Bölüm 3

2120 Words
Ertesi sabah yataktan hiç kalkası gelmedi Melike'nin. "Her yerim hamur gibi, yataktan doğrulacak gücüm yok. Çok uykum var," diye mırıldandı kendi kendine.. "Ben ne yapıyorum? Düşmanımla nişanlanmayı kabul ettim. Niçin? Sırf beyefendiyi iş üzerinde yakalayabilmek için. Ben kendi çalma dürtümle baş edemezken onunkiyle nasıl edeceğim? Bana birilerinin bu konuda yardım etmesi gerek. Offf..." sıkıntıyla alnını ovuşturdu. Odasına doğru yaklaşmakta olan ayak seslerini duyunca kulak kabarttı. "Melike Hanım?" Hizmetli kapıyı tıklatarak seslendi. Genç kız yastığı kafasının üzerine yapıştırıp kulaklarını kapattı. Yüzünü yatağa gömdü. Nefessiz kalınca yan döndü. Babasının her zamanki kuralcılığı üzerindeydi yine. İyi bir işveren çalışanlarından önce işte olmalıydı ona göre. "Melike Hanım..." diye tekrar seslendi hizmetli kız. "Babanız bekliyor sizi. Kahvaltıya hemen gelsin dedi..." "Tamaam," diye sözcüğü uzatarak cevap verdi Melike. Aslında 'Hayırrr' demeyi çok isterdi. Birkaç dakika daha yatakta kalmak için kalkmayı ertelemişti. Ne var ki başucundaki telefonun alarmı onunla aynı fikirde değildi. Düzenli kurduğu alarmın çalma vakti geldiği için komodinin üzerinde ciyaklayarak Melike'yi uyandırmaya çalışıyordu. "Of! Bir kere de zamanında çalmasan ne olur sanki! Bu kadar iyi bir alarmın olduğunu bilseydim hayatta seni almazdım. Neyse, almış bulundum bir kere. Keşke çalsa..." Dilinin ucunu ısırdı. Hayır, bunun aklına gelmesini istemiyordu. Hiç hem de. Bugün yüzük almaya gideceklerdi çünkü. Çalma dürtüsünün tavan yapacağı bir gün yaşayacaktı. Daha yataktan kalkmadan bu dürtünün onun beynini ele geçirmesine izin veremezdi. "Hayırr!" diye çığlık attı kulaklarını tutarak. Hizmetli henüz odanın kapısından ayrılmadığından Melike'nin çığlığını duydu ve bir anlam veremedi. "Önce tamam dedi şimdi de hayır diye bağırıyor. Şu zenginler gerçekten tuhaf insanlar. Şimdi ben ne söyleyeceğim Korhan Bey'e?" Telefonu susturduktan sonra sersemleyerek kalktı ve banyoya gitti. Şiş gözaltlarına baktı. Uykusuzluktan rengi değişen yüzüne baktı. Cildi kararmıştı sanki. Aynadaki yansıması gözüne o kadar çirkin geldi ki bu aklına bir fikir gelmesine sebep oldu. "İyi olmadığımı söyleyip nişan alışverişini bugün ertelerim. Babama da mekan araştıracağımı ve ofiste önemli bir toplantım olduğunu söylerim. Hem dünden sonra bugün yeniden bir ‘yaramazlık’ yapmamalıyım. Polislerin dikkatini çekersem Yıldırım'ın işini de zorlaştırmış olurum. Kimse inanmaz bir daha garibime. Ben de hapsi boylarım ve aile adımız, iş bağlantılarımız, iş anlaşmalarımız hepsi darmaduman olur vallahi..." diye geçirdi aklından. Kahvaltı masasında babasının günlük gazete okuma alışkanlığı vardı. Melike içeri girdiğinde babasının yer yer kırlaşmış saçlarının örttüğü başının gazete sayfalarına gömülü olduğunu görünce derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Babasının araştıran, sorgulayan, onu izleyen bakışlarını görmek her zaman onu tedirgin edip strese sokardı. Böyle anlarda rahatlama ihtiyacı hissettiği için çalma dürtüsü otomatik olarak baş kaldırır ve kendisini bir şeyler çalmak için kışkırtırdı. Masanın üzerinde peynir çeşitleri, incecik dilimlenmiş domatesler, salatalıklar, özenle yıkanıp tabaklara yerleştirilmiş roka ve fesleğen yapraklarının arasında kahvaltı tabakları, demli çay bardakları göze çarpıyordu. "Günaydın herkese," dedi ve kızıl saçlarını bir hareketle uyuşuk bir şekilde omuzlarından arkaya doğru attı. Sandalyeyi tutup halının üzerinden çekerek geriye doğru sürükledi. "Günaydın abla," diye kardeşleri cevap verdi. Lidya ve Yavuz'un yüzünde ablalarını görmekten dolayı bir sevinç vardı. Billur, çocuklarına baktı. Kocasına belli etmeden sessizce cıkcıkladı. Bir türlü Melike'den soğutamamıştı çocuklarını. O ne kadar uzak tutmaya çalışmışsa o kadar yakın olmuşlardı birbirlerine. "Ablacığım, beni basketbol antrenmanıma bırakır mısın?" "Aa? Bu kadar erkenden antrenman mı olur?" diye şaşırdı Melike, Yavuz'a dönerken. "Sabahları daha verimli oluyormuş, antrenör dedi. Böylesi benim için daha iyi. Öğleden sonra boş oluyorum ve arkadaşlarımla takılıyorum..." "Hıım, kim bu arkadaşlar diye sormuyorum," dedi Melike çapkın bir göz kırpışıyla. Lidya, portakal suyunu dudaklarına dayamış, onları dinliyordu. "Ben biliyorum abla onun arkadaşlarını, Ezgi, Yasemin bir de Cankut. Bunların dördü kanka olmuş, İstanbul'un altını üstüne getiriyorlar," diye atıldı Lidya. "Kıskanma kızım, az ye, senin de olsun," der demez pişmanlıkla dilini ısırıp yumruk yaptı Yavuz. Ablasının birazcık kilosu vardı. Azıcık. Yirmi kilo kadarcık bir şey. Dişini sıksa, bir gün bir öğün yese, hemencecik verecek kadar az bir kiloydu. "Yavuz!" diye sertçe bağırıp uyardı Billur. "Tamam tamam. Özür dilerim. Ben aslında öyle demek istememiştim..." Korhan Bey, masadakilere baktı. Hemen her zamanki alışılmış konuşmalardı. Ne olurdu sanki, çocuklarının kusurları olmasaydı? Melike ‘çalıyordu,’ Lidya ‘şişmanlıyor,’ Yavuz'un ‘boyu kısa,’ uzasın diye basketbola gidiyordu. Acaba bunları hak edecek ne yaptığını düşünmeden edemedi bir kez daha. "Lidya güzelim, aldırma sen Yavuz'a. Biliyorsun işte, dilinin ayarı yok. Söylemek istediği ile söyledikleri uyuşmuyor çoğu zaman. Ne yapalım biliyor musun? Seninle bugün alışverişe çıkalım. Yavuz'u babam bırakır antrenmana, bırakırsın değil mi baba?" Melike ümitle sordu. Nefis bir böreğin son lokmasını da ağzına atmış olan Korhan Bey, böreğini çiğnemeye devam etti. Hiç kimse böreği ile arasına giremezdi. Bu ailesinin bir üyesi olsa bile. Yüzünü asmış, somurtup oturan Lidya, çatalını tabağın yanına bırakmıştı. Annesi hemen kızına yemesi için yalvarmaya başladı. "Lidya, kızım, aç aç masadan kalkılır mı? Hadi bir lokma ye, bak nasıl güzel kızarmış ekmekler." Hemen uzanıp ince kesilmiş tam buğdaylı bir dilim ekmek aldı ve üzerine Jumbo bıçakla birinci sınıf tereyağından bolca sürmeye başladı. Sonra kara kovan balından azıcık sürdü. Ekmeği kızına doğru uzattı. "Hadi kızım at ağzına. Şifa olsun yavruma..." Yavuz'a annesinin konuşması çok komik gelmişti. Gülmemek için kendini zorlarken başarılı olamadı ve ağzındaki çayı olduğu gibi püskürdü. "Anne ya, şu oğluna bir şey de, bir gün elimde kalacak," diyerek Lidya öfkeyle masadan kalktı. "İnsanda iştah bırakmıyor," diye söylenerek üst kata giden merdivenlere yöneldi. "İştahsız halini sevsinler." Yavuz, Melike duyacak kadar mırıldandı. Ablasını kıkırdattı. "Lidya, otur masaya. Saygısızlık yapma. Yavuz, sen de kes sesini. Yeter!" Korhan'ın otoriter sesi herkesin susmasını ve kahvaltılarına devam etmesine neden oldu. "Benim hemen çıkmam lazım. Toplantım var dokuzda. Yavuz'u sen götür Billur." Telaşla masadan kalkıp banyoya gitti. Az sonra evrak çantasıyla evden ayrıldı. Billur, kızıl saçlı, yeşil gözlü, bir afet kadar güzel üvey kızına içi kıskançlık ve haset dolu olarak baktı. Ancak ne var ki bu duygularını saklaması gerekiyordu. Kocasının Melike'ye olan düşkünlüğünü biliyordu. Korhan'ı kızdırmamak için yıllardır sinsice kusuyordu öfkesini, kıskançlığını. Bugün de öyle yapacaktı. "Melike, nişan yüzüğü almak için ne zaman gideceksiniz? Madem bugün Lidya'yla alışverişe gideceksiniz, Erman'da gelsin sizinle. Hem yüzüğü hem de nişan elbiseni alırsınız. O da aradan çıkmış olur. Lidya da seçimlerine yardım eder. Zevklidir benim kızım... Ben de nişan mekanı araştırırım Rüçhan Hanım'la beraber." İşte yine ‘ışıltılı’ o dünya başına bir sürü iş açacaktı. Aniden Yıldırım'ın onu halen aramadığı aklına geldi. "Pardon," dedi ve telefonunu aldı masadan. Kalktı. Billur, dişlerini gıcırdattı. Ne zaman önemli bir şey söylese hep böyle yapıyordu bu kız. Onu takmıyordu. Dinlemiyordu. Babasına şikayet etmek gerekiyordu artık. Kaç yaşına gelmiş, ona saygısızlık yapmaya devam ediyordu. "Ne dedim şimdi ben buna? Bir havayla kalktı masadan..." "Sanırım bir şey hatırladı, ondan kalktı," dedi Yavuz. "Sen sus bakayım. Hemen ablanı koruma," diye tersledi Billur oğlunu. "Ya anne, ne zaman konuşsam sus diyorsunuz. Hiç özgürlük yok bu evde. Çocuk Hakları mahkemesine sizi şikayet edeceğim bak. Demedi demeyin sonra..." "O bücür boyunla akıl küpü gibisin maşallah. Zaten aklın ağır gelmiş ondan büyüyememişsindir sen..." "Lidya! Yeter artık. Bir de seninle uğraşmayayım. Benim derdim bana yeter." "Ne derdin var Billur anne?" Soran Melike'ydi. Ürperdi üvey anne. Derdi tam olarak oydu. Uzun bacaklı afet kadar güzel kızıl saçlı cadıdan daha âlâ dert mi olurdu? "Sağlığım yerinde çok şükür canım. Dert dediysem işte senin evlenip yuvanı kuracak olman, kardeşlerinin ergenlikleri filan. Amaan canım, boş ver şimdi beni. Nasıl bir nişan elbisesi düşünüyorsun? Söyle bakalım? İstersen ben de geleyim, birlikte seçeriz." "Senin adına sevindim o zaman. Benim evliliğimi de hiç dert etme Billur anneciğim. Acelem yok. Evlendiğim zaman sizi ve kardeşlerimi bırakıp gitmeyeceğim. Birlikte burada yaşayacağız yine..." Oh, canına değsindi, bombayı Billur'un başından aşağı bırakmıştı. İçi hop hop gülerken dışı çok masum görünüyordu. Duyduklarından sonra başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi kızaran Billur, aceleyle çay bardağına sarıldı. En azından kıza uygun bir cevap bulup söyleyebilmek için zaman kazanmış olurdu. Kaynar çay ağzını haşladığında daha da kızardı. "Yandım! Ay aman, çok sıcakmış çay..." diye can havliyle bağırdı. Yavuz annesine bir bardak su uzattı. Hizmetçi hemen soğuk süt getirmeye koşturdu. Melike masum bakışlarıyla üvey annesinin yanan ağzına bir çözüm üretmeye çalışan kardeşlerine gülümseyerek baktı. "Geçmiş olsun Billur anne. Çocuklar ben gidiyorum. Lidyacığım öğleden sonra seni aldırırım canım. Şöyle Nişantaşı'nın tozunu attırırız tamam mı bebeğim?" dedi ve tombul yanağından makas aldı, bücür Yavuz'un gür saçlarını özellikle okşayıp dağıttı. Kendine gelen Billur'a el salladı ve dresuarda duran araba anahtarını alıp çıktı. Billur'un o yanık hali keyfini yerine getirmeye yetmişti. Islık çalarak bakımlı bahçenin özel kesilip döşenmiş taşlı yolundan ilerledi. İlkbaharın ılık sabahı pek hoştu. Gerçi o ne sıcağı ne soğuğu severdi. Serin havalar favorisiydi. *** Melike ofise varır varmaz ofis çalışanından sade Türk kahvesi istedi. Çekmeceyi açtı, içi oradan buradan çaldığı süs ve ziynet eşyalarıyla doluydu. "Bunları gözümün önüne neden koyuyorum acaba? Elimin içi kaşınmaya başladı yine. Kalkıp dolaşayım, belki bir iki bir şey çalar rahatlarım." 'Ofis çalışanlarını mı soyacaktı? Bunun için delirmiş olmalıyım,' diye düşündü. Parmağını acıtana kadar ısırdı. Belki acı, kendine gelmesini sağlardı. Ofis mutfağında sesler duyunca ilerledi, kapının önünde durdu. "Hey, siz ne yapıyorsunuz burada?" diye şakacı bir tonla sordu. Çalışanlar hemen saygıyla ayağa kalkıp ona yer verdiler. "Erol, Spor Totodan para kazanmış Melike Hanım. Onu kutluyoruz," dedi içlerinden en gençleri görünen bir kız. Kıvırcık, uzun saçlı, minik burunlu, açık yeşil gözlü, zayıf bir tipi vardı. "Yaa, öyle mi? Çok tebrik ederim. Hani nerede paralar? Artık çalışmayı bırakırsın Erol. Yoksa bugün işteki son günün mü?" dedi Melike, sehpanın üzerinde duran kuru pastalardan almak için uzanırken. Bu sırada Türk kahvesi gelmişti. Aynı anda biri sigara tuttu. "Aa, biliyorsunuz ofiste sigara içmek yasak! Üstelik patrona sigara tutuyorsunuz. Cezası iki gün mesaiye kalmaktır." "Özür dilerim efendim. Siz patronsunuz diye tutmuştum. Yasak sizin için geçerli değildir diye düşündüm de..." Boynunu bükmüş, pişmanlık içinde özür dileyen Erol'du. "Hiç olur mu öyle şey? Yasak herkes için geçerli. Ayrıca ben sigara kullanmıyorum. Bilmiyor musunuz?" dedi Melike. "Heyecandan unutmuştur Erol," diye söze girdi kıvırcık saçlı kız. "Bir sürü para çıktı ona. Ben işe gelmez diyordum ama gelmiş. Şaşırdım doğrusu." Melike ilgiyle sordu. "Ne kadar para çıktı Erol?" Adamın gözüne bakarken elleriyle sehpanın üzerinde içinden sigara dallarının dışarı fırladığı paketi çaktırmadan elinin içine hapsedip görünmez yaptıktan sonra paketi yürüttü. "Sizin paranızın yanında bana çıkan para bir poğaça parası bile etmez. Elli milyon çıktı efendim..." "Elli mlyon mu?" dedi herkes aynı anda. Ağızları açık kalmıştı. Gözleri kocaman açılmıştı. Poğaça parası mı demişti o? Dalga geçmekti bunun adı. Erol, halen elinde tuttuğu sigarayı paketine koymak için sehpanın üzerine uzandı. Bıraktığı yerde paket yoktu. Sağa sola gözleriyle bakıp araştırdı. Hayır, yoktu. "Sigara paketini kim aldı arkadaşlar? Şunu içine geri koyacağım," dedi elindeki beyaz ince sigara dalını gösterirken. Melike sessizdi, dudaklarında zevkli bir gülümsemeyle Erol'un paketi aramasını seyrediyordu. Öyle zevk