Saat tam yedi olduğunda mükemmele yakın bir masa hazırlamayı başarmıştı. Hazırladığı sütlü kahveden dumanlar yükseliyor, omlet odaya enfes bir koku yayıyordu.
Ev işleri ve yemekte zaten her zaman iyi olmuştu Hele de müzik eşliğinde çalışıyorsa… Böyle huzurlu ve sakin zamanlarda resmen kendini kaybediyordu ve itiraf etmek zorundaydı ki Doğu’nun sesi mükemmeldi. O yemek yaparken sürekli şarkı söylemişti, bu Erna’ya çok iyi gelmişti. Hatta ona karşı korkusu bu yaptığıyla biraz hafiflemişti. Yine de adama mesafeliydi elbette. Birine güvenmek için güzel bir sesten daha fazlası gerekliydi.
“Günaydın.”
Dağhan’ın ciddi ses tonunu hemen ayırt etti. Sesleri bile benziyordu fakat bir şekilde kimin Doğuhan kimin Dağhan olduğunu ayırt edebiliyordu. “Günaydın Dağhan Bey,” diyerek gülümsedi ve masanın önünden çekildi.
Doğu, abisi odaya girdiğinde yerinden fırlamıştı bile. Erna’nın bu kadar dakik olmasını beklememişti ama daha kız ona haber vermeden önce kendini ciğerci kedisi gibi beklenti içinde sofrayı izlerken bulmuştu. “Sonunda koklamaktan öteye geçebileceğim!”
Dağhan kardeşine bakıp gülmeden edemedi. Merakla derin bir nefes aldığında gerçekten de enfes kokularla baş başa olduğunu fark etti. Yerine oturup kendine kahve koyduktan sonra yan tarafta dikilen Erna’ya baktı. “Sen de otursana.”
“Ah, evet!” dedi Erna kirpiklerini kırpıştırarak. Böyle bir şeye izin vermelerini beklememişti ama düşününce dün de birlikte pizza yemişlerdi. Bazı anlarda ona patronun kim olduğunu hissettirmesine rağmen aslında Dağhan ona çok da üstten bakmıyordu belli ki.
Boş bir sandalyeye yerleşip meyve suyu içmeye başladı. Gözlerini farkında olmadan ikizlerin üzerinde gezdirip duruyordu. Çok da ahım şahım bir sofra kurabildiğini düşünmese de eldeki malzeme ve kısıtlı zamanda yapabileceğinin en iyisini yapmıştı. Beğendiklerini görmek ona biraz olsun moral verebilirdi.
O adamları izlerken tüm düşüncelerinden bihaber olan Dağhan ve Doğuhan aynı anda omletten yemişlerdi ve Doğu “Bu kız bu işi biliyor!” derken Dağhan “Ellerine sağlık,” demekle yetinmişti. Yine de yüzlerinde memnun bir ifade vardı.
İkizlerin bu hâline elinde olmadan güldü. Resmen fotokopiyi anımsatıyorlardı. Tabii dikkatli bakıldığında aralarındaki farklar hemen seçiliyordu. Doğu’nun saçları biraz daha uzundu ve oldukça dağınıktı. Yüzü pürüzsüzdü, sakal falan yoktu. Üstünde de hâlâ dün gece giydikleri duruyordu. Oysa Dağhan sakalını seyreltmiş ve takım elbisesiyle göz boyamaya başlamıştı bile. Saçları kardeşininkilerin aksine düzgün bir şekilde geriye doğru taranmıştı. Bakışları yeni uyanmış olmasına rağmen çok ciddi ve dikkatliydi. Şöyle dikkatle bakınca bu adam gerçekten de asildi.
“Afiyet olsun,” dedi Erna ve gönül rahatlığıyla kahvaltısına başladı.
Bir süre kimseden ses çıkmadı sonra ikizler yine aynı anda konuştu.
Dağhan ona hitaben “Alışverişe ne zaman çıkıyorsun?” diye sormuştu, Doğu da “Nisan’dan ne haber?”
Erna gülümseyerek Dağhan’a döndü. “Kahvaltıdan sonra uygun mu?”
“Evet, sana bir kart vereceğim. O kartı kullanarak ev için gerekli gördüğün her şeyi alabilirsin. Ayrıca ihtiyacın olan şeyleri de temin et. Bu kahvaltının ardından bir avansı hak ettin.”
“Peki, teşekkürler,” dedi Erna. Aynı zamanda zengin ve cömert, diye düşünmeden edemedi.
Bu adam tam bir melekti. Ona öylece güvenip kartını vereceğine inanamıyordu. Hoş, gidecek bir yeri olmadığı için bu belki normal sayılırdı fakat onu şaşırtan şey anlattığı hikâyeye iki kardeşin de gerçekten kulak vermesi ve inanmasıydı. Kaç yıllık arkadaşı bile onu dinlemeye, anlamaya çalışmamışken tanımadığı insanlardan böyle bir iyilik görmek Erna için kalp kırıcı olsa da Dağhan’a minnettardı.
