Sepetten çıkardığım faydalı otların arasına saklanmış şişede, tek bir damlasının bile bedenini tüketebilecek kadar güçlü bir zehir bulunuyordu. Sepeti ona uzattığımda, yanımızdan usulca geçen ceylanlar dönüp baksa bile en ufak bir şüphe duymadan yollarına devam ettiler. Birkaç dakika sonra, Saria tekrar ortaya çıktı. Sessizce sepeti aldı, hiçbir şey söylemeden kapısını kapattı. Kulpundan kavradığım sepetin ağırlığı, içinde değerli bir şey – muhtemelen bir kitap – olduğuna işaretti. Geldiğim yoldan geri dönerken, daha önce yanımızdan geçen ceylan grubunun yolun ortasında hareketsiz durduğunu fark ettim. Biraz ötede, yavrusunu kucağında tutan bir anne tavşan da aynı şekilde kıpırdamadan bekliyordu. Arkama döndüğümde, tüm hayvanların sanki tek bir noktaya odaklandığını gördüm.
Onların baktığı yöne başımı kaldırıp baktığımda, gözlerim donup kaldı. Güneş batmamıştı ama Ay, gökyüzünde çoktan yerini almıştı.
---------
Gökyüzünü yöneten iki kudret vardı: Gece ve Gündüz. Onları gören olmuş muydu, ya da neye benzediklerini bilen var mıydı, kimse bilmiyordu. Tarih kitaplarında bu bilgilere dair sayfalar çoktan silinmişti. Ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu tek bir gerçek vardı. Gündüz, karanlıkta göremeyen insanın koruyucusuyken, Gece kurtların hakimiydi. Karanlıkta görebilen birçok hayvan vardı ama hiçbiri, gecenin kurtlarıyla beraber avlanacak cesareti gösteremezdi. Gündüz vakti gezen kurtlar ise genellikle zararsız sayılırdı.
Sabah yaşadığım olaylar zihnimde tekrar canlanıyor, ancak dikkatimi dağıtmaya yetmiyordu. Gündüz'e bir şey olmuş olabilir miydi? Çünkü güneş, onun buyruğundan çıkamazdı. Omzuma çarpan ceylanlar bir anda çığlık atarak, hepimizin öleceğini haykırıp, arkalarına bile bakmadan kaçmaya başladıklarında, aldığım darbe yüzünden neredeyse yere kapaklanıyordum. Ceylanlar, evrenin en korkak türlerinden biriydi! Onların bu panik dolu koşuşturmaları, diğer hayvanları da korkuyla oradan oraya kaçırmaya başladı.