İlk defa bir aslanın konuşmasına şahit olan Tamay'ın yüreği kasıldı, korku onu felç bırakan bir zehir gibi yer yerine yayılmıştı.
aslan, "Bu Ahter'in yalnızca bir soy yönetebilir ve bunu bizden başka yapacak soy yok." kulak tırmalayacak kadar hırıltılı olan sesle söylemişti bunları.
Yaşlı adam, "Biz sizlerin lider olması için herhangi bir oy daveti almadık." diye isyan etti.
İri aslan yaşlı adama yaklaştı, "Çünkü aptal soyların oylarına ihtiyaç duymayız." ve yaşlı adamın dişlerinin arasına alıp, içe çekilen bir nefes kadar kısa bir anda adamın bedenini parçaladı. Yerde cansız yatan adamın kalbini söküp aldı.
Gözleri önünde ilk defa birinin ruhu alınmıştı.
Göz pınarlarından ardı ardına zehir akmaya başladı. Biliyordu yakında onu alacaklardı, kaçacak hiçbir yeri yoktu. Anne ve babası nerde bilmiyor onları aramaya kalkarsa karşısına çıkacak aslanlardan kaçamayacağını da biliyordu.
Küçük yaşına rağmen içindeki yaşama isteğini o an kabul etti. Gözlerini kapattı ve zihnini zehirlemesine izin veren düşüncelerin içine daldı. Bir kurtuluş olmalıydı ama ne? Omzundaki yılan şimdi boynuzunda geziniyorken normalde onu gıdıklandıran bu olay yüzünde tebessüm bile oluşturmamıştı.
Gözlerini açtı, zihni hem çok dağınık hem de bir o kadar boş gibiydi. Küçük çekik gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken sürüklendiği için kirlenen ve bir kolu kopan bebeğiyle göz göze geldi.
Dudakları heyecanla kıprıştı. Yanaklarındaki zehirleri silip, odaklanmaya çalıştı. Elleri titriyordu ama sorun değildi. Tekrar gözlerini kapatırken, bebeği bacaklarının arasına yerleştirmek zorunda çünkü duyduğu çığlıkların, korkusunu korlayacağını ve ruhuna ulaşmasını engelleyeceğini düşünüyordu.
Derin bir nefes alıp, tekrar gözlerini kapattı. Kanından hızlı akan zehrini hissedebiliyordu, zehri takip etti. O kadar hızlıydı ki, ona odaklanamıyorum. Başının döndüğünü hissediyordu.
Ruhunun evine gitmeye çalıştı.
Kendini o kadar sıkıyordu ki, yüzündeki gerilmeyen tek bir kas dahi yoktu.
Kan göğüs boşluğuna geldiğinde, kaburgalarının arasındaki boşluktan düştüğünü hissetti. Kalbi şiddetle çarpmaya başlayınca kan hızlandı ve Tamay kalbine ulaştı.
Ona yaklaşan adım seslerinden habersiz ruhunu aramaya devam etti. Kalbinin orta yerine geldiğinde hayrete düştü. Kapalı göz perdesinde yansıya görüntü dudaklarının 'o' şeklini almasını sağlamıştı.
Kalbinin iki kapısı tertemizdi ama diğer iki kapısını simsiyah, kömür karası bir renkteydi. Temiz kapının önünde durduğunda kalbi kasıldı. Hemen yanındaki diğer kapıya ilerlemeden kalbi bu sefer daha şiddetli kasılmıştı.
Ardındaki zehriyle lekenen kapılara baktı. İki kapakcıkta onun için sonuna kadar açılmıştı. Ruhu içerdeydi, onu bekliyordu.
Gece kadar karanlık kalbinin içine baktı. Ruhu bir nefes uzağındaydı. Onu aldı, burun deliklerinden su gibi akan ruhunu bebeğine üfledi.
Başarmasına o kadar az kalmıştı ki, ruhunun yarısını bebeğin içine bile girmişti ama aniden sarsılan bedeni ve korkuyla açılan gözleri yüzünden kalbi ruhu içine çekip, ait olduğu odasına koydu.
Nutku tutulmuş, kocaman gözleriyle hemen karşısındaki diğerlerine göre boyutu küçük olan aslanla bakıştı. aslanın gözlerine yayılan acımasızlık o kadar yoğundu ki yeşil gözleri karanlık bir girdap gibiydi.
O girdap yıkımın başlangıcı olacak kadar büyüyecek, her şey sona erdiğinde bile parlamaya devam edecekti.
Ona sivri dişlerinden akan kanlarla bakan bu kurttan kaçabileceğine inandı. O yaşlı adamı tüketen aslan kadar büyük değildi ya da dağın tepesinde gördüğü o aslanlardan daha küçüktü ama ayağa kalksa bile boyuna anca yetişebileceğini o an bilmiyordu.
Boynuzlarına tutunmaya devam eden yılanı onun ince uzun suratına fırlattı. yılan eş zamanlı olarak kurdun burnunu dili altına almış ve kurdun boğazından inlemeyle karışık hırıltıların yükselmesine sebep olmuştu.
Patisiyle yüzündeki yılanı parçalamaya çalışan kurt bir anlık boşluğundan yararlanarak koşmaya çalıştı. Ama aslan hemen arkasındaydı, sivri pençelerini kıza doğru attığında patisi kızın boynuzlarından birine takıldı. aslan kızı bu sayede kendine çekti ve üzerine atlayıp onu yere serdi.
Başını kaldırdığında, ağlayan gözlerle tepeden ona bakan aslan baktı. Havada duran patisinde boynuzunun kırılan ucu sallanıyordu. Tamay başında şiddetli bir ağrı hissetmeye başladı.
aslan gözlerini, altındaki zehir akıtan çekik gözlerden ayırmadan patisini kaldırdı ve sol göğsünü parçaladı.
Gökyüzü, sanki bütün ışığı emmiş gibi kapkaranlık, yıldızsız bir örtüye bürünmüştü. Hava, ağır ve neme boğulmuştu; ciğerlerime dolan her nefes, yavaş yavaş boğuluyormuşum hissi veriyordu. Etraf, ölüm sessizliğine teslim olmuştu; sadece arada bir, rüzgarın kurumuş dalları birbirine sürtmesiyle çıkan ürpertici hışırtı duyuluyordu. Toprak, adımlarımın altında çürümüş yapraklar ve kırık dallarla kaplıydı, sanki her adımda beni daha da derine çekmek isteyen bir bataklık gibi yumuşak ve yapışkandı. Uzakta, neredeyse görünmeyecek kadar uzakta, solgun bir ışık parıldıyor, ama yaklaştıkça o ışığın sadece bir yanılsama olduğunu fark ediyordum. Zifiri karanlık, her şeyi içine çekip yutmaya hazır bir yaratık gibi, tüm dünyayı sarmalıyor ve en ufak bir umut ışığını bile boğuyordu.
Gözlerim açıldı.
Bilincimin yerinde olmadığı birkaç dakika boyunca etrafı inceledim. Raflardaki iksir şişeleri, hemen altında kutuların içindeki merhemlere baktım. Yaslı durduğum kapının ardındaki sesleri algılamaya çalıştım.
Çığlık yoktu, haykırış yoktu, çaresizce yalvaran kimse yoktu.
Nefesimi yavaşça dışarıya vermeye başladım. Her şeye gücümün yeteceği şekilde eğitmekle uğraştım bu zaman ama konu ruhum ve ona verilen acıya gelince zihnime engel olamıyordum.
Yaslandığım kapı sertçe tıklatılınca yerimden sıçrayacak kadar irkildim. Ayağa kalkıp, kapının kulpunu indirdim ve gelen kişi için kapıyı açtım.
"Kusura bakma, başlamış mıydın?" sesinde samimi mahcubiyet vardı.
Başımı iki yana salladım. "Hayır ama birazdan başlayacaktım."
"Bende öyle," herhangi bir boşluğa oturmadan önce, "Ve baş şifacıya haber verdim burada olduğumu."
Kafamı sallamakla yetindim. Buraya izinsiz girilmesi yasaktı ve belli bir deneyime ulaşmayan hiçbir şifacı buraya giremezdi. Gelen kız ile ilk defa karşılaştığımız için kendini açıklamasını normaldi.
Zihnim darmadağınıktı ama yine de orada olmayı özlediğimi fark ettim. Kilitli, demir dolabı açtım ve içindeki turuncu renkli şişeyi aldım. Şişenin içindeki sıvı parlıyordu sanki içine bir tutam meyve tozu değil de yıldız dökülmüştü.
Normalde tadsız tercih ederdim ama ağzımdaki iğrenç tadı en iyi bununla yok edebilirmişim gibiydi. Herhangi bir boşluk bulup oraya yerleştim. Dizlerimi kendime çekip, elimdeki şişeyi izledim.
Bu şişelere dokunmak neden şifacı olduğumu ve en önemlisi asıl amacımı hatırlatıyordu. Şifacı olmak dışında yapabileceğim ve bundan ciddi saygınlık veya rütbeler elde edebileceğim çok seçeneğim vardı.
Ama dışarıdan karşılıksız canlıları iyileştiren, ruhu da yaptığı iş kadar iyilik dolu gibi görünen bu iş göründüğünden çok daha farklı şeyler vaat ediyordu.
Hayal ettiğin bir yerde gidebilir orada yaşayabilirsiniz veya daha önce kimsenin görmediği bir yer inşa edebilirdiniz. İlk çaylaklık zamanlarımda bunu kötüye kullanan çok şifacı olmuştu, düşmanlarının evini hayal edip orayı bir harabeye dönüştürmüşlerdi. Zekice olan bu fikir onların sürgün yemesine ve şifacılıktan men edilmelerine sebep olmuştu. O zamandan sonra bende dahil kimse böyle bir şeye kalkışmamıştı ve bir diğer kötü özellik ise şu an karşımda gözleri kapalı, zihninde özgürce gezinen kızın rahatça zihnine girebilirdim, zihninde bir şey inşa edemezdim ama hayal ettiği ne varsa her şeyi görebilirdim çünkü zihin kapısını kimse kapatmaz, kapatan olursa da ruhu inşa ettiği dünya da hapsolur.
Bu yüzden buraya deneyimsiz hiçbir şifacı giremezdi.
Bunun için harcanan emek saatler, aylar belki de yıllar alırdı ve bu da şifacının elinde olan bir şeydi bir ev inşa etmekle saray inşa etmek arasında farklar olmalıydı.
Turuncu şişenin dibine çöken ot tortularını içmeden önce sallayarak dağıttım. Bir gün yerde babasını öldüren adamın acılar içinde kıvrandığını görünce yanına gitmiş. Adamın bacağındaki yarayı iyileştirebilirmiş ama babasını öldüren bir adama yardım etmek zorunda olmadığını biliyordu. Onu izleyen topraktan habersizdi. Onun, küçük bir tereddütten sonra o adama yardım etmiş. Yarasına kendi yaptığı merhemden sürüp, güçlü yapraklarla sarmış.
Uzaktan onu izleyen, adam gittikten sonra gidişinin yanına gitmiş ve söylenene göre sadece parmağının ucuyla dokunduğu kuru topraktan bir fidan filizlenmiş ve bunu onun yemesini istemiş.
O bitki sayesinde hiç uğraşmadan, hayal ederek hangi bitkinin nerede yetiştiğini görebilmeye başlamış ve gittikten sonra yediği filizin damarlarını toplayıp bahçesine ekmiş ve şifacı olmak isteyen herkese bu önemli bitkinin suyundan vermeyi vaat etmiş.
Şişemin kapağındaki mantar tıpayı açtım, etrafa yayılan aroma iştah açıcıydı. Şişeyi kafama dikmeden önce iyi ki ben değildim çünkü o adama yapacaklarıma şahit olsaydı muhtemelen hayatımın geri kalanı bir ağaç olarak geçerdi.
Şişeyi tek seferde içtim ve gözlerimi kapattım.