler bu kitabın içine yazılıydı. Biliyordum. Biliyordum çünkü bu kitabı en son Yılan Lordunun kolunun altında taşırken görmüştüm. Donmuş gibi öylece dururken Darius'un yaklaşan adım seslerini duyabiliyordum. Teninin sıcaklığını hissedebileceğim yakınlığa geldiğinde durdu. "Hala çıkıp gitmediğine göre evimi sevmiş olmalısın." sesi bir bilmece gibiydi yıllardır çözülmeyi bekleyen ama kimsenin cesaret edemediği. Darius bu durumdan keyif alıyormuş gibi "Hmm... acaba seni kapıdan çeviren kitabım hangisi?" diye mırıldandı. Önünde durduğum kitap yığını tavana kadar değmese de üst üste konulduğu için neredeyse boyumu geçiyordu. Darius'un yaklaştığını hissettiğimde gözlerimi hızla aradığım kitaptan kaçırmış farklı bir yere odaklanmıştım. "Kedicik, konuş benimle." Aklıma ilk gelen rastgele kurduğum cümleleri söyledim. "Daha önce hiç görmediğim dillerde yazılmış bir sürü kitap görünce şaşırdım." Yüzünü görmesem de dudaklarının alaycı bir edayla kıvrıldığına emindim. "Eğer bana boynuzunu kimin kırdığını söylersen, istediğin kitabı almana izin veririm." İsterik bir kahkaha attım ve bedenimdeki tüm ciddiyet etrafa dağıldı. Başımı çevirdiğimde yüzü kasılmıştı ama o acımasız ifade her durumda aynıydı. Kafamı hafifçe yana yatırıp alaycı gözlerle ona doğrudan meydan okudum. "Gerçekten mi? Boynuzumla bu kadar ilgili olduğunu bilmiyordum." Tek kelime etmeden öylece tüm ürkütücülüğüyle bakmaya devam etti. Yavaşça eğildi, yüzü yüzümün biraz ötesinde durdu. yeşili gözleri tehlikeyle parıldadı. "Güzel kedi... neden boynunu parçalayıp atmıyorum, biliyor musun?" Aniden gelen öfkeyle yüzümdeki gülümseme silindi. Nefretle solurken sadece, "Neden?" diye sordum. Gülümsedi, kenarlarından tehlike akan dudakları yukarı doğru kıvrılmıştı. Büyük eli ondan beklenmeyecek kadar nazik bir şekilde çenemi kavrarken dudaklarıma bakarak, "Bilmiyorum..." dedi. Pelerinimin altında yumruk olan ellerimi çıkardım ve onu omuzlarında yittim. Onu geride bırakıp kapıya yönelirken belki de kalplerimi yeşertecek olan gücümün anahtarı olabilecek o kitaba son kez baktım. On sekiz tane dizilmiş kitapların baştan dördüncü sırasında. - Buz gibi bir okyanusun dibine çakılmış gibi uyandım bu sabah, gördüğüm rüyanın etkileri hala omuzlarımı sarsmıştı. Yüreğim yanarken dışım buz gibiydi. Rüyamda bir gecenin en koyu anında, acımasızların en acı çektiği anlardan bir tanesiydi. Gökyüzüne siyah bir çarşaf serilmiş gibi tek bir yıldız yoktu. Kirpi gibi dikenlerin olduğu sık ağaçların arasında duruyordum. Kimi bekliyordum bilmiyorum. Orada öylece durmak çaresizce hissettirirken ruhum bende buradayım dedi. Üşürsen intikam ateşimizle ısın, Unutursan içindeki nefretin sebebini sorgula, Vazgeçecek olursan da ruhsuz bir kalple yaşayamacağını hatırla. - O soğuk betonda yatan kıza baktım. Yeni terk edilmişti belli yüzündeki hayal kırıklığı daha kabuk bağlamamıştı. Bir parmağı kaldırımın üzerinde hayali desenler çizerken üşüdüğü yerde küçücük kalmış bedenini yanına oturup bir masal anlatmak istedim ve onu ölümün yatağına yatırıp saçlarını okşadığım yerde kulağına bir ninni fısıldardım. Güneşin son ışıkları sessizce ufuktan silinirken orman sakin ve yeni sabah oluyormuş gibi sessizdi. Darius'un evinden çıkarken kaybolana kadar ardımdan bakmaya devam etti. Temkinli adımlarla ilerlesem acelesizdim. Bu yolu zihnime kazımam gerekiyordu çünkü tekrar gelecektim. Evime gelmem çok fazla vaktimi almamıştı ama yakında değildi. Orman sakinleri hala kurt soyuna öfkeliydi ve geçen olanlardan sonra kurtların hepsi sessizliğe gömülmüştü. Ahter'in çoğunluğu artık geceyi yaşamıyordu ama ormanın derinliklerine yaklaştıkça anlıyordum ki gece karanlığındı ve bunu kimse değiştiremezdi. Karanlık, adeta etrafı saran bir hayalet gibi huzursuzluk yaratıyordu. Gölgesi uzayan ağaçlar, adeta canlı birer yaratık gibi görünürken, sanki her adımda bana bir sır fısıldıyordu. Bir evim Ahter'in gündüzündeyken diğeri Ahter'in sahiplenmek istemiyormuş gibi dışladığı yerdeydi. Uzun zamandır onları ziyarete gitmediğimi fark etmiştim. Pelerinimin iç cebine koyduğum iksir şişeleri hareket halinde olan bedenimden dolayı birbirine nazikçe çarpıyorlardı ama çıkardıkları ses ormanın boşluğunda yankılanıyordu. Rüzgar esti, yapraklar karanlıkta hışırdadı. Etrafınımı kaplayan ağaç dalları sanki bana doğru uzanan kara parmaklar gibiydi. Çok kez buraya başka amaçlarla gelmiştim ama hiçbirinde kalplerimi görmeye giderken ki gücü verememişti. Birkaç aslan uludu ama sesleri o kadar cansızdı ki eskiden varlıklarını hatırlatmak için kullandıkları o gaddar uluma yerine şu an en fazla yakınlarındakileri çağıracak kadar yüksekti. Onlara acımıyordum hatta garip bir heyecan vardı. Asılardır süren hükümleri belki de sonlanacaktı. Ama bunu kim yapardı? Küçük soylardan hiçbir şey kalmamıştı, kalsa bile cesaret edemezlerdi. Şu an burada yaşayan ve bunu yapabilecek hiçbir soy yoktu. Kalan soyların hepsi güçsüzdü. Bir dakika, düşündükçe yapbozun kayıp olduğunu bile fark etmediğim parçaları olduğunu fark ettim. Güçlü bir uluma yüzünden aslanlar insan formuna dönemiyor ya da oldukları yerde can çekişmeye başlıyordu. Bir aslan kendi soyunu tüketiyordu. Mümkün olabilir miydi? Dizlerime kadar gelen ayakkabılarım kara çamurlardan dolayı yürümemi zorlaştırmaya başlayınca yaklaştığımı anladım. Bu konuyu detaylıca düşünmek için vaktim olacaktı. Şu an yalnızca kalplerimle ilgilenmek istiyordum. Ayaklarım yumuşak, yapışkan çamura battıkça geçmişin anıları zihnimde parça parça beliriyordu. Burası hem umut dolu geleceğimi hem de bu orman kadar karanlık geçmişimin saklandığı mekandı. Adımlarım yavaşladı, nefesim hızlandı. Kalplerin nerede gömülü olduklarını anlamam da yardımcı olsun diye sıradan ama kolaylıkla kaldırılamayacak büyüklükteki bir taşı biraz uzaklarına yerleştirmişti. Taşın önünden geçerken kanımdaki zehrim ve şifam o kadar birine karışacak kadar hızlanmışlardı. Vücudum karıncalanırken çevremi son kez kontrol ettim ve pelerinimin başlığını başımdan geçirip olduğum yere çöktüm. Taş hemen arkamda olduğu için gölgesi üzerime çarşaf gibi serildi. Ses çıkarmadığım sürece kimse beni fark edemezdi. Titreyen parmaklarımı toprağın üzerinde gezdirdim. Burada olan babamın kalpleriydi biraz ilersinde ise anneminkiler gömülüydü. Karanlık ve soğuk ormanda nemli toprağa dokunduğum anda parmak uçlarım yanmaya başladı. Kalpler her gelişimden rahatsız oluyorlardı. Pelerinimin cebindeki iksirleri çıkardım. Biri babam biri annem içindi. İksirin içindeki sıvı kan dökmeyi seven bir soyun zehirinden yapılmıştı. Yıllar önce babam ile Yılan Lordun şahit olduğum konuşmasında, Yılan Lord, "Bu kalpleri size vermemizin bir nedeni var. Bunu biliyorsun." demişti. Babam itaatkar bir şekilde başını aşağı yukarı sallıyor. O sırada annem konuşmaya dahil oluyor ve kendisinin nedenini bilmediğini söylüyor çünkü daha önce bunu sorgulamamıştı. Kalbinin, ruhunun evine iki farklı ruh gömülürken bile buna karşı çıkmamıştı. Yılan Lord annemin sorusundan sonra babama bakmıştı ve bana göre küçümseyici ama babama göre dostane bir gülümsemeyle omuzunu sıvazlamıştı. "Sana güvenebileceğimi biliyordum." Sonra anneme döndüp ve önemsiz bir olayı anlatır gibi konuşmuştu. "Rivayete göre akreplerin zehri sayesinde Toprak kalbine nereden geldiği bilinmeyen bir zehirle zehirlenmiş. Oradan geçen akrep sürüsü bunu fark eder ve habersizce Toprak Ana'ya iğnesini saplar. yılan zehri, diğer zehirle savaşır ve kazanır. Bu yüzden toprağa gömülen kalpleri akrep zehriyle yeşereceğine inanılıyor. Eğer olurda yine kurtlar tarafından savaş çıkartılırsa kalplerinizi gömüp, yeşertecek ve yeşeren kısmı İmparatorun onay verdiği askere yedireceğiz ve böylelikle kılımızı kıpırdatmaya gerek kalmadan asker tek başına hepsinin icabına bakacak." Annemin bu duydukları karşısında yüzündeki renk solmuştu. "Peki, biz... bize ne olacak?" diye sormuştu, titrediğinin bile farkında olmadığı sesiyle. Lord babamın omzunu sıkıp gülümseyerek, "Aklımızdan ve kalbimizden hiç çıkmayacak kahramanlar olarak kalacaksınız." Kahramanmış. Lanet olası herif. Mantar tıpasını çıkardığım iksiri toprağa döktüm. Yıllardır bu kalpleri zehrimle suluyordum ama hala en ufak bir yeşerme olmamıştı. Kısaca savaş sırasında bu kalpleri gömselerdi bile işlerine yaramayacaktı belli ki yeşermeleri yıllar alan bir şeydi. Doğrulup annemin kalplerini sulamaya giderken ruhumu rahatsız eden o dürtü yine ortaya çıkmıştı. Artık alıştığım bir durumdu. Güçlü olmam için hatta bu dünyayı avuçlarımda oynatabilmem için babamın kalbi yeterliydi, annemle beraber bu dünyanın hakimi olabilirdik. Ve ben bu planımdan anneme bahsetmiştim, korkmuş gözlerimin önünde tüyleri havaya kalkmıştı. Fikrim onu dehşete düşürmemişti bunu yapacağıma olan inancım onu ürkütmüştü ama yine de beni vazgeçirmemişti veya babamı bu konuda uyarmamıştı. En az zehri onun tabağına koymuştum, daha az acı çekmesini istemiştim. Ruhum pişmanlıkla sızlanmaya başladığında kendime gelebilmek için kafamı iki yana salladım. İlk defa geçmişim intikam ateşimi körüklememişti aksine bir pişmanlık tohumuda benim kalbime ekmeye çalışıyordu ama izin vermeyecektim. Boşalan iksir şişelerini toplayıp, diğer evime döndüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD