DEVAM BÖLÜM-2

1015 Words
Ormanın derinliklerinde karanlık adeta etrafı saran bir zemheri gibi her yana yayılmıştı. Darius'un kaslı kolları ve keskin çizgileri olan yüzü onun sert doğasını açıkça yansıtıyordu. Kalplerin gömüldüğü yere yaklaştıklarında Darius karanlığa güvenerek her zaman pustuğu yerden biraz daha yakınında durdu. Gömülen kalplerin içindeki her bir atalarının sesini duyabiliyordu ve onun soyu olduğu için topraktan yükselen acı çığlıkları yalnızca o duyabilirdi. Darius'un geldiğini hissedebiliyorlardı. Ona sesleniyor, sezerzenişte bulunuyorlar. Darius onları duymamazlıktan gelmeyi çok önceden öğrenmişti. Tamay büyük bir kayanın arkasına geçip eğildi ve parmak uçlarıyla toprağa dokundu. Buradan parmaklarına bulaşan yapışkan çamuru görebiliyordu. Darius'un gözleri bir anlığına yan tarafındaki toprak birikintisine kaydı. Hayatı boyunca görmediği kadar akrep görmüştü. Hepsi Tamay'ın mezarının etrafına toplanmış ve onu kurtarmak için küçük iğneleriyle kazıyorlardı. Hemen çaprazındaki o evde yaşananları çok net hatırlayabiliyordu. Tamay'ın zehirlenip kan kusan anne ve babasının göğsünü yararken yüzündeki o donuk ifade görünce itiraf edemese de ona karşı büyük bir hayranlık uyandırmıştı. Tamay kitapta okuduğu gibi parmağıyla toprağa iki tane delik açtı ve beklemeye başladı. Darius, sona yaklaşırken yıllar öncesini düşündü. aslan soyu Ahter'in korkulu rüyasıydı. Onları yöneten dört aslan sayesinde onlara boyun eğmeyen soy yoktu. Korkusuz, Yenilmezlerdi. Ta ki aslanlar kendi soylarını da köleleştirmeye başlayana kadar. Aslanların en büyük özellikleri özgürlüklerine düşkün olmaları ve hiçbir emir altında kalamayan bağımsız ruhlar olmalarıydı. Ulu Aslanlar dışarıdaki her türlü saldırıya karşı hazırlıklılardı ama içeriden gelen saldırı onların hükümlerini bitirmişti. Ama diğer aslanlar birleşseler de bunu tek başına yapmamışlardı diğer soylarla birlik olmak zorunda kalmışlardı. Ulu Aslanlar ruhları kalplerinden alınmayı başarırlarsa diğer soylar özgür kalacaktı ve bir asırdan fazla süren bu kölelik son bulacağına dair verilen vaatlerle tüm soylar birleşti. Hiçbirinin kaybedecek bir şeyi yoktu, bu yüzden kabul etmişlerdi. Başardılar. Dört kalbin içine hapsedilen ruhlar, bedenlerine kavuştu. O zamandan kalan yeryüzünde aslan soyunun tek üyesi Darius Henrich'di ve atasının da ruhlarını bir çift yılan kalbinde yaşadığını öğrenince Ahter'in en uzak, kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği o yerden çıkıp aramaya başlamıştı. Bulduğunda ise geç kalmıştı. Tamay çoktan o kalpleri gömmeyi başarmıştı. Ve Yılan soyunun Lordu tarafından gömülmüştü. Diğer akreplere haber vermek saçmalıktı ama Darius o kalpleri tek başına kurutamazdı. Eğer soyuna ihanet ederse ruhu arafa düşerdi. Tamay'ı toprağın altında bırakıp başka bir soya güvenip yardım isteyemezdi çünkü soylar en başından beri bu ruhların peşinde iken buna cesaret edemezdi. Her şey mahvolurdu. Bu yüzden Tamay hayatta kalmalıydı. Ama o kalpleri filizlendirmeyi başarmadan, Darius kurutmalıydı. Tamay'da Darius kadar bilgeliydi. O kalplerle neler yapılabileceğinin farkındaydı. İkisinin de amacı aynıydı; En güçlüsü olmak. Tamay iksirleri çıkartıp kapağını açtı. Darius yaklaştı, artık saklanmak gibi derdi yoktu. Tamay pelerinin kollarının sıvadı ve elindeki keskin cisimle avucuna bir çizik attı. Akan kanı değildi, zehriydi. Kapakları açık olan iksirlerin içine kitapta yazdığı gibi üç damla zehir akıttı. Zehrin karışması için beklemeye başladı. Darius yüzünde küçümseyen bir ifadeyle Tamay'ı izliyordu. "Şimdi o iksiri açtığın boşlulara boşalt." diye içinden tekrar etti. Tamay aynısını yaptı. Iksirleri iki kalbe de boşalttı. Tıpkı el kitabında yazdığı gibi. Darius'un dudakları acımasızca yukarıya kıvrıldı. "Tıpkı yazdığım kitaptaki gibi." Bu kadardı. Darius'un omuzları artık daha dikti. Kazanmıştı. Ama Tamay fark etmeyene kadar bunu kutlamayacaktı. Belki de kutlamayı Tamay'ın zihninde yapardı. - Bitmişti, Başarmıştım, Değil mi? Vücudumu kaldıramayacak kadar yorgun hissediyordum ama bir o kadarda rahatlamıştım. Yıllardır beklediğim şey gerçekleşiyordu. O kalpler filizlenecek ve ben hayalini kurduğum o güce kavuşacaktım. Değil mi? Hala bir yanım inanmak istemiyordu. Yavaş ve küçük adımlarla yürüyordum. Yürüğüm bu karanlık beni korkutmak ister gibi ağaçların gölgeleri bir canavarın sivri pençeleri gibi üzerime devriyordu. Ama artık karanlık bile benden korkacaktı. İki hafta, On dört gün, Kalplerin filizlenmesi için geçmesi gereken süreydi. Zihnim öyle boştu ki, ruhum kalbimin duvarlarını kırmaya çalışır gibi sarsıyordu. Bu durum onu tedirgin ediyordu. Ama bitmişti. Kazanmıştım. On dört gün sonra buranın tek yöneticisi ben olacaktım. Endişelenme ruhum, intikamımızı almama çok az kaldı. - Bazı şanslı ruhlar vardır. Tıpkı bir ormanın derinliklerinde gizlenen şelale gibi coşkulu ve özgürdür. Bazı şansız ruhlar vardır. Tıpkı ormanın derinliklerinde çaresizce terk edilmiş gibi, hüzünlü ve tutsaklardır. Darius'tan istediğim bitkileri getirmemişti ve üzerinden tam altı gün geçmişti. Şifahane de karışım hazırlarken bir anda aklıma düşmüştü. Aslanlar artık kontrol edilemez hale gelmişlerdi. Diğer soylara zararları yoktu ama yalnız gördükleri şifacıları kaçırmaya başlamışlardı. Üç gün önce ellerinden kurtulmayı başaran bir şifacı "Bizden sadece tedavi edecek karışımlar istiyorlar." diyince baş şifacı diyardaki tüm şifacıları bir araya toplanma emri vermişti. Günlerdir binlerce şişe iksirler hazırlıyor ve bunları ormanın belirli yerlerine bulmaları için bırakıyorduk. Güneş'imiz olmasına rağmen Ay gökyüzüne çıkmadan evde olma zorunluluğumuz vardı. Yani bu kadar şişe hazırladığım iksirlerden bir bu kadar daha evde hazırlamaya devam edecektim. Geçen altı gün içinde o uluma iki defa daha duyulmuştu ve artık bundan etkilenen sadece aslanlar değil diğer soylarda, o sesi duyduktan sonra saatler süren baş ağrıları olmasından şikayet ediyorlardı. Her seferinde katliam yaratan bu ulumaya orman halkı bir isim bile bulmuştu. Büyük kazanı boyumdan uzun tahta bir kaşıkla karıştırırken gözlerimi devirmeden edemedim. Kimseye söylemesem de, iki ulumayı bende duymuştum ama hiçbirinde etkilenmemiştim. Oysa bugün bir şifacı hala geçmeyen başının ağrısından dolayı şifahaneye bile gelememişti. Belki de zihnimi iyi eğittiğim içindi. Her gün mutlaka zihnimi ziyaret ediyordum, oradaki ruhları yeryüzüne çıkartmaya hazırlanıyordum. Sekiz gün sonra onları serbest bırakacak ve bana itaat etmeleri için onları bedenlerine yerleştirecektim. Kalbim ritmi bozulmuş gibi hızla atmaya başladı. Heyecanlıydım, o kadar uzun zamandır bu an için bekliyordum ki. Küçük Tamay'a borcum vardı. Anne ve babasını boşa tüketmediğimi ona gösterecektim. "Tamay! Baş şifacı seni istiyor." Kafamı iksir kazanından kaldırıp bana seslenen çırağa döndüm. Eliyle solundaki şifahanenin deposunu işaret ediyordu. Elimdeki kaşığı yanımdaki diğer şifacıya verip depoya doğru ilerledim. Baş şifacı, gözlüklerini burnunun ucuna yaslamış kayıt defterini inceliyordu. İçeriye girdiğimi fark edince gözlüğünü elini aldı ve yanına gelmemi işaret etti. Ardımdan kapıyı kapatırken gözlerimi yaşlı suratından ayırmamıştım. Yorgun bir gülümsemeyle bakışlarıma karşlık verirken kendimi gülümsemeye zorladım. "Beni çağırmışsınız." "Evet, yaklaş lütfen." dedi samimi bir sesle. Tam önünde durduğumda gözlerim elindeki defterin açık sayfasına kaydı. Tahmin ettiğim gibi yalnızca şifacıların kullanabildiği zihinlerine yolculuk yapmalarını sağlayan uyanış çiçeği iksirinin kayıtlarının olduğu sayfa açıktı. Baş şifacı konuşmadan ben konuştum, "Bir sorun mu vardı?" diye sordum. Gözlüğünü tekrar takıp deftere döndü. "Maalesef ki var. Son bir hafta da anormal derece uyanış çiçeği kullanılmış ama defterde bunların kayıtları yok." sesinde şüpheci bir ton aradım ama yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD