DÖRT ULU ASLAN SOYU

1173 Words
Gecenin karanlığı, adeta bir örtü gibi her şeyi kaplamış, etraftaki tüm ayrıntıları yutmuştu. Ufuk çizgisi kaybolmuş, gökyüzüyle yer birleşmiş gibiydi; nerede bittiğini ya da nerede başladığını anlamak mümkün değildi. Ağaçlar, gölgelerinin içinde kaybolmuş devasa hayaletlere benziyordu; dalları, gece boyunca duyulan tek ses olan derin bir iniltiyle rüzgarla hışırdıyordu. Soğuk, iliklere kadar işleyen bir sertlikle etrafı sarmış, her adımda cildime sızıyor ve içimi donduruyordu. Toprağın üzerinde ince bir sis tabakası yayılmış, her şeyi bulanıklaştırarak bir hayal dünyasına çevirmişti. Etrafta hiçbir canlı kıpırtısı yoktu, sadece karanlığın içinde kaybolmuş bir boşluk hissi vardı. Gözlerim alışmaya çalışsa da, bu karanlık sanki her bakışta daha da derinleşiyor, beni daha da içine çekiyordu. Sessizlik, o kadar yoğundu ki, kendi nefesimin sesi bile bana yabancı geliyordu. Zaman durmuş, dünya sanki sonsuz bir geceye hapsolmuştu. Zihnim bana arka kapılarını aralarken yüzümde her seferinde istemsizce beliren bir gülümseme oluşurdu. Bu Ahter'i ben yapmıştım. Burada tükenen ruhlar olmayacaktı, tükenmişliğin burayı bulamaması için çok uğraşmıştım. Ve başarmıştım. Yıllarımı vererek uğraştığım, haftalarca geçmeyen baş ağrısıyla bile vazgeçmeden hayal ettiğim yerdi. O kadar büyüktü ki, burada kaybolmamak için açık kalan zihin kapımı kaybetmemek için geçtiğim her noktaya çeşitli şekiller bırakmak zorunda kalıyordum. Bu büyüklüğü elde etmek için zihnimin karanlık taraflarını aydınlatmam gerekiyordu ve bunu yapmak, suyun yüzeyine yansıyan görüntümde boğulmakla eş değerdi. Yürüdüğüm boş yol dışında, tüm çevrem uzun çimenler ve aralarına ektiğim çiçeklerle kaplıydı. Ahter'im bu kadardı ama bunlarla sınırlı değildi. İki katlı, geniş ve odunlarla tasarladığım eve geldiğimde içimde büyümeyen bir kız çocuğunun heyecanı vardı. Saçlarımın arasında gıdıklanma hissettim, o gıdıklanma boynumuza gelene kadar devam etti. Beni özleyen akreplerim, geldiğimi fark ettiklerinde tavandan, pencere kenarlarından ve yerdeki boşluklardan çıkmaya başlamışlardı. Bu evin odundan yapmamım en büyük sebebi, akreplerimin rahat rahat gezebilmeleri içindi. Elimin değdi her akrebin sert kabuk yüzeylerini, yabancısı olduğum bir merhametle okşadım. Ahter'de gören olur diye akreplerimi hiçbir zaman sevemezdim. Kulaklarımı dolduran görüntü kaşlarımın çatılmasına sebep oldu, şifahanenin deposu büyük bir gürültüyle açılmış ve içeriye giren şifacıların telaşlı ayak sesleri tüm odayı kaplamıştı. Belli ki kabalık yaralı bir grup gelmişti. Zihnimin kapıları böylesine açıkken burada durmam tehlikeliydi. Gürültü arasında düşüncelerimi toplayıp kendimi tekrar zihnimin derinliklerine götürdüm. Hala eğilmiş akreplerimin kuyruklarını okşuyordum. Doğruldum, ilgilenemediğim üst üstte koyduğum küçük bez bebeklerime doğru ilerledim. Kendini ayaklarımın önüne atan, yüz üstü kapaklana bebeği yerden aldım. Sıcak yüzeyi, gerçek bir bedeni andırıyordu. Tekrar eski yerine koyarken içine sakladığım ruhun hangi soydan olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Tilki mi, köstebek mi yoksa en son bulduğum tavşan soyundan mıydı? Yerdeki yılanların basmamaya çalışarak evden çıktım. Zihnimin aralık kapısına ilerlerken, bu yerde yaşayacağım ebedi hayatı düşündüm veya bebeklerimin içindeki güçsüz ruhları bana nasıl hizmet edeceğini? Değil birden fazla ruhu, kendi ruhumu bile zihnime saklayabileceğimi söyleseydim kimse inanmazdı. Sorun değildi, işim bitince zihnimin kapılarını kapattıktan sonra zaten istemeseler de inanacaklardı. - Karanlık yolların etrafını sessizce hareket eden gölgeler ile çevrili olduğu söylenir. Gölgelerin, ruhların eşi olduğunu, tükenmeden önce gölgelerinize iyi davranmamız gerektiğini öğrendim. Yıllar geçti, gündüzü sahiplendiği geceyi görmezlikten gelsem de hiçbir zaman gölgem ile tanışamamıştım. Bir rüzgar esti ve yıllanmış ağaçların ince dalları birbirine çarparak uğursuz bir ses çıkartarak boş ormanda küçük bir yankı oluştu. Gökyüzünün yeşil tonları, koyu renkli islerin küçük bulutları sayesinde karanlık bir izlenim yaratıyordu. Zihnim susuz kalan bir çiçek gibi damarlarımdaki acı zehirle kendini besliyordu. İstediği an kendini tüketecek bir ruha sahip olmak yorucuydu ama tüm bedenimi, düşüncelerimin boşluğundan sallandıracak kadar acımasız olması, asıl düşmanımı içimde yaşatıyormuşum gibi hissettiriyordu. Güneş yine batmamış Gece yine güneşin ışıklarını yutarken artık herkes Gündüz'ün başına bir şey geldiğine emindi. Kafamın içinde milyonlarca yılanlar dillerini birbirine vuruyor gibiydi. Bugün zihnimi fazla yormamıştım ama ruhumun çektirdiği, geçmiş sancılar yüzünden olduğunun farkındayım. Evime, karşıma yaralı bir canlı çıkmadan yetiştiğim için mutluyum. Eve girer girmez ilk yaptığım şey sarımenekşe otunun özüyle yaptığım ağrı kesicileri içtim. Saniyeler için hafifleyen ağrı kasılan bedenimi de gevşetmişti. Kendimi yumuşak otlarla içi doldurulan yatağıma attım. Bugün planlarımda o kitabı okumak vardı ama yarına ertelemeye karar verdim. Başımın üzerinde uçan ateşböceklerine elimi sallayarak sönmelerini istedim. Anında söylediğimi yapan böcekler küçük evimi karanlığın kollarına bırakmıştı. Çevrenin sessizliğini dinleyerek uykuya daldım. Acımasız bir zamanda, aslanlar kadar güçlü olamayan bir soydan geldiği için kendini ilk kez şansız hissetti. Tamay, ruhunu saklamanın yolunu bulan, acı çekmeden ruhunun huzurla gezeceğini düşünün ama yeşil gözlü bir kurt tarafından ruhunun çalınacağını bilmeyen küçük bir kızdı. Kendine geldiğinde bir kalabalığın ortasında bulmuştu kendini. Herkes bir şeyler söylüyor, bazıları bağırıp dururken bazıları bir köşede sessizce bekliyordu. Etrafı saran uğultu yüzünden kulaklarını kapattı. O an neler olduğunu hatırladı. En son elleri kulağında ruhunu bebeğine saklayacaktı ama bir aslan onu bulmuş ve kalbini parçalayarak ruhunu çalmıştı. Ellerini indirip, inceledi. Sanki hala parçalanmayan bedenindeydi. Elleri vücudunda gezerken, ilk boynuzlarının olmadığını fark etti sonra kollarına ve parmaklarına bakmaya devam ederken gözü vücudunun aşağılarına takıldı. Ayakları yoktu ayaklarının yerinde siyah bir sis tabakası vardı. Bacaklarını hissedebiliyordu ama daha önce hiç ayakları olmamış gibiydi. Kalabalığa göz gezdirdiğinde diğerlerinin de ayaklarının olmadığını gördü bazılarının onun gibi boynuzları yok olurken bazıların kuyrukları olması gereken yerde değildi sonra bir şey daha fark etti. Tenleri, kıyafetleri tek renkteydi. Buz mavisi. Her tarafı duvarla çevrelenmişti. Kare biçimindeki bu büyük yerin üzerinde sıra sıra dizilen kurtlar tepeden onlara bakıyordu. Bütün aslanlarla bakabilmek için etrafında dönmek zorunda kalan Tamay'ın gözleri bir aslan üzerinde durdu. Onun göğsünü parçalayan kurdu görmüştü. Yanındaki aslanların arasında küçücük duran lacivert aslandan gözlerini ayırmıyordu. aslan gözleri kalabalığın arasındaydı, o küçümseyen ifadesiyle tüm ruhlara bakıyordu. Daha önce bir hayvanı bile zehirlemeyen Tamay, bu aslan bütün zehrini akıtmak ister gibi bakıyordu. Ve o keskin, bir yılanın zehirli derisini andıran yeşil gözlü küçük aslan gözleri, kalabalık ruhların arasında ruhunu çalmayı başardığı ilk kurbanını buldu. Tamay ona bakan gözlerden irkilmedi ama aslanların lideri olan en eski kurt Ulu Aslanın sert sesi Tamay'ın bakışlarını oraya dönmesine sebep oldu. "Hepiniz dinleyin, şu an içinizde yüz otuz farklı soy var. Ruhlarınızı toplamak sandığımızdan daha kolay sürdü. Hepinizin ruhunun özü bizde," keskin pençeleri dışarı da olan patisiyle sağındaki ve solundaki kurtları işaret etti. Artık Dört Ulu Aslan yüz otuz farklı ruhun efendisiydi. Ulu aslan devam etti, "Ruhunuzun hak ettiği gibi yaşayacaksınız yani hepiniz bizim hizmetkarlarımız olacaksınız..." Herkes nefesini tutmuştu, hepsi içten içe birinin çıkıp buna dur demesini bekliyordu ama kimsenin böyle bir cesareti olmadığı en başından belliydi. "...Buradaki her aslan sizin efendiniz. Onlara koşulsuz hizmet edecek kişilerde sizsiniz. Olurda soyumdan herhangi birinin isteğini yerine getirmezseniz. Ruhunuzu o anda tüketeceğiz." Sanki herkes bunun bir rüya olduğunu ve birazdan uyanacaklarmış gibi sakinlerdi. Kimseden ses çıkmıyor bir an önce birinin onu uyandırmasını bekliyor gibiydiler. Aniden bütün aslanlar ulumaya başladı. Zaferlerini kutluyorlardı. Tamay'ın gözü kısa bir anlığına yeşil gözlü kurda kaydı, başını kaldırmış diğerleriyle aynı sesi çıkartıyordu. Kükreme bittiğinde aslanın ona bakacağını hissettiği anda kalabalığın arasına karıştı. Yeşil gözlü aslan onu göremeyeceğini kadar kalabalığa karışsa da durmadı anne ve babasını aramaya çalıştı. aslanlar duvarların üstünden tek tek inip gözden kaybolurken kalabalıktan yine aynı uğultu yükselmeye başladı. Dört tarafı çevrili bu yer o kadar büyüktü ki bir kapısı olduğunu bile gürültüyle açılan kapı sayesinde görmüştü. Ruhlar teker teker oradan geçerken kalabalık onuda beraberinde o kapıdan geçirmişti. Zaman denizin kıyısına çarpan bir deniz gibi akıyorken, ruhlarına yapılan işkencelerde, verilen emirleri yerine getirirken veya ruhunu dinlendirmek için otururken zaman duruyor, akmayı reddediyor gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD