"İçimdeki Fırtına"6

1378 Words
EMRE Eve adım attığımda, zihnimde bir fırtına kopuyordu. Güneş... Onun hakkında düşündükçe, kafam daha da karışıyordu. Bir yandan kendime sorular soruyordum; gerçekten ona bu kadar yakınlaşmalı mıydım? Diğer yandan, her geçen dakika, o kadar güçlü bir çekim hissediyordum ki, artık bu duyguya karşı koymak imkansızdı. Güneş... Ne kadar da farklıydı. Onun varlığı her şeyden önce bir huzur getiriyor, ama aynı zamanda da içimi bir keşmekeşe sürüklüyordu. O kadar güzel ki, bazen ondan gözlerimi alamıyorum. Gözleri… İşte o gözleri, bir okyanus gibi derindi. Bir bakışı vardı, insanı içine çeker gibi. Her an bir adım daha yakınlaşmak istiyordum ama içimdeki belirsizlik, adım atmamı engelliyordu. Bana bakarken, her şeyden önce biraz çekingen, ama bir o kadar da güçlü bir duruşu vardı. Saçları, sabah güneşinin altında parlayan altın sarısıydı. Işıldıyor, bir başka dünyaya aitmiş gibi görünüyordu. O an fark ettim ki, Güneş, ismini gerçekten hak ediyordu. Yüzü, bir sanat eseri gibiydi. Her hat, her çizgi mükemmel bir uyum içinde. Birlikte geçirdiğimiz her an, bana başka bir şey söylüyordu; bir çekişme, bir tutku, ama aynı zamanda derin bir sakinlik. Ve sonra, o tatlı utangaç gülüşü... İşte o gülüş, bir saniye bile silinmeyecek bir hatıra gibi beynime kazındı. Gözlerindeki o masumiyet, beni içten içe zorlamaya başlamıştı. Her ne kadar öne çıkmamaya çalışsa da, içinde birikmiş duyguları bir şekilde hissedebiliyordum. Onun iç dünyasında bir şeyler kıpırdıyor, bir şeyler değişiyordu. Ve ben o değişimin tam ortasında, her şeyin başlangıcında olmak istiyordum. Eve gelirken bile, adımlarım yavaşlamıştı. Güneş ile geçirdiğim her an, zihnime kazınıyor ve bana bir şeyi hatırlatıyordu: Bu duyguların ardında bir anlam vardı. Ama ne? Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Ama şunu biliyordum: Güneş’in etrafında olmak, her şeyin bir parçasıymış gibi hissettiriyordu. Kafam karışmıştı, ama bir yandan da her şey çok netti. Bir arada olmalıydık. Bunu istiyordum. Bütün günün yorgunluğu vardı ama o akşamki film gecesi için gerçekten heyecanlanmıştım. Güneş’i görmek, onunla vakit geçirmek, her şeyden önce hoş bir şeydi. Onunla geçirdiğim zaman, bana huzur veriyordu. Ama bir yandan da, ne olursa olsun, her anı izlemek, anlamak istiyordum. O kadar çok şey vardı ki, kelimelerle anlatmak zor olurdu. Güneş’i kapımda karşıladım. Bir anda, o gülerken her şeyin daha parlak göründüğünü fark ettim. O tatlı, saf gülümsemesi... Sanki etrafındaki hava da bir parça ona uygun hale geliyordu. "Hoş geldin," dedim, ona bakarak. Onun gözlerindeki o hafif utangaç ama aynı zamanda meraklı bakışı beni biraz daha içine çekiyordu. İçeri girip yerleştiğinde, film için hazırdım. Korku filmi izleyecektik ve ikimizin de bu türde pek tecrübesi yoktu. Ama biraz cesaret gösterip seçtiğim film, Güneş’in biraz korkmasına sebep oldu. Yine de çok eğleniyor gibiydi. Ama bence onun eğlencesi başka bir şeydi. O an, yanında olmak, aynı evi paylaşmak bana çok doğal geliyordu. Film başladığında, ilk birkaç sahne Güneş’i korkuttu. Bu anlarda, her korkunç sahnede ekrandan daha çok, ona odaklanıyordum. Gözleri telaşla büyürken, o anın her bir detayını zihnime kazıyordum. Ama Güneş bu korkuyu sadece filmle paylaşıyor gibiydi. Gerçekten de beni rahatlatmaya başlamıştı, bir yandan da garip bir şekilde ondan ayrı kalmak istemiyordum. Bir anda, korkunç bir sahne geldi ve Güneş’le göz göze geldik. O kadar yakındık ki, gerçekten birbirimizi hissedebiliyorduk. Sanki aramızda bir şey vardı ama ne olduğunu çözmek o kadar kolay değildi. Gözleri bana kilitlendi, bir an için ne yapacağımı bilemedim. Hareket ettim, biraz daha yaklaştım ve Güneş’in biraz da utangaç bir şekilde bana doğru eğildiğini fark ettim. O an, ellerimle onu tutarken birden ne olduğunu anlamadım. Güneş, bana doğru geldi ve bir an önce ne yaptığını soracakken, dudaklarım onun dudaklarıyla buluştu. Öpüşmek... Her şey birden fazla anlam kazandı. Bir anlık bir şeydi ama o kadar derinleşmişti ki, sanki zaman bir anlığına durmuştu. O an, her şey yerli yerine oturmuştu. Güneş’in dudakları hafif titriyor, ellerimle belini kavrayarak onu kendime çekiyordum. O an ne kadar doğru olduğunu fark ettim. Güneş, başını biraz geriye doğru itti ama gözleri hala bana odaklanmıştı. Dudakları hala hafif bir gülümsemeyle aramızda duruyordu. O an, sadece sessiz bir şekilde birbirimize bakmak, ne kadar derin olduğunu anlamak için yeterliydi. O kadar içten bir öpüşme olmuştu ki, ne zaman başladığını bile anlayamadım. Ama bir şey kesin gibiydi: O an, bir şeyin başlangıcıydı. Güneş'in utangaçlığını izlemek beni başka bir dünyaya sürüklüyordu. Bir an için her şeyin ne kadar basit olduğunu düşündüm, ama o an, Güneş’in bana bakarken gözlerindeki hafif şaşkınlık, o narin dudaklarının hafif titremesi her şeyi daha karmaşık hale getiriyordu. Onun bu hali, bana hiç beklemediğim bir şeyler hissettiriyordu. Beyaz cildindeki yanaklarının kızarması, gözlerinin o kadar derin bakması beni etkiliyordu. Bir an için sanki bir hayal gibi, o utangaç tavırları ve sessizliğiyle bana çok yakın, ama bir o kadar da uzak görünüyordu. O kadar güzeldi ki, söylediklerimi toparlamakta zorlanıyordum. Dudakları, biraz da şaşkınlıkla bükülüyordu, ama gözlerinden hissettiğim şey, her şeyden çok başka bir duyguydu. Bir süre sessiz kaldık, bir o kadar da garipti. O anın ne kadar özel olduğunu hissedebiliyordum ama Güneş, sanki daha fazla konuşmak istemiyordu. Birbirimize bakarken, onun yüzündeki o kırmızı, narin tonları fark ettim. Her şeyden önce, o an ne kadar kırılgan olduğunu düşündüm. Derin bir nefes aldım, biraz da sakinleşmek için: "Güneş..." dedim, sesimde bir tını vardı. "Bilmiyorum, ama bu... çok farklıydı." Gözlerine bakarak, "Gerçekten çok güzel bir anıydı," dedim. Güneş’in biraz daha içeriye doğru çekildiğini gördüm. O kadar zarif ve utangaçtı ki, kalbim hızla çarpmaya devam ediyordu. Hemen ardından, dudaklarının arasından ince bir sesle: "Evet, bence de," dedi. Sadece bu kadarını söyleyebilmişti. Gözleri kaçtı, ama ben hala bakmaya devam ettim. Bunu neden söyledim diye düşündüm. O an, onun bu kadar içten, o kadar narin ve kırılgan görünmesi beni biraz daha etkiliyordu. Her şey birbirine karışmıştı ama ne olursa olsun, Güneş’in sesindeki titreme, gözlerindeki ışık, her şey bu anı benzersiz kılıyordu. Sadece birbirimizin yanında olmanın bile ne kadar farklı bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Bir süre sessizlik içinde kaldık, Güneş’in utangaçlığı o kadar güçlüydü ki, ortamı kırmak için bir şeyler söylemek zorundaydım. Ama her seferinde ne söyleyeceğimi unutarak, sadece onu izlemekle yetiniyordum. O anın içinde kaybolmuş gibiydim. Bir türlü doğru kelimeleri bulamıyordum, ama Güneş’in bakışları bir şeyler yapmamı, her anı biraz daha normalleştirmemi istiyordu. Bir anlık boşlukta, ona komik bir şey söylemeye karar verdim. "Biliyor musun, Güneş... Bence senin gibi birinin, yalnızca kitaplardan çıkabileceğini düşünüyorum. Bambaşka bir dünyadan gibisin," dedim, biraz gülümseyerek. Güneş hafifçe başını kaldırdı, gözlerinde bir belirsizlik vardı. Biraz daha yaklaşarak, "Yani, kitaplardan derin ve soğuk bir karakter gibi," diye ekledim. "Gerçek hayatta öyle biri olamaz herhalde. Tuhaf, değil mi?" Tam da istediğim gibi, Güneş’in gözleri aniden büyüdü, sonra dudaklarında bir gülümseme belirdi. Gözlerinin içindeki titrek ışık hızla kayboldu ve yerine gülme isteği doğdu. Bir anda, beklemediğim şekilde kahkahası odada yankılandı. O kadar içtendi ki, gülmesi bir nevi tüm kasveti kırdı. "Sadece kitaplardan mı? Sanırım öyle, belki de bir soğuk kahramanım," dedi Güneş, bu kez gülerek. Kahkahası, o kadar samimi ve doğal bir şekilde gelmişti ki, içimdeki tüm gerginlik uçup gitmişti. "Gerçekten mi?" diye takıldım, "Peki, o zaman seni bu kadar soğuk yapan ne? Yoksa, bambaşka bir yerden geliyorsun da biz mi bilmiyoruz?" Güneş bir an sessiz kaldı, sonra gözlerinde yeni bir pırıltı belirdi ve hafifçe gülümsedi. "Belki de sadece soğuk kahveleri seviyorum, Emre," dedi, yine gülerek. O an, Güneş’in bu soğuk ama bir o kadar da içten şakasının beni nasıl rahatlatıp güldürebileceğini fark ettim. O an, her şeyin normalleşmesi sadece bir gülümsemeyle mümkün olmuştu. Güneş'in bu halini daha çok sevdim. Güneş’in kahkahası hala kulaklarımda çınlıyordu. O an, sanki bir şeyler değişti. O kadar yoğun bir an vardı ki, gözlerim onun her hareketini takip ediyordu. Evet, belki de bu kadar zaman boyunca sürekli doğruyu yapmaya, her şeyi kontrol altında tutmaya çalıştım, ama Güneş’in yanında her şeyin farklı olduğunu fark ettim. O, bir bilmece gibi, çözmeye çalıştıkça daha çok karmaşaya sürüklüyordu beni. Ama en çok dikkatimi çeken şey, onunla geçirdiğim her dakikanın, içimde bir şeyleri uyandırıyor oluşuydu. Birini, bu kadar kısa süre içinde, sadece gülümsemesiyle içimi rahatlatırken görmek, başka hiçbir şeye benzemiyordu. O kadar ki, her şeyin sıradan olmasını istemiyordum. Onu ne kadar tanıyorsam, bir o kadar gizemli ve çekiciydi. Bir an gözleriyle buluştuk, o anda hissettiğim şey sadece içimdeki dürtülerdi. İçimdeki o boşluğu, o hafiflik hissini ondan başka kimseye hissettiremezdim. Bir an için sadece onu düşündüm, o anı düşündüm. Güneş’in yanında, her şey daha doğru, daha canlıydı. Her şey çok güzel, ama bir o kadar da karmaşıktı. Sana söz veriyorum, Güneş, seni her şekilde tanıyacağım. Ve bir gün, belki de bunu kendi kendime çözmeye çalıştığımı fark ettiğimde, sana çok... çok daha yakın olacağım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD