Telefonun sürekli çalan sesiyle uyandım, gözlerimi açmak bile zorladı. Başım ağrıyordu, vücudum uyuşmuştu ama bunlar önemsizdi. Asıl önemli olan, üzerimdeki baskıydı. Evet, baskı. Çünkü birinin kollarında uyandım. Emre’nin kolları. Çok dikkatlice nefes aldım ve bir an için ne kadar tuhaf hissettiğimi anlamaya çalıştım. Ama bir şey fark ettim; Emre o kadar sıkı sarılmış ki, öyle kolayca hareket edemezdim.
Telefonum hala çalmaya devam ediyordu. Elimi zorla cebime sokarak, telefonumu çıkardım. “Emre, lütfen…” diye mırıldandım, ama beni kimse duymuyordu tabii. O an, bir kez daha telefonumun titreşimiyle irkildim ve ekranı okudum. Babamdı. “Güneş, nerede kaldın?” diye yazmıştı.
Telefonu kapatıp tekrar Emre’ye baktım. Kafamda hızla düşündüm, bu geceyi nasıl geçirdiğimi, ne yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Dışarıdaki ışıkların sabahın ilk saatlerine geldiğini fark ettim. Birden, beynimdeki düğüm çözülmeye başladı: Dün gece burada, Emre ile birlikteydim, film izlerken… Sonra bir anda onun kollarında uyuyakalmışım. Ama o anı tam olarak hatırlamıyordum.
Korku ve utanç içimi sardı. Sarılarak uyumuş olmamız, ikimizin de istemeden geldiği bir durum muydu? Yavaşça Emre’nin kollarındaki sıkı tutuşu fark ettim. Şimdi, onun kollarından çıkmaya çalıştığımda uyanacağını ve her şeyin çok daha tuhaf bir hal alacağını biliyordum. Yavaşça ve dikkatlice, onun kollarından kurtulmaya çalıştım ama ne kadar sessiz olmaya çalışsam da, Emre’nin sıcaklığına karşı koymak imkansızdı. Vücudum ona daha da yakın olmak istiyordu sanki, ama içimdeki diğer ses, buna karşı çıkıyordu. Ne kadar istesem de… Bunu yapmamalıydım.
Yavaşça kalkmaya karar verdim, ama Emre, sanki beni bırakmaya niyetli değildi. Derin bir nefes alarak biraz daha sabırla bekledim. Sonra, hafifçe başımı kaldırdım ve telefonuma tekrar bakıp bir kez daha babamın mesajını okudum. Artık gerçekten kalkmalıydım. Emre’nin kollarından kurtulmalı ve normal hayata geri dönmeliydim.
Emre’nin kollarından kurtulmaya çalışırken, tam istediğim gibi sessiz olamadım. Birkaç kez hafifçe kıpırdadım, ama o an bir şey oldu. Emre’nin derin uykusundaki sessizlik bir anda bozuldu. O kadar sakin ve doğal bir şekilde uyuyordu ki, o an her şeyin tam tersine döneceğini hiç beklemiyordum.
Birden, hissettiğim sıcaklık daha da arttı ve Emre, yavaşça gözlerini açtı. Gözleri henüz tam uyanmamıştı, ama bu onun gülümsemesinin güzelliğini engellemiyordu. Yavaşça, başını kaldırarak bana bakarken, o çekici sesiyle, “Günaydın,” dedi. Kulağımda yankı yaparken, o gülümsemesi… O gülümseme, içimi ısıttı.
O anda, kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başladı. O kadar gergindim ki, ne diyeceğimi bilmiyordum. Sözcükler ağzımdan çıkmakta zorlanıyordu. Zihnimde binlerce düşünce geçerken, tek yapabildiğim şey ona bakmak ve içimdeki sıcaklığın bir anda bütün vücuduma yayıldığını hissetmekti.
Bir anlığına gözlerim onunkilerde kayboldu. İşte bu anın içindeydim ve bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim.
“S-sabah,” diyebildim, ama sesim titredi. Gözlerim, onun cildine düşen ışıkla parlıyordu. Emre’nin varlığına karşı koymak, bu kadar zor olabilirdi. İçimde bir kıvılcım gibi yanan bir şey vardı. Gözlerim hafifçe kısıldı, ama vücudum hala ona yakın olmaktan kaçamıyordu.
O gülümsemesi… Ne kadar içimi erittiğini fark edememiştim.
Emre, gözlerini hafifçe aralayıp, o çapkın gülümsemesiyle başını kaldırarak bana bakarken, biraz da dalga geçer şekilde, “Sabah ne sabahı?” dedi. Gözlerinde eğlenceli bir parıltı vardı. Hemen ardından, bir anlık boşluk yaratmaya fırsat vermeden, kollarını daha da sıkı sararak beni kendine doğru çekti.
Sıcak kolları vücudumun etrafında adeta kafes gibi kapandı. O kadar yakın ve güçlüydü ki, kıpırdamam neredeyse imkansız hale geldi. Onun kollarında kaybolmuşken, hiçbir şeyin önemi yoktu. Ama ne kadar istemesem de, uykulu gözlerimi açıp, hâlâ sabahın serinliğinde sabahı sormasına içerledim.
“Emre…” dedim, hıçkırıkla karışık, hafif mahçup bir şekilde. Ama o, gözlerinde o sinir bozucu rahatlıkla gülümsedi ve daha da sıkı sarıldı, “Hadi ama, sarışınım, sabah sabah şikayet etmeyelim.”
O an, Emre’nin sarılması o kadar huzur vericiydi ki, geriye doğru esneyip kafamı yerleştirip, gözlerimi kapadım. İçimdeki rahatsızlık yerini tamamen başka bir sıcaklığa bırakmıştı. Uykusuz ve hemencecik uyanmış olsam da, yanımda hissettiğim güven ve rahatlıkla gözlerim tekrar kapandı.
Emre’nin ağzından dökülen o kelimeler, beynimde yankı yaparken, içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. “Sarışın mı?” diye geçirdim içimden. Gözlerim bir anda büyüdü, kalbim hızla çarpmaya başladı. Karnımda kelebekler uçuyor gibiydi. O kadar yakın ve gerçekçiydi ki, bu kelimeler, gözlerimi ona odaklamama neden oldu.
Onun sıcağına daha da gömülerek, başımı biraz daha yasladım omzuna. O an, kelimelerin ne kadar basit ama bir o kadar da anlamlı olabileceğini fark ettim. Sarışınım... Bu kelime, basit bir hitap olmanın ötesinde, bana sıcaklık ve samimiyet veriyordu. Bütün dünyadan soyutlanmış gibiydim. Emre’nin kollarındaki güven, sanki her şeyi unutmamı sağlıyordu.
Onun sıcağına daha da gömülerek, başımı biraz daha yasladım omzuna. O an, kelimelerin ne kadar basit ama bir o kadar da anlamlı olabileceğini fark ettim. "Sarışınım..." Bu kelime, basit bir hitap olmanın ötesinde, bana sıcaklık ve samimiyet veriyordu. Bütün dünyadan soyutlanmış gibiydim. Emre’nin kollarındaki güven, sanki her şeyi unutmamı sağlıyordu.
Gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı, bu rahatlık, huzur, beni kendimden uzaklaştırmıştı. Sadece onun varlığı vardı. Gözlerimi araladığımda, Emre'nin huzurla bana bakışını gördüm. Bir an için her şeyin mükemmel olduğunu düşündüm. Sadece o an, bu sıcaklık ve bu güven yeterliydi. İçimden bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Emre, hafifçe gülümsedi. "Birtanem, senin yanında olmak... her şeyden daha değerli," dedi. O an, kalbimdeki bütün duvarlar yıkıldı, sadece birbirimize sarılmak ve hissettiklerimizi paylaşmak istedim. Bunu anlatmak için kelimelere ihtiyacım yoktu. Bu güven, bu anı paylaşmak, her şeyden daha değerliydi.
Başımı biraz daha ona yaslarken, biraz daha derin nefes alıp içimdeki huzuru hissetmeye başladım. Emre’nin sıcağında kaybolmak, adeta bana yeniden doğmuş gibi bir his veriyordu. Kendimi o kadar rahat hissediyordum ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Onunla olmak, bir dünya gibi genişti, bir o kadar da dar.
Emre’nin nefesini kulağımda hissetmek, kalbimin hızlı hızlı atmasına neden oluyordu. İçimde bir şeyler kıpırdandı, ama ne olduğunu tam olarak çözemedim. Sadece onun yanında olmak, her şeyi unutmak istiyordum. Sanki dış dünya yoktu, tek gerçek o anın içinde kaybolmaktı.
Bana doğru eğilip, saçlarımı nazikçe kulağımın arkasına itekledi. Yavaşça, ince bir gülümsemeyle, "Hâlâ buradasın, değil mi?" dedi. Sesindeki yumuşaklık, bana bir soru değil, bir güvence gibi geldi. Evet, hâlâ buradaydım. Ve belki de hayatımda bir kez daha kaybolmayı, tamamen ona ait olmayı istiyordum.
Başımı hafifçe kaldırıp, ona baktım. Gözleri parlıyordu. O bakışlar bana her şeyi anlatıyordu. Bir şey dememe gerek yoktu, hissettiklerimi zaten anlamıştı. Ama yine de, "Evet, buradayım," diye fısıldadım. Ve aniden, elleriyle beni biraz daha sıkı sararak, kollarında kaybolmamı sağladı. O an, başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Sadece birbirimizin varlığı yeterliydi.
Birkaç dakika öylece sessiz kaldık, ama bu sessizlik, her şeyden daha çok konuşuyordu. Onun kollarında olmak, sanki zamanı durduruyordu. Dünya bir kenara çekilmiş, sadece biz kalmıştık. Ne geçmiş, ne gelecek… sadece o an vardı.
Sonra, Emre'nin sesi yine devreye girdi, hafif bir kahkaha barındıran o tanıdık tınısıyla. "Söyle, gerçekten gitmeye dayanabilecek misin?" dedi. Ama gözlerinde o gülümseme vardı.
Ben de gülümsedim, "Bilmiyorum, ama bu anı kaybetmek istemiyorum." Dedim. Ve onu, belki de hayatımda yapmam gereken en doğru şeymiş gibi, daha sıkı sarıldım.