Dağhan kıza başıyla kısa bir onay verdikten sonra Doğu’ya döndü. “Bu ara ona katlanmak çok zor. Son zamanlarda yine kıskançlık krizleri artmaya başladı. Ben niye nişanlanmıştım Nisan’la? Bir süredir bunu düşünüp duruyorum.”
Doğu sırıtarak kısa bir an Erna’ya baktı. Acaba bu farkındalığın kızla bir ilgisi var mıydı? Olduğunu umuyordu. Nisan’ın çirkef suratı yerine Erna oldukça hoş bir değişiklik olurdu. Yine de bu eğlenceli fikri kendine saklasa daha iyiydi. Erna hem daha çok gençti hem de abisi asla böyle bir kıza kadın muamelesi yapmazdı. Aklından geçenleri duyarsa esas krizi o geçirirdi herhalde.
Bunu daha sonra düşünmeye karar verdi ve omletten bir parça daha alıp çiğnemeye başladı. Dağhan ona beklentiyle bakıyordu. “Çünkü başının etini yemişti,” dedi kısaca.
“Hım, olabilir,” dedi Dağhan. “Bunu daha çok Nisan istemişti, değil mi?”
“Evet. Ayrıca kadın oldukça güzel ve senin yanındayken bazen ‘hoş’ bile görünebiliyor.”
Dağhan son yoruma aldırmadı çünkü kardeşinin Nisan hakkındaki iğneleyici fikirlerine alışkındı. “Ama bu ara iyice dayanılmaz olmaya başladı. Hizmetçilerime ve sekreterime bile kafayı takmış durumda. Hatta sana da... Senin beni ‘çapkınlaştırdığını’ düşünüyor.”
Doğu bir kahkaha attıktan sonra kahvesini yudumladı. “Öyleyse kadın sıyırmış dostum! Seni bir kez o barlara sokabilseydim zaten onunla nişanlanmazdın. Belki de bunu ona kendim söylemeliyim. Zaten bugün buraya gelecektir. Erna’dan haberi oldu herhalde?”
“Sakın öyle bir şey yapma.” Dağhan kısa bir an kıza bakıp tekrar ikizine döndü. “Ayrıca evet, bugün mutlaka gelecektir.” Sonra aklına gelen düşünceyle bir kez daha Erna’ya doğru döndü. Onlar konuşurken kız sessizce tabağıyla ilgileniyor, kimseye bakmıyordu. “Erna… Akşam olmadan evi temizlemiş olursun, değil mi? Nisan seni kovdurmak için her şeyi yapar.”
Abisi konuşurken Doğu kaşlarını kaldırdı, ardından hafifçe sırıttı. Zaten gözleri Erna’nın üzerindeydi. Demek Dağhan kızın güzel olduğunu fark etmişti. Eğer bunu fark etmiş olmasaydı asla kızı Nisan’ın tepkisinden haberdar etmezdi. Bu durum gittikçe daha ilgi çekici bir hâle mi geliyordu yoksa kafasında mı kuruyordu? Şu an için cevabı bilmiyordu ama öyleyse bile eğlenceliydi. Sonucunda hiçbir şey elde etmese dahi Nisan’ın cinnet geçirişini izlemek ona keyif verirdi.
“Elimden geleni yaparım, merak etmeyin Dağhan Bey. Ben de beni kovmanızı istemiyorum, bu yüzden nişanlınızı kızdırmamak için çok uğraşacağım.”
Kız saf saf başını sallayarak abisine cevap verirken Doğu gülmeden edemedi. Dağhan ise kardeşinden oldukça farklı bir yüz ifadesi ve rahatsızlıkla Erna’yı inceliyordu. “Sana takacak,” dedi hoşnutsuz bir sesle. Masmavi gözleri şimdi şaşkınlığını ele verecek kadar açılmıştı. Erna’nın açık kahverengi saçları ve kumral bir teni vardı. Gözleri mavi ve yeşilin hoş bir karışımı gibiydi. Neşeli ifadesi ve çilleri hesaba katılınca doğal güzelliği göze çarpacak kadar belirgindi. Ufak tefek olmasına rağmen aslında gerçekten çok güzel bir kızdı.
“Neden?”
“Çünkü güzelsin.”
İkizler yine aynı anda konuşmuş hatta aynı sözcüleri söylemişlerdi. Yine de Doğuhan sırıtıyor, Dağhan ise çok umursamaz görünüyordu.
Erna onlara ne diyeceğini bilemeyerek başını öne eğdi ve derin bir nefes aldı. Asıl, iki adam da öylesine yakışıklıydı ki onlarla uzun süre göz göze olmak rahatsızlık veriyordu. Ne de olsa birbirlerinin aynısıydılar. Hem Dağhan gibi birinin nişanlısının ona takacağı kadar güzel olduğunu sanmıyordu.
“Bu yüzden Nisan’ın bana seni kovdurmak için öne sürebileceği ciddi bir sorun çıkarmamaya çalış.”
Acaba şu Nisan denen kadın da ikisini karıştırıyor muydu bazen?
“Nasıl isterseniz,” dedi saçma sapan düşüncelerini bir kenara bırakarak.
Dağhan kahvaltısına dönerken ikizi söze girdi. “Ben de seninle alışverişe geleceğim.”
Doğu’nun sesiyle kaşlarını kaldırıp adama şüpheyle baktı. Şimdi Dağhan da ikizine bakıyordu. “Neden?”
Erna bu soruyu patronu sorduğu için mutluydu. Söz hakkı ona bırakılsaydı nasıl bir şey söylerdi, bilmiyordu.
Doğu omzunu rahatça silkip güldü. “Benim de almam gereken şeyler var. O hizmetçimiz olduğuna göre bana da hizmet etmeli.”
Erna yüzünü buruşturarak tabağına odaklanırken “Tamam,” dedi Dağhan ve yerinden kalkıp Erna’ya döndü. “Lütfen temizliği ve dün söylediklerimi unutma. Yemek için teşekkürler.”
Adam uzaklaşırken Erna gülümsüyordu. Ona sürekli hizmetçi dese bile bu adam gerçekten kibar biriydi. “Şey…” dedi o uzaklaşırken. “Kart bırakmayacak mıydınız?”
Doğu sırıtarak kızın omzuna hafifçe vurdu. “Gerek yok, benim kartlarım yeter.”
Başını sallayarak ayağa kalktı. “Başka bir isteğiniz var mı? Bitirdiyseniz masayı toplayayım mı?”
“Toplayabilirsin. Sonra hazırlan da gidelim. Bu arada neden Dağhan’ın kıyafetleriyle dolaşıyorsun?”
Doğu bunu yeni fark etmiş gibiydi. Yoksa dün gece-
“Çünkü giyecek bir şeyim yok.”
Çapkın bakışları bir an şakacı bir şekilde kızın bedenini taradı. “Buraya çıplak mı geldin? Keşke kapıyı ben açsaydım.”
Dehşetle gözlerini irileştirdi Erna. Yüzü aniden öfke ve utançla kızarmıştı. “Hayır, sadece geceliğim yok demek istemiştim. Ev arkadaşım beni kovmadan önce hepsini parçalamış.”
“O kız çıldırmış! Nasıl sana böyle şeyler yapabilir?”
Cevap veremeyerek omzunu silkti. Ne diyebilirdi ki? Bu konuyu konuşmak onun için zordu. Kimsesiz kalmış ve kaç yıllık mektup arkadaşına sığınmıştı. Oysa Ahu onu dinlemeden ve daha ne olduğunu bile anlamadan evden kovmuştu. Nasıl böyle şeyler yapabildiğini Erna da bilmiyordu.
Doğu kızın gözlerinin dolduğunu fark ederek “Hey, iyi misin?” diye sordu. Şakanın dozunu mu kaçırmıştı yine? Bazen o bile kendine sinir oluyordu.
“E-evet,” dedi Erna. Masayı toplamaya başlamıştı. Bir şeyler yapmak ona kendi düşüncelerinden uzaklaşmakta yardımcı oluyordu.
Kıza yardım etme dürtüsüne kulak vererek birkaç şeyi onun gibi eline alıp adımlarını takip etmeye başladı. “Sen çok sık mı ağlarsın?”
Doğu umursamaz görünmesine rağmen insanların gerçekten ağlamasından hiç hoşlanmaz, bunu görmemek için elinden geleni yaparak karşısındakini neşelendirmeye çalışırdı. Üstelik Erna hasta olduğu için ara sıra öksürüyor, burnunu onlara fark ettirmeme çabalarıyla siliyor ve yorgun görünmesine rağmen evin içinde koşturup duruyordu. Bir de hüngür hüngür ağlarsa vicdanı bu kadarına dayanamazdı.
“Evet,” dedi Erna. “Bu sizi rahatsız mı ediyor?”
Şakacı bir şekilde kaşlarını oynattı. “Kızların ağlaması hoş değil. Hele de ağlayan senin gibi sevimli ve küçük bir kızsa… Hem neden ağlıyorsun ki? O çocuğa âşık falan mıydın?”
Erna gözlerini devirmemek için iç çekti. “Hayır, elbette o sapığa âşık değildim. Onun tek derdi, sizin hayallerinizle ortaktı. Bundan emin olabilirsiniz. Benim üzüldüğüm arkadaşımın yaptığı şeyler. Arkadaşlığın ne olduğunu bilir misiniz?”
Sözleri iğneleyici olmasına rağmen Doğu genişçe sırıttı. “Bütün Ankara benim arkadaşım…”
“Hayır, kastettiğim gerçek arkadaşlık, yani dostluk?”
“O kızın dostun olduğunu mu düşünüyorsun?”
Bu soruyu duyunca bir süre titreyen dudaklarını ısırdı. Bunun ardından birkaç damla gözlerinden süzülmeye başlamıştı. Elindekileri tezgâha bırakıp başını eğerek yürümeye başladı. Güçlükle mırıldandığında sesi kulağa çok acınası geliyordu. “Öyle olduğumuzu sanmıştım ama belli ki yanılmışım.”
“Başka arkadaşın yok mu?”
Bu adam niye böyle şeyler sorup duruyordu? Ne kadar acı çektiğini göremiyor muydu?
“Başka kimsem yok…”
Doğu kıza bakarken gerçekten üzüldüğünü hissetti. Sözlerinin onu kızdırmasını ve arkadaşından öfkeyle bahsetmesini ummuştu ama anlaşılan Erna öyle biri değildi. Abisinin onu neden koruduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Elbette Dağhan, Doğu gibi değildi, çok yufka yürekliydi ve bu kız Doğu’yu bile üzdüyse abisinin ona acımasından normal bir şey düşünemiyordu.
Erna’nın buna ihtiyacı olabileceğini düşünerek omuzlarını nazikçe tuttu ve kızı kendine çevirip hafifçe kucakladı. Bunu hiç istememesine rağmen kendini şöyle demekten alıkoyamadı. “Hadi ağla da şu gözyaşlarından kurtul artık. Kaç saattir tutuyorsun kendini?”
Erna önce hiç sesini çıkarmadı ve adamdan uzaklaşamaya çalıştı ama Doğu onu rahatsız edici bir şekilde tutmuyor, destek verir gibi omzuna pat pat vuruyordu. Bu, boğazının düğümlenmesine sebep olurken saniyeler içinde Doğu’nun sıcaklığıyla kendini daha da aciz hissetmeye başladı ve hıçkırıklara boğuldu. Adama farkında bile olmadan sımsıkı sarılmıştı. Ondan güç almaya, birinin yanında olduğunu bilmeye çok ihtiyacı vardı.
Ne yapacaktı bu bilmediği şehirde, kimsesiz bir hâlde? Ya bu apartmana değil de başka yere girseydi? Ya Dağhan ile karşılaşmasaydı? Ya iş bulamasaydı? Ya çok kötü niyetli insanlarla karşılaşsaydı?
Hıçkırıkları daha da derinleşince genç kızın omuzlarını sıktı Doğu. “Artık ağlama, sana söz veriyorum seni koruyacağım.”
“Neden? Sen de patronum gibi iyi biri misin?”
“Elbette değilim ama sen iyi birisin. Böyle üzgün olmak sana yakışmıyor. Bana tekrar vurmak ister misin? Belki bu sana iyi gelir?”
Sesi çok şefkatli ve şakacı çıkıyordu. Erna o an kendini toparlayarak adama gerçekten sarıldığını fark etti. “Özür dilerim,” diyerek hemen geri çekilmeye çalıştı. Başını kaldırıp utançla Doğu’nun masmavi gözlerine baktı. İkizlerin gözleri de birbirinin aynısıydı, Erna’nın gözlerinden bir belki iki kat daha koyu bir maviydi ama bakışları farklıydı.
“Sana sarılan bendim.” Doğu şimdi yine sırıtıyordu. Az önceki ciddiyetini saniyesinde yitirmişti. “Ama bu kez kötü bir niyetim yoktu. Şimdi hazırlan da alışverişe gidelim. Dağhan’ın kıyafetleri sana hiç yakışmamış.”
Ağzını açıp kapatsa da bu sözlere verecek bir cevabı yoktu. Gözlerini hızlı bir şekilde silerek başını salladı ve işe koyuldu.
Dün gece onun dünyadaki en iğrenç insan olduğundan eminken şimdi kendini çok tuhaf hissediyordu. Doğuhan az önce ona karşı gerçekten çok şefkatli yaklaşmış, sonrasında şakacı ve umursamaz hâline geri dönse de bu durum aklını karıştırmıştı.
Ayrıca ona sarıldığına inanamıyordu! Nasıl kendini hemen böyle kaybedebiliyordu ki?
Daha güçlü ve akıllı olmalıydı. Eğer böyle saçma sapan şeyler yapmaya devam ederse Dağhan’ın onu kısa sürede evden kovacağından emindi.