alıyordu ki onun telaşından. Erol'un çırpınışı, Melike'nin zevkiydi. Keşke daha değerli bir şey çalabilsem diye düşünürken, kıvırcık saçlı kızın saatini çıkarıp sehpaya koyduğunu gördü. Çaktırmadan oturduğu yerde biraz kıpırdadı, saate doğru yaklaştı. Pek değerli değildi ama en azından çalma dürtüsüne hizmet edecek bir eşyaydı. Sigara paketini usulca yere attı ve ayağının ucuyla basıp biraz ezdi, sonra; "Aa, sigara paketi yere düşmüş, tuh, görmemiş üzerine basmışım! Ezilmiş feci şekilde. Ama artık sen zenginsin Erol. Yeni bir paket alırsın kendine," dedi. Ezilmiş sigara paketini görmek için herkes başını otomatikman yere eğdiği esnada el çabukluğu ile hızlıca saati avucunun içine hapsedip sehpanın üzerinden kaydırarak içindeki saatle birlikte geri çekti elini. Kahvesini hiç bu kadar keyifle içmemişti galiba. Yoksa içmiş miydi? Keşke hiç çalışmak zorunda olmasaydı. Devamlı irili ufaklı bir şeyler çalıp insanların onları aramasını, üzülmelerini seyretseydi. "Erol, bence sen bizim şirkete yatırım yap o poğaça paranla, olmaz mı? Sana bir pasta fırını açarız, başında durursun. Pastane zinciri oluştururuz." "Yok efendim, İsviçreli ünlü bir saat markasıyla anlaştım. Onların Türkiye distribütörü olacağım..." İşte şimdi heyecan başlıyor diye düşündü Melike, sabırsızlıkla ayaklarıyla yere vurup tempo tutarken. Kız saatini hatırlamıştı ve telaşlı bir şekilde sehpaya bakıyordu. Bardakları, fincanları kaldırıp saati aramıştı ama tabii ki bulamamıştı. Melike, sımsıkı tuttuğu saatin avucu içinde terden ıslandığını hissediyordu. "Saatim, saatim yok! Arkadaşlar saatimi gördünüz mü? Şimdi buraya çıkarıp koymuştum. Nereye gitti bu ya?" diye sızlanan kızın yüzündeki üzüntüye sevinçten kahkahalar atası vardı Melike'nin. Melike, çalma dürtüsünü doyuma ulaştırmıştı ama saati geri vermemeye karar vermişti. Onu da odasındaki anı çekmecesine koyacaktı. Arada bakıp bu anları hatırlamak keyifli olabilirdi. Herkesten önce kalktı ve; "Umarım saatini bulursun canım, bulamazsan da üzülme. Erol'un mağazasından daha güzelini alırsın. Hem sana taksit de yapar..." "Yaparım tabii," dedi Erol kıza garanti vererek. "Ama o benim erkek arkadaşımın hediyesiydi," dedi kıvırcık, ağlamaklı bir sesle. Kapıya doğru ilerlemekte olan Melike bu sözleri işitince bir an yavaşladı. Neredeyse geri dönüp, al saatini demek gelmişti içinden. Ama bunun yerine hızlı adımlarla odasına gitmeyi tercih etti. Nişanlandığında o da nişanlısının ona verdiği hediyelere o kız gibi bir anlam yükleyecek miydi? Yükleyebilir miydi? Erman'ın yolsuzluğunu öğrendikten sonra bu imkansızdı artık. Odasına girer girmez telefonu çaldı. Özel asistanı emniyetten gelen iki polisin onunla görüşmek istediğini haber veriyordu. "Neredeler?" diye sorabildi sesi boğazına bir yumruk gibi takılırken. "Buradalar efendim, odanıza geliyorlar şimdi." Heyecan ve korkuyla ayağa fırlayıp kalktı. Hemen anı çekmecesindeki çalıntı eşyaları çöp kutusuna boşaltıp üzerini biraz kağıt yırtıp atarak kapattı. Yıldırım’ın şu ana kadar olay çözüldü diye onu aramaması Melike'nin büyük bir korkuya kapılmasına neden olmuştu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD