Ilgın eve döndüğünde gece yarısına yaklaşmıştı. Kapıyı sessizce açtı ama salonun ışığı yanıyordu. Rauf Bey seyahatten yeni dönmüştü; bunu yardımcılardan öğrenmişti. Sözleşmeyi ona da anlatması, geçirdiği o saçma üç günü açıklaması gerekiyordu. Bu bir tercih değil, Ilgın’ın zihninde bir görevdi.
Kapıyı çalıp odaya girdiğinde Rauf Bey’in ceketi sandalyenin arkasına asılıydı. Önünde açık bir dosya duruyordu;
“Gel,” dedi başını kaldırmadan. “Otur.”
Ilgın oturmadı. Dosyayı Rauf Bey’in önüne koydu. Rauf Bey birkaç dakika boyunca sayfaları çevirdi, sonra dosyayı masanın üzerine itti;
“Okudum. Baştan sona.”
Ilgın’ın yüzünde tek bir ifade yoktu;
“Oktay Karahan akıllı adam,” diye devam etti Rauf Bey. “Sınırlarını biliyor. Eklediği madde… yerinde. Gücü elinde tutmayı biliyor.”
Ilgın’ın dudakları kıpırdadı ama konuşmadı;
“Sen ise,” dedi Rauf Bey, sesi sertleşerek, “hep böylesin. Hayatına bela almayı marifet sanıyorsun. Her defasında ‘ben yaparım' diyorsun ama sonunda bedeli ödüyorsun.”
Ilgın sandalyesini çekmedi bile. Bir an babasına baktı. Yorgundu ama pişman değildi;
“Beni dinlemiyorsun,” diye ekledi Rauf Bey. “Hiçbir zaman dinlemedin.”
Ilgın dosyaya bakmadı. Başını çevirdi;
“Çünkü dinlersem,” dedi sakin bir sesle, “yaşayamıyorum.”
Arkasını döndü, merdivenlere yöneldi. Rauf Bey arkasından seslendi:
“Bu evlilikte yanarsan, kurtarmam.”
Ilgın durmadı;
“Zaten,” dedi basamakları çıkarken, “hiç kurtarmadın.”
Odasına girdi, kapıyı kapattı. İlk kez ağlamadı. İlk kez kendini suçlamadı. Çünkü artık biliyordu: Bu evde de, o evde de yalnızdı. Ama bu kez yalnızlık kendi seçimi olacaktı. Rauf Bey bu evliliği kendi krallığı için seçmişti. Yine de kızının yanabileceği ihtimali zihninin bir köşesini kemiriyordu. Ilgın giderse geriye ne kalacaktı? Bir varis olmazsa, kurduğu düzen kime kalacaktı? Karahan ailesinin gölgesinde erime fikri, Rauf Bey’in kaldırabileceği bir ihtimal değildi. Endişesi sevgiden çok, kaybetme korkusuydu.
Sonraki hafta şaşırtıcı biçimde sakin geçti. Ne Ilgın’dan ne Oktay’dan bir ses çıktı. Ama Kemal Bey için bir hafta yeterliydi. Önce nişan yapılacak, tüm dosta düşmana bu evlilik duyurulacaktı. Emirler verildi, hazırlıklar başlatıldı, Rauf Bey’e de haber ulaştı.
Ilgın o akşam okuldan yorgun döndü. Sınav öncesi hazırlık yapmış, öğrencileriyle bahar havasının hafifliğini paylaşmıştı. Okulda mutluydu. Bir haftalığına her şey unutulmuş gibiydi. Ama o unutma hâli eve kadar sürmüyordu. Girişteki salonda Rauf Bey onu bekliyordu. Yemek masası hazırdı ama kendisi ayaktaydı;
“Kemal Bey nişan yapmak istiyor,” dedi.
Sanki hava durumundan bahseder gibi;
“Resmî olacak. Göz önünde.”
“Nişan” kelimesi Ilgın’ın zihninde yankılandı. Yabancı değildi ama ona ait de değildi;
“Ben istemiyorum.”
Sesi sakindi, içi değil. Rauf Bey gözlüğünü düzeltti;
“Bu aşamada istemek diye bir şey yok, Ilgın. Bu bir duyuru."
Kaçamayacağı bir sahne hazırlanıyordu.
Hazırlıklar ertesi gün başladı. Sanki bir düğmeye basılmıştı. Eve insanlar girip çıkmaya başladı. Kadınlar, terziler, organizasyoncular… Hepsi Ilgın’ı ölçtü, biçti, değerlendirdi. Kimse “Nasıl olsun?” diye sormadı.
“Yakışır."
“Uygun.”
“Karahan ailesine gider.”
Yakışmak… Kimliğin yerine geçen bir kelime.
Krem rengi, uzun, omuzları kapalı bir elbise uzattılar. Aynaya baktı, güzeldi. Ama kendisi değildi. Bir vitrin gibiydi; camın arkasında duran, sergilenen bir şey. Annesinin yokluğu ilk kez bu kadar canını acıttı. Bir annesi olsaydı belki saçını okşardı. Belki “kaç” derdi. Rauf Bey yalnızca şunu söyledi:
“Abartma. Bir yüzük takılacak.”
O yüzüğün ağırlığını daha parmağına takılmadan hissediyordu. Gülerken fotoğraf çekileceği söylendi;
“Gülmek zorundasın,” dediler.
Kimse “mutlu musun?” diye sormadı.
Salon tutuldu. Misafir listesi hazırlandı. İsimler okundukça içi daraldı. O insanların hiçbiri onu tanımıyordu. Ama hepsi kaderine tanıklık edecekti. Oktay’ı düşünmemeye çalıştı. Çünkü düşündüğünde bir şey hissetmesi gerekecekti. Ve hissetmek istemiyordu.
Bu nişan bir başlangıç, bir bağ değildi. İki adamın el sıkışmasıydı. Ilgın, o el sıkışmanın ortasında kalmıştı. Hazırlıklar ilerledikçe bir şeyi fark etti: Kimse gelin hazırlamıyordu. Bir anlaşma süsleniyordu. Rauf Bey son kez odasına girdiğinde Ilgın aynanın karşısındaydı;
“Güzel olmuş,” dedi.
“Güzel olmak istemiyorum. Özgür olmak istiyorum. Bu elbiseyi de giymek istemiyorum.”
Odadaki hava değişti. Yardımcı kadınlardan biri hafifçe gülümsedi;
“İlk başta herkes böyle hisseder."
“Benim hislerim yok.”
“Bu sadece bir nişan.” dedi Rauf Bey...
Sadece...
Ilgın hayatının “sadece”lerle nasıl daraltıldığını düşündü;
“Bu elbise beni anlatmıyor. Masum görünmek zorunda değilim."
Sessizlik oldu. Bu evde sessizlik çoğu zaman onun yenilgisi olurdu. Ama bu kez olmadı. Dolabına yöneldi. Kimsenin seçmediği, kimsenin dokunmadığı kıyafetlerine baktı. Siyah bir elbise aldı. Diz altı. Sade. Keskin;
“Siyah nişanda giyilmez,” dedi biri.
“Ben giyiyorum.” dedi Ilgın
Rauf Bey’in yüzü sertleşti;
“İnsanlar ne der?”
Ilgın aynaya baktı;
“İnsanlar benim yerime evlenmiyor. O yüzden elbiseyi ben seçiyorum.”
Kalbi hızlı atıyordu ama geri adım atmadı. Çünkü bu elbise onun son küçük zaferiydi.
Gece yatağa uzandığında uyuyamadı. Ertesi sabah aynanın karşısına geçtiğinde kararını bir kez daha netleştirdi. Bu nişan onların olabilirdi. Ama bu beden, bu duruş onundu.
Kimseye gülümseme borcu yoktu.
Kimseye yumuşak görünme borcu yoktu.
Yüzük takılacaktı. Ama o yüzüğü bir teslimiyet gibi değil, bir meydan okuma gibi taşıyacaktı. Çünkü bu oyuna girmek zorundaysa, kendi kurallarıyla oynayacaktı.
Ve bu, onun ilk hamlesiydi.
Nişan salonunun koridorları kalabalıkla doluydu. Işıklar fazla parlak, sesler fazla yüksekti. Herkes bir şey yetiştiriyor, bir şey düzeltiyor, bir şeyi kontrol ediyordu. Ama Ilgın’ın odasında zaman daha yavaş akıyordu. Ayna karşısında son kez kendine baktı. Siyah elbise üzerinde sade ama keskin duruyordu. Ne masumdu ne yumuşak. Ne de “uygun”. Omuzları dikti.
Yüzünde zoraki bir gülümseme yoktu. Sadece kontrollü bir ifade vardı.
Kapı çalındı, cevap beklemeden açıldı.
Oktay içeri girdi, bir an durdu.
Bakışı Ilgın’ın üzerinde gezindi. Önce elbiseye, sonra yüzüne, sonra tekrar elbiseye. Beklediği krem rengi, yumuşak ve uyumlu görüntü değildi bu. Siyah. Net. Meydan okur gibi. Oktay’ın yüzü değişmedi.
Ama gözleri bir saniyeliğine durdu.
Bu bir beğeni değildi yalnızca. Bu, hesapta olmayan bir değişkendi. Ilgın onun bakışını yakaladı;
“Hazırım,” dedi.
Oktay birkaç adım yaklaştı. Sesi her zamanki gibi sakindi;
“Farklı bir seçim.”
Yargı yoktu. Ama not vardı;
“Benim seçimim,” dedi Ilgın.
Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Dışarıdan gelen uğultu o boşluğu doldurdu. Oktay başını hafifçe salladı;
“İnsanlar konuşur.”
Ilgın’ın bakışı sertleşmedi. Yumuşamadı da;
“Konuşmak onların işi, sende susturursun.”
Oktay’ın dudak kenarı çok hafif kıpırdadı. Gülümseme değildi. Ama takdiri bastırma çabasıydı. Bu kadın, sahneye çıkmadan önce bile oyunun kurallarını zorlamaya başlamıştı. Ve bu hoşuna gitmemeliydi.
Gitmemeliydi...
“Çıkıyoruz,” dedi sonunda.
Elini uzatmadı. Yol göstermedi. Sadece kapıyı açtı. Ilgın yürüdü. Yan yana değillerdi ama karşı karşıya da değillerdi. Aynı sahneye, farklı niyetlerle gidiyorlardı.
Salonun girişinde Meliha Karahan misafirleri karşılıyordu. Üzerinde zarif, açık tonlarda bir kıyafet vardı. Yüzünde kontrollü bir tebessüm. Ilgın’ı gördüğü an o tebessüm sabitlendi. Gözleri bir saniyede her şeyi fark etti;
Elbise.
Renk.
Mesaj...
Krem rengi, omuzları kapalı, “uygun” elbise yoktu. Yerine siyah giyinilmişti.
Meliha’nın bakışları sertleşmedi. Yılların alışkanlığıyla yüz kasları yerinden oynamadı. Ama çenesindeki kas bir an gerildi. Bu bir unutkanlık değildi. Bu bilinçli bir tercihti. Yanına gelen bir akrabaya gülümsemeye devam etti.
“Gençler,” dedi yumuşak bir sesle.
Ama gözleri Ilgın’ın üzerindeydi.
Yaklaştıklarında Meliha baştan aşağı süzdü onu;
“Seçtiğimiz elbise daha… uygun olurdu,” dedi.
Sesinde sitem yoktu. Emir de yoktu. Ama alt metin açıktı. Ilgın gözlerini kaçırmadı;
“Bu bana daha uygun.”
İki kadın arasında saniyelik bir sessizlik geçti. Dışarıdan alkış sesi duyuldu. Birileri onları sahneye çağırıyordu. Meliha hafifçe başını eğdi. Oktay annesinin gözündeki o ince kini tanıyordu. Bu, yüksek sesle kavga eden bir öfke değildi. Bekleyen, not alan, zamanı gelince hamle yapan bir öfkeydi.
Meliha geri çekildi;
“Misafirler bekliyor,” dedi.
Gülümsemesi yerli yerindeydi.
Ama içinde tek bir cümle netleşmişti:
Bu kız diz çökmeyecek.
Ve diz çökmeyen gelinler ya kırılır…
Ya kırılmayı öğretir.
Ilgın ve Oktay sahneye doğru yürürken ışıklar üzerlerine döndü. Alkışlar yükseldi. Fotoğrafçılar yerlerini aldı.
Yüzük kutusu açıldı.
Bu, iki ailenin el sıkışmasıydı.
Ama o an, sahnede duran iki kişi şunu biliyordu:
Bu nişan bir başlangıç değil, ilk cepheydi.