ZEHİRLİ SARMAŞIK
Palermo’nun Eylül akşamı, üzerine çöken Akdeniz’in hafif ama nemli meltemiyle birlikte, şehrin en görkemli taş yapılarından birinin avlusunda ağır ağır soluklanıyordu.
Yıl 1970’in sonbaharıydı; Sicilya’nın bu kadim liman kenti, altmışlı yılların o hırçın kabuğunu sıyırıp atmış, yetmişlerin başında kendine has, biraz melankolik ama bir o kadar da tehlikeli bir ihtişamla yeniden kuruluyordu. Palermo’nun dar, sarı taşlı sokaklarından yüksek duvarlı malikanelerine uzanan patikalarda, yasemin kokularına karışan barut ve deniz tuzu kokusu, şehrin dualı ama günahkar ruhunu ele verirdi.
Gecenin kalbi, şehrin en köklü ailelerinden birine ait olan devasa neoklasik malikanenin balo salonunda atıyordu. Yüksek tavanlardan sarkan, el yapımı bohem kristal avizeler; binlerce mumun titreşen sarı ışığını mermer zeminlere, kadife perdelere ve altın yaldızlı süslemelere kusursuz bir zarafetle yansıtıyordu. Salonun dört bir yanını çevreleyen devasa kemerli pencereler, Palermo Körfezi’nin karanlık, mürekkep mavisi sularına ve uzakta fener gibi parlayan balıkçı teknelerine açılıyordu. Dışarıdaki dalgaların taştı kıyılara vuran boğuk ve ritmik sesi, içerideki keman ve viyolonsel dörtlünün melankolik melodisiyle kusursuz bir uyum içindeydi.
Havanın ağırlığı, aristokrasinin ve yeraltının ince çizgide dans ettiği bu gecede insanı hem büyülüyor hem de boğuyordu.
Kadınların ağır parfümleri, Fransız purolarının dumanı ve taze sıkılmış limon çiçeği esansları havada asılı kalmıştı. İpek tuvaletler, ağır tafta elbiseler, pırlanta gerdanlıklar ve elmas işlemeli küpeler, bu görkemli salonun ne kadar kusursuz bir maske olduğunu haykırır gibi parıldıyordu. Herkesin bir rolü vardı; herkes, bu altın kafesin içinde hangi kurallara göre oynaması gerektiğini çok iyi biliyordu.
İşte bu ambiyansın tam merkezinde, salonun göz kamaştıran mermer pistinin üzerinde iki insan, müziğin akışına kendini bırakmış gibi görünüyordu.
Alexandro... Henüz Palermo’nun sokaklarına korku salan o acımasız, hissiz ve kana susamış gölge değildi. Henüz ruhunu tamamen karanlığa teslim etmemişti. Omuzlarındaki yük, henüz bir celladınki kadar ağırlaşmamıştı. Kumral, dalgalı saçları alnına hafifçe dökülüyor, yüz hatlarındaki o sert ve keskin çizgiler, yanındaki kadına baktığında yerini derin bir hayranlığa ve şefkate bırakıyordu. Bal rengi gözleri, odadaki en parlak kandilden bile daha sıcak bir ışıkla parlıyordu. Isabella’nın belini kavrayan elleri ne kadar güçlü ve koruyucuysa, bakışları o kadar yumuşak ve sahipleniciydi. Alexandro, bu kadını sadece nişanlısı olarak değil, dünyadaki tüm kirlilikten arınmış tek sığınağı olarak görüyordu. Onun için tasalanıyor, onun gülüşüyle nefes alıyor, geleceği on kurarken kalbinde bencilce bir hırs değil, sadece tatlı bir huzur taşıyordu.
Ve karşısında, o bal rengi bakışların altında eriyen Isabella...
Isabella, bu odadaki her şeyden farklıydı, sanki mermer zeminlere değil de doğrudan bir masalın sayfalarından bu salonun ortasına düşmüştü. Omuzlarına dökülen saçları, sıradan bir sarı değil, güneşin en yumuşak vuruşuyla parlayan kusursuz bir bal köpüğü tonundaydı. Müziğin her ritminde dalgalanan o uzun, gür saçları, sırtındaki açık kesim zümrüt yeşili ipek elbisenin üzerinde adeta bir şelale gibi akıyordu. Derin, neredeyse dipsiz bir kuyu gibi bakan kahverengi gözleri ise bu ihtişamlı salonun sahte neşesine ayak uyduramayacak kadar derin ve dalgalıydı. O gözlerde, henüz bozulmamış bir masumiyetin hüzünlü pırıltısı vardı.
Alexandro’nun ona sunduğu güvenli limanı seviyor, onun bu şefkatli adamda bulduğu huzura sığınmak istiyordu. Fakat ruhunun derinliklerinde, adını henüz koyamadığı bir eksiklik, geleceğe atacağı bu büyük adımın önünde sessiz bir çığlık gibi duruyordu.
Müzik yavaşladı, yaylıların sesi hafif bir nefes gibi salonda yankılanarak sönmeye yüz tuttu. Alexandro, Isabella’yı kendine biraz daha çekti; kadının ipek kumaşındaki teninin sıcaklığını hissetmek ister gibi derin bir nefes aldı.
"Bu gece," diye fısıldadı Alexandro, sesi o kalabalık ve gürültülü salonun içinde sadece ikisinin duyabileceği kadar alçak, ama bir o kadar da kadifemsiydi. "Bu gece buradaki herkes bize bakıyor Isabella. Ama benim gözüm dünyadaki hiçbir ışığı görmüyor. Sen yanımdayken, bu salonun dışındaki o soğuk Palermo, benim için sadece bir detaydan ibaret."
Isabella, adamın bal rengi gözlerindeki o saf ve devasa sevgiyi gördüğünde kalbinde garip bir sızı duydu. Dudaklarında zarif, hafif buruk bir tebessüm belirdi. Başını adamın omzuna doğru zarif bir hareketle eğerken, "Çok fazla iddialı konuşuyorsun Alexandro," diye mırıldandı, sesi tüy gibi hafif ama hafif bir titreme barındırıyordu. "Dünya dediğin yer çok büyük. Ve dışarıdaki karanlık, içerideki mum ışıklarından çok daha güçlü."
"Bırak dışarısı karanlık olsun," dedi Alexandro, soluk kesen bir kararlılıkla. "Ben seni o karanlıktan korumak için buradayım. Hiçbir şey bizim aramıza giremez."
Oysa adamın bu cümlesi, henüz mermer merdivenlerden aşağıya inmekte olan kaderin kulaklarına fısıldanmış saf bir meydan okumaydı.
Aynı saniyelerde, balo salonunun devasa meşe kapıları ardına kadar açıldı. İçeriye giren serin gece havası, salondaki ağır parfüm bulutunu bir anda dağıttı.
Merdivenlerin başında duran adam, ne bu davetin asilzadelerine benziyordu ne de buradaki sahte gülümsemelere. O, Palermo’nun en ücra, en karanlık ve kanlı sokaklarının, yasakların ve acımasız kurallarınbağrından kopup gelmiş bir fırtına gibiydi.
Pietro...
Siyah, arkaya taranmış gür ve dalgalı saçları, geceye meydan okur gibi parlıyordu. Yüz hatları keskin birer mermer yontusunu andırıyordu; ama onu bu salondaki diğer erkeklerden ayıran, o benzersiz ve insanı altüst eden gözleriydi. Cam mavisi gözleri... Öyle soğuk, öyle saf ve keskin bir maviydi ki, baktığı yerdeki insanı delip geçiyor, ruhunun en saklı köşesindeki korkuları gün yüzüne çıkarıyordu.
Üzerindeki kusursuz dikimli siyah takım elbise, onun bu zenginler sofrasına ait olmadığını, aksine orayı ele geçirmek için var olduğunu haykırıyordu. Pietro, hayatı boyunca hiçbir şeyi ödünç almamış, hiçbir güzelliğe masumca sahip olmamıştı; her şeyi söke söke, bileğinin gücüyle ve kanla almıştı.
Pietro, kalabalığın arasından sessiz bir yırtıcı gibi süzülerek ilerlerken, bakışları bir an olsun sağa sola kaymadı. Amacı bu kalabalığın parçası olmak değil, buradaki maskeleri indirmekti. Tam o sırada, salonun ortasındaki mermer pistte, Alexandro’nun kollarından henüz ayrılmakta olan bal köpüğü saçlı kadına değdi gözleri.
Zaman, o salonda, o salise de durdu.
Müziğin sesi gerilere çekildi; avizelerin ışığı karardı; etraftaki insanların kahkahaları, bardakların birbirine çarpışırken çıkardığı tıkırtılar bir anda buhar olup uçtu.
Pietro’nun cam mavisi gözleri, Isabella’nın derin kahverengi gözleriyle havada çarpıştı.
Bu sıradan bir bakışma, bir anlık meraktan ibaret bir tanışma değildi. Bu, iki ruhun birbirini tanrısal bir lanetle tanıdığı, kaçınılmaz bir çarpışmaydı. Pietro, o saniyede nefes almayı unuttu. Hayatı boyunca gördüğü en güzel, en dokunulmaz şeyin karşısında durduğunu hissetti.
İçindeki o sert, acımasız ve yeraltının buz tutmuş duvarları, o bal köpüğü saçların rüzgarda savruluşuyla temellerinden sarsıldı. İçinde daha önce hiç tatmadığı, yakıcı, zehirli ve bir o kadar da ilahi bir tutkunun ilk ateşi harlanmıştı.
'Bu kadın,' diye geçirdi içinden, cam mavisi gözleri adeta kilitlenirken, 'bu kadın benim olmalı. Veya bu dünyadaki her şeyi yakmalıyım.'
Isabella da aynı anda derin bir sarsıntı yaşadı. Alexandro’nun yanında güvende olduğunu sandığı o zarif dünyası, o cam mavisi gözlerin üzerindeki ağırlığıyla bir cam bardak gibi parça parça oldu. Kalbi göğüs kafesini döverken, nefesi boğazına tıkandı. Adamın bakışlarındaki o tehlikeli, vahşi ve iradeden yoksun çekim gücü, genç kadının tüm benliğini sarstı.
Bu adamda, Alexandro’nun o şefkatli ve sakin limanında asla bulamayacağı bir şey vardı: Hayatın, tehlikenin ve karşı konulamaz bir tutkunun o ham, filtrelenmemiş gerçeği.
Isabella, istemsizce bir adım geri çekildi; elleri hafifçe titredi. İçindeki o ses, Kaç diyordu, bu adam senin felaketin olacak. Ama gözleri, o cam mavisi denizden bir saniye bile olsun kopamadı.
Alexandro, nişanlısının aniden kasıldığını ve yüzünün sarardığını fark etti. Hızla Isabella’ya dönüp, "İyi misin sevgilim?" diye sordu, sesindeki o ani endişe ve şefkat odadaki havayı ısıtmaya çalıştı. "Yüzün bir an da soldu... İçerisi çok mu kalabalık geldi?"
Isabella, zorlukla yutkundu; bakışlarını Pietro’dan kaçırıp Alexandro’nun o sıcak bal rengi gözlerine dikmeye çalıştı. Ama artık çok geçiti. O bakışları kaçırmak, aralarındaki o görünmez çatlağı kapatmaya yetmezdi.
"İyiyim..." diye fısıldadı Isabella, sesi rüzgarda savrulan bir yaprak gibi zayıftı. "Sadece... Hava biraz ağırlaştı."
Pietro ise birkaç adım öteden, onlara doğru bakmaya devam ediyordu. Dudaklarında alaycı ama bir o kadar da tehlikeli bir tebessüm belirdi. Cam mavisi gözlerindeki o karanlık pırıltı, Alexandro’nun henüz fark etmediği, yıllar sonra bu şehri kan gölüne çevirecek olan o büyük yangının ilk kıvılcımıydı.
Palermo’nun gecesi dışarıda sessizce akmaya devam ediyordu; ama o balo salonunda, maskelerin arkasındaki masumiyet, o ilk bakışla birlikte mühürlenmişti.
Büyük günahlar tek bir gecede işlenmezdi; yavaş yavaş, sessizce ve işte tam o an, o tutku dolu bakışlarla beslenmeye başlardı.